
NATO’nun bir alt kurumu olarak, kuruluş amacı, emperyalistler arası ilişkilerde ortaya çıkan güvenlik sorunlarının çözümünde diyalog ve karşılıklı etkileşim yollarının aranmasına dayanan Münih Güvenlik Konferansı 13-15 Şubat tarihlerinde “Yıkım Altında” ana temasıyla 62. toplantısını gerçekleştirdi. Konferansın ana gündemleri; dördüncü yılına giren Rusya-Ukrayna Savaşı, uluslararası düzenin dönüşümü, transatlantik ilişkilerdeki kriz, Ortadoğu’daki gerilim ve Avrupa’nın savunma ile güvenlik mimarisi idi.
NATO ve Davos toplantı ve zirvelerinin ardında toplanan bu konferansta tartışılan ve yapılan açıklamalara bakıldığında, daha önceki toplantı ve zirvelerde ortak politikalar üretilemediği gibi, ayrışmalar daha belirginleşmeye başlamış ve AB-ABD ittifakındaki çelişkilerin derinleşmeye başladığı görülmektedir. Ki, konferansa verilen “Yıkım Altında” adı, zaten her şeyi anlatmaktadır.
Davos zirvesine Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un “Kanun tanımayan bir dünyaya doğru ilerliyoruz” çıkışı damga vurmuştu. Münih Konferansına ise, Almanya Başbakanı Merz’in “Yeni bir dünya düzeni, büyük bir güç düzeni hızla şekilleniyor” çıkışı damga vurdu. Yani başını ABD emperyalizminin çektiği blokla AB bloku arasındaki ilişkiler, ortak politikalar üretmek için düzenlenen platformlar ayrışmayı derinleştiren bir işlev görmeye başladı.
ABD ve AB’nin, ikinci paylaşım savaşı sonrası Berlin’e, yani kalelerinin içine kadar gelen ve 1949’da Mao önderliğindeki Çin devrimi emperyalist kalelerde büyük korkular yarattı. Bu korkularından kurtulmak için Truman doktrini çerçevesinde NATO, Marshall doktrini çerçevesinde, daha sonra AB’ye dönüşen Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu oluşturdular. Amaçları gelişen sosyalizmin önünü kesmek, geriletmek ve kendi egemenliklerini devam ettirmekti. Bu süreçte kendi aralarındaki çelişkileri Davos ve Münih Konferansı gibi tartışma platformlarında tartışarak çözmeyi ve sosyalist bloğa karşı ortak hareket etmeyi esas almışlardı. Bunu, Sovyetler ve sosyalist Çin’in katılımıyla oluşturulan BM gibi bir kurum aracılığıyla belirlenen çeşitli Uluslararası hukuki anlaşmalarla kılıflayarak dengelemeyi amaçlıyorlardı. Bu politikaları hem kendi aralarındaki rekabeti hem de sosyalist blokla olan rekabetlerinin üstünü örtüyordu. Ancak emperyalist kapitalizm yaşadığı her bir krizde BM nezdinde belirlenmiş olan ortak kuralları hiçe sayarak, ülkeleri işgal etti, Türkiye-Kuzey Kürdistan, Şili, Arjantin vb. gibi birçok ülkede askeri cuntaları işbaşına getirdi. Krizlerini bu şekilde aşmayı, sosyalizm tehlikesini bu yöntemlerle geriletmeyi ve sosyalist kampın etki alanını bu yolla daraltmayı amaçlıyorlardı. Bu politikaları kapitalizmin doğasında var olan krizleri aşmada göreli bir işlev görse de uzun vade açısından daha büyük krizlerin altyapısını oluşturdu. 2008 krizi, pansuman ve tedavilerle ötelenmesi krizi yok etmediği gibi, krizlerin birikerek patlamasına sebep oldu.
Emperyalist kapitalizmin krizindeki derinlik, artık eskisi gibi pansuman çözümlerle aşılmasının ötesine geçti. Bu, bugüne kadar üstü örtülen çelişkileri ve çatışmayı öne çıkardı. Evet, Batı emperyalist bloğu olarak tanımlanan ABD-AB emperyalist bloğunun ana hedefi Rus ve Çin emperyalist bloğunun önünü kesmek, pazarlarına el koymak. Bütün jeo-politik, jeo-ekonomik ve jeo-stratejik planlamaları ve hedefleri bunun üzerine kurulu. Ancak ABD ve AB emperyalistleri hedefte anlaşmalarına karşın, kendi aralarında da egemenlik rekabeti ve kriziyle ciddi şekilde karşı karşıya gelmiş durumdalar. Bahsedilen toplantılardaki tartışmalar ve çözümsüzlükler ortaklaşmalarını sıkıntıya sokmaktadır. Ancak her iki güçte birbirine muhtaç.
Şöyle ki; AB emperyalistleri NATO’ya, bir diğer deyişle ABD’ye muhtaç. Çünkü, yeni bir pazar paylaşım savaşında AB hem askeri hem ekonomik güç olarak Rus ve Çin bloğu karşısında tutunamayacaklarının farkındalar. Artı kapitalist rekabetin doğası gereği kapışılacak savaşta pazarlarını ABD’ye kaptırmamak için karşı karşıya gelme riskleri oldukça yüksek. Böylesi riski göze alabilecek durumda değiller. Rus-Ukrayna savaşında bile ciddi anlamda bir varlık ortaya koyamayan ve zorlanan AB emperyalistleri, daha büyük savaşta NATO’suz ve ABD’siz hiçbir varlık ortaya koyamayacakları gibi, bugünkü konumlarını yitirip, iki blok arasında ezileceklerini görüyorlar.
Tamtamları giderek daha güçlü çalmaya başlayan paylaşım savaşında pazarlarını elde tutmak ve yeni pazarlar elde etmek ve savaş sonrası kurulacak olan yeni dünya konjonktüründe güçlü bir şekilde yer almak istiyorlar. Dolayısıyla Almanya gibi ordu kurma, Fransa gibi ordusunu geliştirip güçlendirmek için askeri teknolojik yatırımlara hız vermiş durumdalar. Buna bağlı olarak bütçelerinde askeri harcamalara daha büyük pay ayırıyorlar. Ama tüm bu çabalara rağmen ABD ve NATO gücü ve desteği olmadan büyük bir savaşa hazır değiller. Bu nedenlerle ABD ve NATO’ya muhtaçlar.
Trump’ın İran’a yönelik hesaplarına ve adımlarına itirazları, İran’a yönelik bir askeri hareketin, Suriye gibi bölgesel bir savaş olmayacağını-kalmayacağını, dünya savaşının fitilini ateşleyen bir niteliğe sahip olacağını bildiklerinden ve henüz hazır olmadıkları bir savaşı erkene çekeceğini görüyorlar. Yoksa Rus-Çin blokunun geriletilmesi için İran’ın düşürülmesi gerektiği konusunda hemfikirler.
Ha keza; ABD’de AB’ye muhtaç. Çünkü; Sovyetler ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı NATO askeri strateji gereği ana üslenme alanı Avrupa ve “TC” gibi Asya’daki bağımlı ülkelerdir. Tramplen tahtası görevi gören bu üs-alanlarında ciddi anlamda asker ve savaş araç yığınağı bulunmaktadır. Savaşlarda olmazsa olmaz lojistik ihtiyaçlar için AB ve denetimlerindeki bağımlı ülkelere dayanma mecburiyeti var. Savaşla birlikte karşı karşıya kalacağı ekonomik yıkımı olabildiğince önlemek için AB’nin ekonomik gücünü de arkasına almak zorunda. Bu nedenlerden dolayı ABD emperyalizmi de AB emperyalistlerine muhtaç.
Bu karşılıklı muhtaçlık hali, aralarındaki rekabeti ve çelişkiyi ortadan kaldırmıyor. Ardı ardına yapılan NATO, Davos ve Münih Konferansı toplantılarındaki tartışma ve çekişmelerin özü sözcülüğünü Trump ve şürekâsının yaptığı ABD emperyalist sermayesinin NATO üzerindeki egemenliğidir. AB emperyalistleri bu egemenliği paylaşmak ve kendi çıkarlarını güvenceye almak istiyor. ABD ise bu egemenliğinden vazgeçmek istemiyor. Üstelik AB emperyalistlerinden eskisinden daha fazla kendisine bağımlılık istiyor. Tek başına her şeye hükmetmek niyetinde. Bunu sağlamak içinde sahip olduğu avantajlı olanakları kullanıyor. Elindeki kullanabileceği bütün enstrümanları devreye sokuyor. Gümrük tarifelerini artırarak AB ile ticaret savaşına girerek AB sermayesini yıpratma ve Trump’ın NATO zirvesindeki “Biz olmazsak Rusya ve Çin karşısında ezilirsiniz” gibi tehditlerin hepsi, itirazsız ABD’nin arkasında dizilin amacının taktik hamleleridir.
Kürdün Kaderi de Bu Hamlelerin İçinde Saklı
Emperyalist sermayenin genel karakteridir; kendi çıkarı için bir stratejik ortaklara olan ihtiyacı vardır. Birde dönemsel olarak yaptığı hamlelerde taktik olarak dayanacağı ve amacına ulaştıktan sonra yüzüstü bırakıp kaderine terk ettiği yerel-bölgesel güçler vardır. Stratejik ortakları ya kendisi gibi emperyalist güçlerdir. Ya da “TC”, İsrail vb. gibi jeo-stratejik konumlarından kaynaklı bağımlı ülkelerdir. Bunların askeri ve ekonomik kapasite ve olanaklarıyla jeo-stratejik avantajlarını kullanmak için gereklidir.
Yerel ve bölgesel güçler ise, yerel ve bölgesel iktidarlar tarafından baskı altında tutulan, hakları elinden alınmış ve bu nedenle iktidarlarla sorun yaşayan halklar, mazlum ulus ve inanç grupları içinde örgütlü olan ve ileri çıkan güçlerdir. Bunlarla ortaklıklar ve ittifaklar taktiktir. Amaçlarını gerçekleştirilene kadar birlikte olurlar ve gerçekleştirdiklerinde de yüzüstü bırakılarak yerel ve bölgesel iktidarların insafına bırakılırlar. Rojava’da ve dolayısıyla Kürt’de bu kaderi yaşamaktadır. Rojava’da Kürde reva görülen bu oldu…
IŞİD vahşetine karşı destansı direnişiyle dünya halklarının gönlünde taht kuran Kürt direniş güçleri öne çıktı. Bu, Esad iktidarını yıkmak için harekete geçen başta ABD ve diğer emperyalist güçler için amaçlarını gerçekleştirmede ittifak yapılması gereken bir güç olmasını sağladı. Cihadist Şara eliyle Esad devrildikten ve ocak ayında Paris’te yapılan toplantıyla Şam’ın gerici diktatörleri emperyalistlerin İran’a yönelik hedeflerine tabii kılınmasıyla birlikte İsrail’in bölgesel çıkarlarına biat ettirilince, Kürt Direniş Hareketine çok da ihtiyaçları kalmadı. Kalmadığı gibi, Şara üzerinden inşaa etmeye başladıkları Suriye’nin yeni dizaynının geleceği açısından prüz oluşturma riskini gördüler. İkincisi, tarihsel olarak Kürtlere ait olan her şeye karşı düşmanlık içinde olan “TC” faşist diktatörlüğü, Suriye’deki Kürt oluşumuna da düşmandı. Varlığını ve kurumsal olarak yerleşmesini engellemek için emperyalistlerin izin verdiği ölçüde elinden gelen her şeyi yaptı. Ancak Rojava’yı yok edemedi. ADB’nin en genel anlamda Rus-Çin hedefi, dar anlamda da İran’a yönelik politikası için “TC”ye ihtiyacı var. Bu ihtiyaç gerek Türkiye’nin jeo-stratejik konumu itibariyle, gerekse de denetimindeki NATO üslerinde bulundurduğu asker, silah ve gözetleme radarlarından kaynaklıdır. Dolayısıyla Rojava’ın varlığından dolayı rahatsız olan “TC”nin yatıştırılarak dizginlenmesi gerekiyordu. “TC”yi kendi hedeflerine bağlı kalması ve dizginlemenin yolu, Özerk Yönetimin varlığına son vermek ve Kürt Hareketini güçten düşürerek dar alana sıkıştırmaktan geçmekteydi. Bunu yaptılar…
Mazlum Abdi ve İlham Ahmet’in Münih Konferansına davet edilmeleri ve başta Fransa Cumhurbaşkanı Macron olmak üzere çeşitli devlet temsilcileri tarafından övgülerle taltif edilmeleri ve Kürt ulusal haklarının korunması yönündeki açıklamaları, bir yanıyla Kürt diplomasisi için bir başarı olarak görülse de esas olarak Rojava Kürdünü katilleriyle baş başa bırakmış olmalarından dolayı, gönül alma seremonisidir ötesi değil…
Ancak bütün bu olanlara karşın şunların altını çizmekte fayda var;
Her ne kadar emperyalistlerin desteğiyle Şara iktidardaysa da gerek Suriye iç dinamikleri açısında ve gerekse de bölgesel dengeler henüz oturmuş değil. Zemin, her iki boyutta da oldukça kaygan. Bölgenin Arap gerici Mollaları ve sermayesi Trump’ın İran’a yönelik hareketinden rahatsız. Herhangi bir saldırı durumunda topraklarını ve hava sahalarını kullandırtmayacaklarını açıkladılar. Tedirginler. Çünkü, İran’a yönelik bir saldırının İran’la sınırlı bir savaş olmayacağını ve kendilerini de savaşın içinde bulacaklarını biliyorlar. Kendi ülkelerindeki Şii nüfusun varlığı ve İran’ın bu nüfus üzerindeki etkisinden korkuyorlar. Yani içsavaşa sürüklenme ve bu savaşta iktidarlarını kaybetme korkusunu yaşıyorlar.
Filistin soykırımıyla birlikte Arap halklarında oluşan öfkenin İran savaşıyla beraber patlamasından ürküyorlar. Ha keza, İsrail’in Filistin soykırımıyla beraber Şara’yı teslim alması, bölgesel dengeleri yerinden oynattı. İran savaşı bu dengeleri çok daha fazla oynatacaktır. Bu dengesizliğin ne şekilde sonuçlar doğuracağı belirsiz.
Suriye iç dinamikleri de oldukça kırılgan. SDG’yi terk eden Arap aşiretleri çok geçmeden Şam güçleriyle savaşa başladılar. Sahip oldukları petrol kuyularını iktidara devretmiyorlar. İktidarda ortak olmak ve egemen oldukları bölgelerde iktidar olmak istiyorlar.
Arap Alevi inancına sahip önemli bir nüfusun varlığının yanında önemli oranda da Şii bir nüfus var. İran bunlar üzerinde belirleyici bir etkiye sahip.
Bunlara Şara’yla beraber hakları elinden alınan, mülklerine ve varlıklarına el konularak yerinden yurdundan göçertilen, can bedeli kurulan özerk yönetimleri yok edilen, daracık alana hapsedilen ve IŞİD ve değişik adlar altında kendilerini katleden bir güruhun insafına bırakılan Kürt halkının hoşnutsuzluğunu da eklersek, her an kırılmaya müsait fay hatlarının ne kadar geniş bir alanı kapsadığını görürüz.
Bütün bu fay hatları, Şam’ın yeni gerici faşist iktidarının ne kadar kaygan bir zemin üzerinde oturduğunu gösterir. Bu kaygan zemin bölgesel ve küresel gelişmelere bağlı olarak her an değişmeye ve farklı sonuçlar üretecektir. Bu nedenle Suriye açısından da Kürtler açısından da uzun vadeli kesin belirlemeler yapmak hiçte isabetli olmaz. Yapılması gereken her an her türlü gelişmeye cevap olmak bilinci ve öngörüsüyle gerek politik olarak gerek askeri olarak ve gerekse de kitlesel olarak önceden hazırlıklı olmaktır.
Sonuç olarak;
Rus-Çin bloku ise, batı emperyalistlerinin bu kendi aralarındaki dalaşı sakin ve sessizce izliyor ve zaman zaman yaptığı hamleler ve açıklamalarla bu dalaşı kızıştırmaya, aralarındaki çelişkiyi körüklemeye ve böylece bu bloku zayıflatmaya çalışıyor.
Şunların altını kalın kalın çizmek gerekiyor. Birincisi; Mao’nun “şeylerdeki çelişki esastır”, ikincisi, Engelsin Dühring idealizmini eleştirirken söylediği “denge görelidir” sözleridir. Bu temel perspektiflerden bakıldığında günümüz dünyasındaki gelişmeler ve nereye evrileceği seyri daha net görülüp anlaşılır olur. Bu diyalektik-materyalist açılardan bakılmazsa, ne süreç doğru kavranır, ne buna karşı yerine getirilmesi gereken görevler doğru tespit edilebilir ve ne de doğru bir taktik ve stratejiyle örgütsel ve askeri konumlanış ve pratik hareket tarzı gerçekleştirilebilir. Günübirlik hareket tarzından, diğer bir ifadeyle gelişmelerin ardında sürüklenmek olan kendiliğindencilikten kurtulunamaz.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Mart-2026 tarihli 58. sayısında yayımlanmıştır.








