
Gazetemizin bir önceki sayısında; günümüz dünyasının içinde bulunduğu siyasal-ekonomik-politik iklimi, emperyalist güçlerin küresel boyutta süren hegemonya çatışmasının, rekabet ve savaşların, dünyanın jeopolitik dengeleri açısından nasıl bir eğilim gösterdiğinin yanında, kapitalist ekonomik politikaları nasıl biçimlendirdiği konusunda özet vurgularla, çocuk işçiliğinin genel olarak tarihsel boyutunu, kapitalizm öncesi toplumlardan kapitalizme kadar geçirdiği evreleri analiz etmeye çalışmıştık. Bu bölümde de çocuk işçiliğinde Türkiye-Kuzey Kürdistan’da sistemin çocuk emeği sömürüsünü irdelemeye çalışacağız.
“TC” Egemenlik Sisteminde, Sermayenin Aşırı Kar Hırsı ve Çocuk Emeği!
Coğrafyamızda çocuk işçiliği son yıllarda derin ekonomik kriz, yüksek enflasyon, reel ücret kaybı ve bölgesel eşitsizliklerle birlikte artan eğilimi ile ekonomik-politik sürecin öne çıkan gündemlerindendir. Resmi istatistikler ile saha araştırmaları birlikte değerlendirildiğinde, çocuk emeğinin hem niceliksel hem de niteliksel olarak daha aktif hale getirilmesi için sistem özel politikalar geliştirmektedir. Emekçi ailelerin geçim sıkıntısından kaynaklı, çocuklarını çalıştırmak zorunda olmaları, sermaye için bir avantaj olarak ele alınmakta ve güvencesiz- örgütsüz- sosyal haklardan mahrum bir “hukukla” çocuk emeği, sermaye birikim modeli olarak daha sistemli ele alınmaktadır. İş kollarında vasıfsız ve “meslek eğitimi” gibi başlıklar altında üretime konulan çocuk emeği, her iki türlü de aşırı sömürü altındadır. Düşük ücret, sosyal haklardan mahrum ve güvencesiz-örgütsüz bu emek potansiyeli sermayenin sınır tanımayan kar iştahına sunulmaktadır.
Güncel İstatistikler ve Sektörel Dağılım
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) son Çocuk İş Gücü Araştırmasına göre, 5-17 yaş aralığında yüz binlerce çocuk üretim faaliyeti içinde yer almakta ve en kötü koşullarda çalıştırılmaktadır. Özellikle 15-17 yaş grubunda iş gücüne katılım oranı %20’nin üzerine çıkmıştır. Erkek çocuklarında bu oran kız çocuklarına göre daha yüksektir.
Sektörel dağılım incelendiğinde ise çocuk emeğinin yoğunlaştığı alanlar şunlar: Tarım (özellikle mevsimlik işçilik), küçük ve orta ölçekli sanayi, inşaat yan işleri, hizmet sektörü (lokanta, oto tamir, çıraklık vb.)
Bu sektörlerin ortak özelliği, düşük sermaye yoğunluğu, yüksek emek yoğunluğu ve kayıt dışılık oranın yoğun-yüksek olduğu alanlar olmasıdır. Tabii ki çocuk emeğinin bu alanlarda yoğunlaşması tesadüf değildir. Sermaye, her zaman tüm sektörlerde maliyetleri minimize etmek ve esnek üretim koşullarını sürdürmek amacıyla en kırılgan emek gücüne yönelmektedir. Tarih boyunca bunu yapmış ve yapmaya devam etmektedir.
İş Cinayetleri ve Güvencesizlik
“TC” ekonomisinde her yıl onlarca çocuk çalışırken yaşamını yitirmekte, iş kazaları sonucu sakat kalmaktadır. Ki sakat kalan çocuk işçilerin, iş kazasından doğan bazı hukuksal haklardan yararlanamaması, tablonun bir diğer vahim görüntüsüdür. Ölümler en çok tarımda (“kazaya” açık güvencesiz araçlarla -traktör vb. gibi yapılan taşıma koşullarının işlediği cinayetler dahil), inşaat sektöründe, hizmet sektöründe ve küçük sanayi birimlerindeki makinaların kullanılmasında yaşanmaktadır.
Bu tablo kapitalist üretim sürecinde iş güvenliği maliyetlerinin minimum seviyeye çekilmesi ve çalışanın yaşam hakkının ciddiye alınmamasının sonucudur. Marx’ın analiz ettiği biçimiyle sermaye için emek gücü kullanım süresi içinde değer üreten bir metadır. Genel anlamda işçilerin, özel olarak çocuk işçilerin güvenliği, sermaye için kar oranı karşısında ikincil ve önemsiz bir konumdadır. Ama özellikle çocuk işçiler, en geri çalışma yasalarının oluşturduğu hukuksal haklarını dahi kullanamamaktadır. Sermayenin kayıt dışı kalemlerle çöktüğü bu emek gücü, örgütsüz, iş yasaları ve güvenliği karşısında esnek pozisyonu ile iş verenler için ucuz ve sorumluluk duymadığı iş gücü potansiyelidir. Sendikasız, örgütsüz ve hukuki haklarını talep edemeyecek konumda olduğu için daha yüksek risk ve tehlikeli koşullarda, çocuk emeği daha ağır sömürülmektedir. Bu sadece patronların açlık ve yoksullukla sınanan toplumsal geri koşulları avantaj haline getirmesi ile açıklanamaz. “T.C” egemenler sisteminin çalışma ve iş yasaları, çocuk emeğini bir sistematikle iş verenlerin hizmetine sunduğu gibi iş yasalarındaki denetimsizlik, hukuksal boşluk, iş veren lehine işleyen çark, çocuk emeğini sermaye rant değeri olarak sunmaktadır. Özellikle birçok “meslek eğitimi” başlığının iş yasalarıyla kurumsallaştırılması, bu durumun açık izahıdır.
Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) ve Kurumlaşma
Son yıllarda özellikle “mesleki eğitim” merkezlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte 14-17 yaş grubundaki çocuklar, haftanın büyük bölümünü iş yerlerinde üretim içinde olmalarını sağlayan bir model geliştirildi. Yani “meslek eğitimi” adı altında çocuk emeği sömürüsünde bir sistematik devreye konuldu. “Gelecek kapısı” yanılsaması ile meslek-sanat edinme adı altında işverenlerin hizmetine ucuz iş gücü sunulmakta, yoksul emekçi çocuklar için bu kapı “cehennem kapısı”na dönüşmektedir.
Bu sistemle çocuk haftanın 3-4 günü iş yerinde çalışmakta, çıraklık ücreti” olarak ödenen cüzi miktarın dahi önemli bir bölümü de devlet tarafından karşılanmaktadır. Halktan toplanan vergilerle, özel ve genel “sosyal” projelerle oluşturulan fonların birikimlerini sermayeye aktarmak için bir neden daha oluşturan iktidar, patronlara düşük maliyetle emek gücü sağlama rolüyle de sermayeye karşı rolünü yerine getirmektedir. Marksist analiz açısından bu durumun özeti, burjuva devletin sermaye birikim sürecine doğrudan müdahil rolüdür. Bunun adı çocuk emeğinin eğitim politikası adı altında üretim sürecine entegre edilmesi ve patronların kasalarının devasa boyutta şişirilmesidir.
Bölgesel Eşitsizlik ve Türkiye-Kuzey Kürdistan Boyutu
Çocuk işçiliği oranları, bölgesel eşitsizliklerden kaynaklı, Kuzey Kürdistan bölgesinde daha çarpıcı sonuçlarla yaşanmaktadır. Yoksulluk oranlarının yüksekliği, mevsimlik tarım işçilerinin yoğunluğu ve zorunlu göç süreçleri gibi başlıklar, çocuk emeğini potansiyelini doğal olarak buralarda daha arttırmaktadır. Çünkü metropollere göç etmek zorunda kalan ailelerin çocukları, yoksulluk nedeniyle çalışmak zorunda kalmakta ya da ailenin geçim sıkıntısından dolayı mevsimlik işçi olarak, özellikle tarım alanlarına gitmektedirler.
1990’lı yıllarda devlet tarafından yakılan ve zorla boşaltılan binlerce köy nedeniyle yüz binlerce aile kent varoşlarına yerleşmek zorunda kalmış; zorlu yaşam koşullarından dolayı kayıt dışı ve düşük ücretli çalışmak, bu toplumsal potansiyelin kaderi olarak dayatılmıştır. Bu süreç, aynı zamanda kırsal alanda mülksüzleşmenin de en yoğun yaşandığı süreç olmuştur. Bu durum kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası çerçevesinde bakıldığında, Türkiye’de sermaye birikimi belirli merkezlerde yoğunlaşırken; çevre bölgeler ucuz emek rezervi ve alanları haline gelmiştir. Çocuk emeği de bu yapının doğal sonucu olarak ortaya çıkmış ve çıkmaktadır.
Göçmen ve Mülteci Emeği
Türkiye’de en yoğun sömürülen kesimlerden biri de göçmenlerdir. Türkiye’de göçmen ve mülteci çocukların çok önemli bir kısmı “merdiven altı” tabir edilen yerlerde ve sektörlerde “kayıt dışı” çalışmaktadır. Tekstil atölyeleri, ayakkabı imalatı, geri dönüşüm ve sokak satıcılığı en yaygın alanladır. Bu durum da iki önemli sonuç doğurmaktadır:
1) Ücretlerin genel seviyesinin düşmesi.
2) İşçi sınıfı içinde rekabet ve bölünmenin artması.
Sınıf mücadelesi açısından çocuk işçiliğine karşı mücadele, ulusal, etnik değil; sınıf temelli birlik zemininde ele alınması ve yürütülmesi gereken sınıfsal ve toplumsal bir sorundur.
Bu bölümün genel değerlendirmesi ve sonucuna dair öz olarak şunu ifade edebiliriz: Türkiye’de çocuk işçiliği ekonomik kriz dönemlerinde artan, bölgesel eşitsizliklerle beslenen, sektörlerde “kayıt dışı” emek potansiyeli olarak yoğunlaşan, devlet politikalarıyla organik ve inorganik biçimde desteklenen sistemin yapısal bir sorunudur. Çocuk işçiliği burada sistemin-devletin istisnası değil, ekonomik kriz dönemlerinde daha çok devreye sokulan ve başvurulan bir birikim stratejisidir.
Egemen sınıflar cephesinde ekonomik kriz büyüdükçe ve derinleştikçe işçiler ve emekçiler daha yoğun ve azgınca bir emek sömürüsüne tabi tutulmakta, iş birliği yaptığı emperyalist güçlerle onların çıkarları doğrultusunda acımasız ve barbarlık düzeyinde sömürü biçimlerini daha çok devreye girmektedir. Bugün ülkemizde sıkça gündeme gelen çocuk işçiliği sömürüsü ve cinayetleri en önemli ve yakıcı bir toplumsal sorun olarak önümüzde durmaktadır.
Aslında bu sorun son dönemlerde daha çok tartışılıp gündeme gelse de çocuk işçiliği sorunu yeni olan bir sorun değildir. Bilakis bu devletin kuruluşundan itibaren (öncesi Osmanlı da dahil) var olan toplumsal bir olgudur. Günümüzde sanayi, tarım ve hizmet sektörlerinde patronlar tarafından ucuz işgücü olarak görülen çocuk işçiler; asgari ücretin altında kayıt dışı ve sigortasız çalıştırılmakta, artı-değer sömürü zincirinin önemli bir halkası ve alanı haline getirilmektedir.
Ama resmi verilere bakıldığında adeta ülkede çocuk işçiliğinin olmadığı veya önemsiz derecede az olduğu ve buna karşı “yasal tedbirlerin” alınacağı üzerine, iktidar nameler dizmektedir. Öyle yansıtmak için her türlü perdelemeye ve manipülasyona başvurulmaktadır. Ama, gündemden düşmeyen her çocuk işçi cinayeti, çalışma koşullarından yasal akitlere kadar, sistemin sömürücü, kuralsız baskıcı ve güvencesiz koşullarda çalışmaya zorlanan emekçi çocukların somut durumunu ortaya koymaktadır.
Çocuk İşçi Ölümleri
Ülkemizde somut olan gerçeklik şu ki; çocuk işçiliği, okul öncesi dönemi içine alacak düzeyde vahim bir tablo olarak karşımıza çıkmaktadır. İSİG Meclisi’nin (veriler konusunda İSİG Meclisi’nin verilerine daha çok itibar etmeliyiz) geçen yıl haziran ayında yayınladığı raporuna göre, son 12 yılda 770 çocuk iş cinayetlerinde katledildi. Yine 2013’ten bu yana İSİG Meclisi tarafından kayıt altına alınan veriler, çocuk işçi ölümlerinin yaş dağılımına bakıldığında, ölümlerin yalnızca yüzde 34’nün 5-14 yaş aralığında gerçekleştiği görülmektedir.” Bu gerçeklikten de görüyoruz ki, daha oyun çağında masum, ergenlik dönemini dahi yaşayamamış çocuklar, tehlikeli ve güvencesiz koşullarda çalıştırılarak iş cinayetlerinde kurban edilmektedir.
Yine İSİG Meclisi’nin Haziran 2025 tarihli raporunda şunlar yer almaktadır: “5-14 yaş arasındaki çocuk işçilerin hemen hemen tamamı kayıt dışıdır; sayıları yüz binlerce olup, büyük çoğunluğu mevsimlik tarım olmak üzere, sokakta, tekstil, gıda ve metal atölyeleri ile inşaatlarda çalışmaktadır. 15-17 yaş grubunda ise yine başat çalıma alanı mevsimlik tarım olmakla birlikte, son yıllarda bu yaş grubundaki çalışmanın şehir merkezlerine (sanayi, inşaat ve hizmet sektörlerine) doğru kaydığı görülmektedir.”
Bu tablo sistemli devlet politikasının oluşturduğu somut durumdur. Millî Eğitim Bakanlığı eliyle oluşturulan MESEM’in devreye sokulması, bu politikanın sadece bir ayağıdır. Organize sanayi bölgeleri başta olmak üzere, sermaye için ucuz iş gücünün bir “hukuksal” sistemle oluşturulması ve karşılanması için mevzuatlar güncelleniyor, sermaye ihtiyacına göre kurumsallaştırılıyor. Yasalar nezdinde 18 yaşını doldurmamış herkes “çocuk” olarak kabul ediliyor ama, 4857 Sayılı İş Kanunu’nda 15-18 yaş grubunu “genç” olarak tanımlayarak, emek potansiyeli kullanıma açık hale getiriliyor. Egemen sınıf, kendi çıkarları doğrultusunda yasayı delerek, eğip bükerek kendilerine hizmet eder duruma getirmede çok mahirler. Yoksul ve gelecek kaygısı taşıyan işçi emekçi aile öğrencilerine MESEM’i bir “gelecek kapısı “olarak sunmaları gibi.
Sınıfsız, Sömürüsüz Bir Dünya İçin Mücadele Zorunludur
Yayınlanan raporda ülkemizde çocuk işçi ölümlerinin şehirler ve bölgeler arasındaki oranına bakacak olursak, önemli farklılıklar olduğunu da görüyoruz. Çocuk işçi ölümlerinin en çok meydana geldiği şehirler sırasıyla: 5-14 yaş grubunda Antep, Urfa, Konya, İstanbul, Samsun ve Adana; 15-17 yaş grubunda ise İstanbul, Urfa, Adana, Antep, Antalya ve Konya’dır. Her iki yaş grubunda bu beş şehrin kesişmesi tesadüf değildir. Urfa tarımın merkezidir ve eklemek gerekir ki birçok şehirde de ölen mevsimlik çocuk işçilerin memleketlerinde ilk sırada Urfa vardır. Urfa’nın 2 milyon 200 bini aşan nüfusunda, önemli bir çocuk nüfusu mevcuttur ve mevsimlik tarım iş gücünün ana kaynağıdır. İstanbul ise sanayi, inşaat ve hizmet sektörünün beşiğidir. Antep, Adana ve Konya’da ise hem tarım hem de sanayide çalışan çocuk sayısı çok fazladır. Ayrıca söz konusu bu şehirlerde göçmen nüfusun yoğun olması, zorlu yaşam koşulları ve geçim sıkıntısından dolayı çocukların çalışmaya mecbur kalmaları ve çocuk işçi cinayetlerine kurban gitmeleri bu şehirlerdeki çocuk işçi oranlarının yüksek olmasında ileri gelmektedir. Bu kesimin yaşam koşulları hem aile olarak hem de çocukları için çok daha dramatik-trajik sorunların taşıyıcılarıdır. Ve başlı başına ele alınması gereken bir sorun durumudur.
Özetle; çocuk işçiliği ve çocuk işçi cinayetleri, kapitalist sistem üretimidir. Aşırı kar ve sermaye birikimi için her dönem özel ekonomik politikalarla, sermayenin hizmetine sunulan çocuk emeği, ekonomik-sosyal boyutu ile toplumda derin yarılmalar yaratmakta, ezilen ve sömürülen toplumsal güçlere sistemin kötülüğü olarak uygulanmaktadır.
Çocuk işçi sömürüsü, emek dünyasının kapitalist sistemle mücadelede önemli bir alandır. Burjuva sistem, her meselede olduğu gibi bu meseleyi sınıfsal bağlamında kopararak, iş birimlerindeki “dikkatsizlik” üzerinden açıklamaktadır. Ama ana nedenleriyle ortaya konulduğunda deşifre olan gerçek şu; çocuk emeği sömürüsü, burjuvazinin sistemli emek sömürüsünün önemli bir bileşeni olarak gündeme gelmekte, aşırı kar için bu emek potansiyeli sermayenin kuralsız denetimine sunulmaktadır. Bunun en aktif uygulayıcı mekanizması burjuva devlet aygıtıdır.
Sınıf hareketi siyaseti açısından da bu durum son derece açık ve yalındır. Emek sömürüsünün olduğu, baskı ve zulmün kol gezdiği her alan sınıf mücadelesinin alanıdır. Her toplumsal çelişki gibi çocuk emeği sömürüsü, demokrasi ve devrim mücadelesinde öne çıkarılması zorunlu bir sorundur. Çocuk işçi cinayetlerinin son bulması ve ortadan kalkması emek, insan ve doğa için sürekli bir yıkım üreten kapitalist sistemin bertaraf edilmesi için, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya yaratma hedefi olan sosyalizm ve komünizm için mücadelede ısrar edilmesi gerekir: Başka bir yol ve çözüm yoktur.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Mayıs-2026 tarihli 60. sayısında yayımlanmıştır.









