
Uzunca yıllardır öngörülen ve sürekli tekrarlanan bir gerçek vardı; Suriye’den sonra sıra İran’a gelecek. Bu öngörünün maddi bir zemini vardı ve o da ABD ve İsrail ortaklığında İran saldırısına vardırıldı. Ve fakat saldırganların sahip oldukları askeri üstünlükle Suriye’deki gibi, kısa sürede hedeflerine varacakları düşüncesi sahada hezimete dönüştü. Yaptıkları yoğun hava saldırılarıyla başta devlet başkanı ve dini lider Ali Hamaney, üst düzey devlet yetkilileri ve komutanları katletmelerine, askeri karargâhları bombalayıp hava savunma sistemlerini ve savaş araçları üreten tesisleri imha etmelerine karşın hiçte beklemedikleri bir dirençle karı karşıya kaldılar. Bel bağladıkları muhalefet sokaklardan çekildi, silahlı muhalif güçler ise bütün kışkırtmalara ve cezbedici tekliflere aldanmadılar. Saldırganlar, hesaba katmadıkları bu durum karşısında kendileri zorlanmaya başladılar, ateşkes ilan ettiler ve diplomatik görüşmeler yapmaya mecbur kaldılar.
Zayıflayan Hegemonyayı Yeniden Tesis Etme
Bu saldırıyı MOSSAD’ın elinde bulunan Trump’la ilgili Epstein dosyalarına bağlayanlardan tutalım da Trump’ın megaloman karakterine kadar bir yığın komplo teorisine bağlayanlar var. Bunlar elbette önemlidir ve kimi lokal savaşlara yol açabilirler. Ancak pazarların yeniden paylaşılmasının, yani yeni bir dünya savaşının kapısını aralamaya neden olabilecek ölçekte bir savaş, bir kişinin meselesine bağlanamayacağı gibi, öylesi öznel etkenlere de bağlanamaz. Marksistler şunu çok iyi bilirler; büyük olayları daima jeo-politik, ekonomik nedenler belirler. Yani maddi dünya öznel meselelerin her zaman önündedir.
Amerika, İran’a savaş açmaya zorunluydu, çünkü o savaş aracılığıyla elinde bulundurduğu “hegemonyayı” maddi bir zeminde sürdürmeye mahkumdu. Kaldı ki Amerika ilk kez savaşmıyor. 2000’lerden beri 25 yıldır sürekli olarak savaşan, savaş üstüne savaş açan bir Amerika var. Afganistan’dan başlayarak Ukrayna’ya taşınan ve oradan- Filistin soykırımı ve Suriye üzerinden Orta Doğu’ya sarkıtılan bu savaşla Amerika hegemonik konumunu muhafaza etmeyi amaçlıyor. Venezüella hamlesi, yakınlarda gerçekleşeceğine hiç kuşku duyulmayan Küba zorlaması, Grönland talepleri aynı kapıya açılır. Yetmediği gibi, NATO’yu yaptığı tehditlerle sıkıştırması, Birleşmiş Milletler üstünde tartışma açması, aklına estiği gibi uyguladığı gümrük kısıtlamaları yitirmeye başladığı hegemonik devlet konumunu yeniden tesisi etme ve sürdürme çabasıdır.
Amerika, 1945 sonrasında kurulan yeni dengede, batılı emperyalist güçler ve bağımlısı ülkelerin sosyalist kamp karşısındaki koruyucu rolündeydi. Dolayısıyla bu ülkeler üzerindeki hegemonyasını sağlamış ve kurallarını kendisinin belirlediği politikalar çerçevesinde bu ülkeleri peşinden sürüklüyordu. Uluslararası emperyalist sermayenin Neo-liberal politikaları sonucu başta AB emperyalist sermayesi olmak üzere, Çin gibi yeni emperyalist sermayenin gelişip güçlenmesi bağımlılık ilişkilerini, bir diğer deyişle ABD’nin hegemonyasını törpüleyip zayıflattı. Şimdi ABD, zayıflayan bu hegemonyasını, arkasına güçlü Yahudi sermayesi ve onun sözcüsü konumundaki İsrail ve Netenyahu kasabını alarak, hep yapageldiği geleneksel savaş yöntemiyle yeniden tesisi etmeye gayret ediyor.
Peki Bunu Başarabilir Mi?
Sahip olunan devasa büyüklükteki askeri güç ve savaş araçlarıyla bu pekâlâ mümkün. Ancak insanlığın bugüne kadarki tarihinden de biliyoruz ki, mümkün olmak kalıcı olmak değildir. Bunun ömrünü belirleyende kapitalizmin doğasında var olan rekabet ve eşitsiz gelişme yasasıdır. İran saldırısı özgülünde de bu yasalar işliyor. Hem müttefik hem rakip olan güçler arasında çatlakları derinleştiriyor. Yeni güç dengelerinin oluşmasına zemin sunuyor.
Hegemonyadan Düşüşe…
Trump eliyle yeniden tahkim etmeye çalışılan ABD hegemonyası, İran’ın direnci ve karşı hamleleriyle ağır bir darbe aldı. Bu darbe iki boyutlu oldu. Birincisi AB merkezli, ikincisi ise bölgesel merkezlidir.
Trump iktidarıyla başlayan en yakın müttefiki durumundaki AB emperyalistlerine yönelik küçümsemeler, aşağılamalar, gümrük tarifeleri ve NATO’dan çekilme tehditleri, Kanada ve Grönland işgali hevesleri en yakın müttefikleri olan AB emperyalistlerini huzursuz etti. Bugüne kadarki “Ben yaparım, arkamda dizilirler” politikası İran saldırısıyla çöktü. Trump’ın AB ülkelerinin ve NATO üyesi güçlerin saldırıda yer alması için yaptığı bütün tehdit ve zorlamalarına karşın, AB emperyalistleri bu kez ABD’nin karşısında durmakla kalmadı, ülkelerinin hava sahalarının ve NATO üslerinin İran’a saldırı için kullanılmasını engellediler. Kendi içinde daha güçlü bir ortaklık yakalayarak geleceğe yönelik ortak politikalar geliştirmenin adımlarını yoğunlaştırmaya başladılar. Bunlar ikinci dünya savaşından bu yana kadar ilk kez yaşanan bir durumdur. Ve bu durum, ABD’nin Avrupa üzerindeki hegemonyasına karşı bir başkaldırı ve öteden beri var olan çatlağın ciddi bir boyuta ve yeni bir evreye taşınarak, kendi gücünü ortaya koymasıdır.
Yani, ABD İran saldırısıyla kendi cephesini bölerek, “evdeki bulgurdan olma” deyişinde olduğu gibi, AB üzerindeki hegemonyasını kendisi zayıflattı ve karşısında yeni bir rakip gücün oluşmasının da taşlarını döşedi.
Bu sonucun oluşmasında elbette ki sadece ABD’nin AB’ye karşı yaklaşımı ve tutumu belirleyici değil. Bu sadece faktörlerden birisi. Süreci tetikleyen ve oluşmasını sağlayan ana faktör, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması hamlesidir. İran bu hamleyle savaşı Amerika’nın tasarladığı şekilde bir jeo-politik savaş olmaktan çıkarıp jeo-ekonomik savaşa dönüştürdü. Bu jeo-politik/jeo-ekonomik ilişkisi savaşın öngörülemeyen sırrıydı. İran onu şapkasından çıkarmakla kalmadı, ABD üslerinin bulunduğu bölge ülkelerine yönelik saldırılarıyla savaşı bölgesel savaşa alanına çevirdi.
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, enerji piyasalarının ve dolayısıyla ekonomisinin felç edilmesinin kapısını araladı. Üretimin ve ürünlerin pazara taşınması için zorunlu ihtiyaç olan enerjinin can damarı Hürmüz Boğazı kapatılınca başta AB’li emperyalistler, zaten kriz içindeki ekonomilerinin daha büyük krize sürükleneceği gerçeğiyle karşı karşıya kaldılar. Hürmüz’ün kapatılmasının bu etkileri AB emperyalistlerini tercihe zorladı. Bu anlamda AB ile ABD arasındaki çatlağın büyümesinde ana faktörü olurken, savaşların seyrinde belirleyici olan inisiyatifi de ele geçirmiş oldu.
ABD hegemonyası, bölge ülkeleri nezdinde de yara aldı. Bel bağlayıp milyarlarca dolar karşılığında ABD’den aldıkları savunma sistemleri, daha ucuz dronlar ve füzeler karşısında işlemez hale geldiler. Çokça övündükleri “demir kubbeleri” yerle bir oldu. Hürmüz’ün kapatılmasıyla tek varlıkları olan petrol ve doğal gazları taşıyamaz oldular. Dolayısıyla bölge ülkelerinde de ABD silahları ve caydırıcı işlevi gören korumasına olan inanç ve güvende erozyona uğramaya başladı.
Bu ana faktörler sadece AB-ABD arasındaki büyüyen çatlak ve bölge ülkelerindeki güven erozyonu, ABD’yi de bir tercihe zorladı. 40 günlük yoğun bombalamalarla altyapısını imha etmelerine, seçilmiş iktidar kadrolarını katletmeleri ve silah depoları ve hava savunma sistemlerini işlemez hale getirmelerine rağmen, savaşı başlatma gerekçelerindeki hedeflerine varamadılar. Varamadıkları gibi savaştaki inisiyatiflerini kaybettiler, kendileri savaşı sürdürmekte zorlanmaya başladılar. İsrail Gazze soykırımında yaptığı gibi rahat ilerleyemiyor. Lübnan’da başlattığı kara harekâtında Hizbullah’ın direnişi karşısında tıkanmış vaziyette ve ilerleyemiyor.
Trump’ın büyük bir askeri güç olmasından kaynaklı boş böbürlenmeleri ve üstenci söylemlerinin altında yatan bir çıkışsızlık ve her savaşa eşlik eden psikolojik savaş taktiğinden başka bir şey değil. Bu çıkışsızlık, “Aslanı yaralı bırakmayın. Sonuna kadar gidin” diyen Suud ve BAE mollalarına rağmen Trump’ı ateşkese zorladı. Ve bu ateşkesi saldırıdaki müttefiki olan İsrail’e de dayattı.
Şu anda sürdürülen ateşkes ve diplomatik görüşmelerin nasıl sonuçlanacağı muğlak. İnisiyatifi elinde tutan İran bir yandan kendi koşullarını dayatırken, diğer yandan görüşmelerin sürdüğü anda saldırıya uğramış olmalarından hareketle olası yeni saldırılara karşı temkinli bir şekilde hazırlıklarını sürdürüyor.
Çin ve Rusya Bu Savaşın Neresinde
İki binli yılların başından bu yana ABD’nin hazırladığı Ulusal Güvenlik Raporları’nda Çin, her zaman ilk sırada yer aldı. Çin’in ekonomik büyümesini ve ellerinde tuttukları pazarlara girmesini engellemeye çalıştı. Bu amaçla Çin’i enerji kaynaklarından mahrum bırakma ve kendilerine mahkûm etme politikası uyguladılar. Venezüella bunun ilk adımıydı. İran ikici adım oldu. Bunlar bilinen, öngörülen ve beklenen adımlardı. Peki buna rağmen savaş boyunca Çin neden sahnede aktif bir şekilde yer almadı ve görünmedi?
Bir Çin atasözü; “Düşmanın hata yaparken, onu sakince izle” der. Çin egemenleri bu atasözlerine kulak asarak, ABD’nin yukarıda da anlatmaya çalıştığımız gibi, İran saldırısıyla kendi hegemonyasına kendisinin verdiği zararı keyifle izlerken, aynı zamanda rakiplerinin sahip oldukları savaş gücü ve yeteneğini pratik sahada gözlemledi. Ve bu saha gözleminde çıkardığı sonuçlara göre olası bir savaşta kendi gücünü nasıl organize etmesi gerektiğinin planlanmasına girişti. Savaşın belirli bir aşamasında ordu yönetiminde görevden almalar ve yeni atamalara gitmesi bunun sonucuydu. İkincisi; hangi savaş araçlarının/silahlarının daha etkili olduğunu test etmenin yanı sıra düşmanının da silah gücünün envanterini çıkarırken, aynı zamanda rakip bloğunun kendi arasındaki çatlağı gözlemleyip, bu çatlağı nasıl derinleştireceği ve kendi lehine kullanacağının hesaplarını daha net görüp, buna uygun politikalar geliştirme imkânı yakaladı. Bu gözlemler düşman güçler için muazzam bir istihbarat ve hazırlık imkanıdır. Çin bu imkânı kullanırken, aynı zamanda İran’a hem silah ve teknolojisi ve hem de hedeflerin koordinatları hakkında bilgiler aktararak desteğini de sundu. Çin’in bu siyaset yapış ve hareket tarzı öteden beri aktardığımız atasözüne uygun seyrediyor.
Sonuç Olarak Şimdilik Kısaca Kaç Cümle.
ABD emperyalizmi, uzunca zamandır aşınan ve zayıflayan hegemonyasını yeniden tahkim etmeye çalışırken, İran savaşıyla daha da derinleştirdi. Şimdi de bu aşınma ve zayıflamanın derinleşmesini önlemenin telaşında. Tek taraflı ilan ettiği ateşkesin esas nedeni de budur. Trump rejimi değiştirme vb. gibi savaşın başındaki iddialarının büyük kısmını geri çekti, Vance şimdilik diplomatik alanda hiçbir gelişme sağlayamadı. İkinci emperyalist savaştan bu yana ilk kez bu ölçekte bir devletle giriştiği savaşta içine düştüğü çıkmazla boğuşuyor ve bunun üstünü örtmeye çalışıyor. Tek taraflı ateşkes ise oldukça kırılgan ve nasıl sonuçlanacağını şimdiden kestirmek zor. Süreç, savaşın daha kapsamlı ve yıkıcı bir şekilde yeniden başlaması olasılığını korumakla birlikte, uluslararası etkin güçlerin garantörlüğünde gerçekleşecek bir anlaşmayla sonuçlanması olasılığını da içinde taşımaktadır. Ancak her halükârda, maruz kaldığı ağır saldırılarda tahrip edilen altyapısı ve yıkım İran’ı daha zorlu bir sürece soktuğunu söylemeliyiz.
ABD cephesinde ise, hegemonyasında açılan gedikleri moral-motivasyon üstünlük gösterisiyle de olsa onarmak için yeni saldırılara girişmesi kuvvetle muhtemel. Ve bunun ilk adımı da Küba olacaktır.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Mayıs-2026 tarihli 60. sayısında yayımlanmıştır.









