Connect with us

Röportaj

İbrahim Ekinci: İbrahim Kaypakkaya tarihimizin en istisnai Marksist karakteridir

Röportaj serimizin ikinci bölümünde gazeteci-yazar İbrahim Ekinci, derinleşen ekonomik-siyasal kriz, Kürt ulusal meselesi ve emperyalist savaş gündemi üzerinden Kaypakkaya’nın tezlerinin güncelliğini değerlendirdi.

özel haber

Bahattin Seçilir/İstanbul

Türkiye-Kuzey Kürdistan’da derinleşen ekonomik-siyasi kriz, faşist baskı politikaları ve bölgesel savaş konsepti, Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın tezlerinin güncelliğini bir kez daha ortaya koyuyor. Kaypakkaya’nın sınıfsal karaktere, devlet yapısına, Kemalizm’e ve Kürt ulusal meselesine dair ortaya koyduğu ideolojik-politik çözümlemeler, bugün de devrimci mücadele açısından temel referanslardan biri olmayı sürdürüyor.

Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın 53. ölümsüzlük yıl dönümünde, Kaypakkaya’nın tezleri ekseninde Türkiye-Kuzey Kürdistan’da derinleşen ekonomik-siyasal kriz, Kürt ulusal meselesi, devrimci hareketin güncel yönelimleri ve emperyalist paylaşım savaşı koşullarında komünistlerin tarihsel sorumlulukları üzerine yürütülen ideolojik-politik tartışmaları siyasi kurum, aydın ve yazarlar ile konuştuk.

Röportaj serimizin ikinci bölümünde gazeteci-yazar İbrahim Ekinci, Kaypakkaya’nın ideolojik-politik hattının günümüzdeki karşılığı, ulusal meseleye dair tezlerinin güncelliği ve devrimci mücadelenin temel görevleri üzerine şunları söyledi;

Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu iktisadi, siyasal ve toplumsal koşulları düşündüğümüzde, Kaypakkaya’nın güncelliğini koruyan temel tezlerinden altı çizilecek olanlar hangileridir? Bunlar bugün için ne ifade etmektedir?

İbrahim Ekinci: Kaypakkaya’nın “Milli Mesele” ile ilgili görüşlerinin temel prensipler yönünden güncelliğini koruduğu fikrindeyim. UKKT Hakkı’na “kayıtsız” yaklaşımı bakımından istisnaidir. 1970’li yılların başında, “birlikte örgütlenme, birlikte kurtuluş” fikri de doğruydu. Ancak 1980’e doğru durum değişti. İK, tespitlerini yaptığı dönemde yok iken 1980’e doğru ulusal hareket ve bağımsızlık talebi güçlü bir şekilde ortaya çıktı. Bölgeden “Türk solu” olağanüstü bir hızla silindi. Bunu gözlemledik. Dolayısıyla İK yapamazdı ama ardılları yeni şartları görmeliydi. Göremediler. Ardıllarının kusurudur bu. Bölgede Kürt KP kurup, ulusal – demokratik mücadeleye girilmeliydi. Kürdistan’da halk başka bir yola giderken, içimizdeki Kürt komünistler kendi uluslarının macerasından kopmuş oldular. Bugün, sorunla ilgili hiçbir devrimci temsiliyet ve seçeneğin devrede olmaması bunun sonucudur.

Kemalizm hakkındaki görüşleri de esas itibariyle doğrudur ama hataları, eksikleri vardır. Kurtuluş savaşının “milli” yanını görmüş ama “demokratik” yanını görememiştir. “Padişahlığı kaldırmak” demokratiktir. “Hilafeti kaldırmak” demokratiktir. Zilyetlik toprakları köylünün mülkiyetine dönüştürmek demokratiktir. Ben Kemalizm’i ikiye ayırmak eğilimindeyim. Kurtuluş Savaşı tarihsel ilerlemeye uygun hem milli hem demokratik öz taşır. Osmanlı ortaçağından çıkışı temsil eder. Ama sonrasındaki rejim faşizandır. Siyasal özgürlüklere, örgütlenmelere, milli taleplere izin vermemiş, idamla, hapisle, katliamlarla karşılamıştır.

İK, memleketin bütün meselelerine derinlemesine bakma fırsatı bulamamıştır. Kendisi bizzat inceleyebildiği zaman; (Milli Mesele ve Kemalizm’de olduğu gibi) çok ileri tespitlere ulaşmıştır. Diğer konulardaki görüşleri Çin’den aktarmadır. Türkiye, İK’nın tespitlerini yaptığı dönemden çok önce yarı – feodal olmaktan çıkmıştı. Bunda da kusur (kendimi elbette dahil ediyorum) ardıllarındadır. Ardılları sağlam verilere ulaşabildikleri zamanlarda bile görüş değiştirme cesareti gösterememiş, İK’nın görüşlerine din kelamı muamelesi yapan dogmatik iç kamuoyunun afarozundan ürkmüşlerdir. Bu sol tarikatçılık; gelişmeye, yenilenmeye, yeni şartları tahlil ederek yeni pratikler geliştirmeye izin vermemiştir. Bu görüşlere ulaşan arkadaşlar ise bunu açıklamaktan korkmuşlardır. (Bkz. Tarihe Not.) Ardılları “somut şartların somut tahlilinin” neden hayati olduğunu anlamamış, bilimden uzaklaşmışlardır.

Bugün… Hala… Türkiye’de üretilen milli hasılanın yüzde 90’dan fazlası kapitalist üretim ilişkileri alanından geliyorken dahi “Türkiye yarı feodaldir” diyen görüşlere rastlanabiliyor. İK’nın Türkiye için ‘yarı – feodal’ (analizini değil tespitini) yaptığı yılları, mesela 1970 yılı rakamlarını baz alıyorum. O zaman tarımın milli hasıla payı yüzde 31.4. Sanayinin payı yüzde 17.9, hizmetlerin payı yüzde 50.7! Kapitalist üretim ilişkileri alanı olarak sanayi ve hizmetleri toplarsak yüzde 68.6 çıkıyor! Yani memlekette üretilen her 100 lira hasılanın 68.6 lirası tartışmasız kapitalist ilişkiler içinde üretilmiş. Mao’nun 1950 öncesi Çin için yaptığı tespitin 1970’li yıllar Türkiye’sini de açıkladığını söylüyoruz ama atladığımız bir şey var. Bazı tahminlere göre 1950’li yıllarda Çin’de milli hasılanın yüzde 90’ı tarımdan gelmekteydi.

1970’li yıllarda milli hasılada yüzde 31.4 payı olan tarıma gelirsek… Kendi arazisini işleten aile işletmelerinin, toplam tarım işletmeleri içindeki payı yüzde 85.1 düzeyinde. Yüzde 12.7’si de hem kendi arazisini işliyor hem kiralama yapıyor. Bu ikisinin toplamı 97.8! Bu, tarımdaki aile işletme yapısının resmi. Bu, basit meta üretimi! Bu nedenle Türkiye’nin ‘sosyo- ekonomik yapısı’ için değil ama sadece tarımı için, bu ara yapı, bu geçiş biçimi kastedilerek ‘yarı – feodal’ denilebilirdi. Yani Türkiye ekonomisi değil, Türkiye tarımı yarı feodaldi.

Haliyle kavramamak, durumun gerektirdiği bütün işlerin atlanmasına yolaçtı. Fedakarlıkların karşılığını bulmamasında bunun payı büyük. Yanlışlığımız, şematik bakıştan, teoriyi ‘ezber’ almaktan geldi. Tartışacak birikimimiz de ‘acaba?’ diyecek cesaretimiz de yoktu. Dolayısıyla buna oturtulmuş şematik devrimin yolu teorimizin de ayakları havada kaldı. Kitapta yazılanlara bağlı kalmak ile şartlara uygunsuzluğunun arasında debelenip duruldu. Hülasa… İK, tarihimizin en istisnai Marksist karakteridir. Bazı hatalı görüşleri bunu götürmüyor. Program taslağına koyduğu başlıklar, onun hareket ettiği zemini derinden kavrama isteğini, arayışını gösteriyor. Ama ardıllarının teorik derinlikleri, kavrayışları ve kapasiteleri -bence- yoktu. Oysaki bütün büyük devrimler büyük kafaların, büyük teorisyenlerin önderliğinde gelişmiştir.

Kürt siyasal hareketinin bugün içine girdiği yeni ideolojik ve siyasal yönelimi bir kriz olarak değerlendirmek mümkün mü?

İbrahim Ekinci: Hayır. Eğer… Taleplerini, Türkiye’de totaliter faşizan bir iktidarın kalıcılaşmasına, derinleşmesine katkıda bulunmakla trampa etme noktasına giderse… Cumhur İttifakı’na katılırsa, durumu o zaman demokrasi mücadelesinin krizi olarak görebiliriz ama hareketin kendisine diyecek bir şeyimiz olamaz. Benim gördüğüm… Kürt siyasal hareketi ideolojik olarak iki kanada bölünmüştür. Hak taleplerini demokrasi mücadelesinin içinde gören ve onun zaferinden elde etmeye yönelen sol demokratlar (Demirtaş) ile Cumhur liderleriyle pazarlıktan elde etmeye yönelen (Zana, Türk ve elbette Öcalan) milliyetçiler… Bunların yolu geçersiz ve güvensizdir. Mesele Cumhur İttifakı ile konuşuluyor ama İttifak, Kürtlerin ayrı bir ulus olmaktan gelen hak ve hukuk sahibi olduğu görüşüne inançla, ideolojiyle gelmemiştir. Pazarlık kapısı, savaş riski algısı (Bahçeli) ve içerde seçim ihtiyaçları ile (Erdoğan) açılmıştır… Dolayısıyla, tamamen konjonktüreldir ve bu yüzden konjonktür değiştiğinde, elde edilebilmiş hakların dahi güvencesi yoktur, olamaz.

Kürt talepleri demokratiktir ve eşyanın tabiatı gereği demokrasi mücadelesinin unsurudur. Bu hiçbir şartta gözden kaçırılamaz. Kürt haklarını savunan tek bir Kürt kalmasa dahi, bunu savunmak sosyalistlerin işi, görevidir. Bana kalırsa Türk ve diğer milliyetlerden sosyalistler Kürt siyasal hareketinin izlediği yola saygı göstermeli ancak demokrat kanada, sosyalistlere daha sıkı tutunmaya bakmalı; hareketi bir bütün olarak risklere karşı uyarmalı, güvenceli yollara teşvik etmelidir. Birincisi bu. İkincisi, itilip kakılmalara aldırmadan demokratik Kürt siyasal hareketi ile omuz omuza duracak bir sosyalist seçenek ortaya koymanın, bir Kürt sosyalist partisi kurmanın mantığı, yararı ve zamanı tartışılmalıdır.

Emperyalist paylaşım savaşı tehlikesinin dünya siyasal gündemini meşgul ettiği bugünkü koşullarda, Türkiye-Kuzey Kürdistan komünist ve devrimcilerinin sorumluluklarını nasıl tanımlıyorsunuz?

İbrahim Ekinci: Sosyalistler; kapitalizm, emperyalist savaş tehlikesi, doğa yıkımı, başta yapay zeka olmak üzere teknolojinin demokratik kontrole alınması, iklim krizi, mülteci akımları gibi birbirinden ayrılamaz sayısız mücadele alanını kapsayan yeni bir manifesto üzerinde çalışmalı. Artık sadece artı değer sömürüsünden ve bu eksendeki sınıf mücadelesinden bahsetmek durumu kapsayamaz. Umulandan daha uzun ömürlü çıkan kapitalizm yeni sorun alanları ortaya çıkardı ve bu sorunların arkasında toplaşmış mücadele güçleri ile birleşmek ihmal edilemez. Sosyalistler tüketici derneklerine kadar inmelidir. Ulusal sermayeler tarihte eşi benzeri görülmedik ölçüde birbirinin içine uzanmıştır. 100 binden fazla şirket çokulusludur. Sadece Türkiye’de 70 bin civarında yabancı sermayeli şirket vardır. Borsalar, piyasalar tamamen uluslararasıdır. Her gün küresel piyasalarda yüzlerce ulustan yatırımcıların katıldığı trilyon dolarlık para ticareti gerçekleşiyor. Nüfuslar, mülteci göçüyle, çalışma göçüyle, yerleşim tercihi göçüyle… Tarihte görülmedik ölçüde içiçe geçmiştir. 400 milyon insan doğduğu ülkede yaşamıyor! Avrupa’da 30’a yakın ülke arasında serbest dolaşım var. Bu tablo, devrimci, sosyalist seçeneğin daha başından uluslararası ölçekte tasarlanmasını zorunlu kılıyor. Burada devasa bir görev var.

Diğer yandan… Emperyalist savaş tehlikesi yükselmektedir. Uyaran ve karşı çıkan kitlesel protestolara ihtiyaç var. Emperyalist dalaşın varabileceği olası sonuçları kestirmeye ihtiyaç var. Şimdiden bazı ip uçlarını görebiliyoruz. İkinci dünya savaşından sonra ortaya çıkan ABD patronajlı dünya düzeninin çökmekte olduğuna, hatta çöktüğüne ilişkin kanaat yaygındır. Evet eski düzen çöküyor ama bu “kapitalizmin çöküşü” olarak idrak edilmiyor. Kapitalist dalaş ve hesaplaşmadan galip çıkacakların nasıl bir dünya düzeni dayatacağını bilmiyoruz… Bu yüzyılda, yıkılmamış, yorgun ama hala ayakta bir kapitalizm varsayımı altında, nükleer ve diğer silah kabiliyetleri, taraflara, “Pirus Zaferi”nden fazlasını vadetmediği için bir tür “dehşet dengesi” içinde ilerlerken ara dengelere “yeni dünya düzeni” diyeceğiz gibi görünüyor.

Globalizm dönemi inşa edilmiş bağımlılıkların ülkelerin eline ayağına dolaştığı anlaşıldı. Otarşik eğilimlerin artması, bazı büyük ülkeler merkezli daha güvenilir çok sayıda yeni ittifakların ortaya çıkması beklenebilir.

Ezberler görmemizi engelliyor olabilir ama olasılıklardan birinin de şu olduğunu bilelim: Ortaya çıkan küresel anti emperyalist kabarışın… Yarattığı zihinsel algı ve olgunluklarla, anti kapitalist kabarışa dönüşmesi akla hayale sığmayacak kadar hızla yıkıcı bir küresel dalgaya dönüşebilir. Bir sosyalist seçenek tahmin edilemeyecek kadar hızla küresel kurtuluş reçetesine dönüşebilir. Dağınık, yenik, kafası karışık ve iddiasız olduğu için süreç, sosyalistlerin canlı önderliğinde ilerlemiyor, küresel bir sezginin bilince dönüşmesi olarak ilerliyor. Fakat çok sağlıklıdır. Daha öncekiler, yoksulluk isyanıydı. Halk katmanları isyana (devrime) kazanılmıştı ama ideolojik olarak eski düzene aittiler. Kültürde hegemonik olan eski düzendi. Fakat şimdi kapitalizm (özellikle emperyalizm!) giderek daha fazla; savaş ve diğer bütün kötülüklerin nedeni olarak algılanıyor ve ideolojik hegemonyası sarsılıyor. Süreç gelişmiş kapitalistlerde daha ileri duruyor ve bu da yeni dönem sosyalist devrimler çağının Batı’dan gelmesi ihtimalini kuvvetlendiriyor. Batıdan gelme ihtimali ise hızla küreselleşme ihtimalini kuvvetlendiriyor.

Diğer yandan makineler ve robotik sistemler üretim süreçlerinden kas gücünü dışlıyordu. Yapay zeka ile şimdi aynı süreçlerden insan aklı da dışlanıyor. Üretim araçlarının bu gelişmesi, emek sömürüsüne dayanmayan bir bolluk devri imkanını ima ediyor. Eğer işler böyle ilerlerse kapitalizm bu denklemde ayak basacak bir var oluş yeri bulamaz. Bu süreç üzerinde çalışılması gerekiyor. Ama nereye varırsa varsın tarihsel akışı doğru kestirmeden doğru bir “sosyalistlerin rolü” tanımı yapılamaz.

Türkiye açısından…

Birincisi Kürt sorunu ile ilgili süreç desteklenmeli, zorlanmalıdır. Sosyalistler, bizim Kürtlerin en azına razı edilmeye çalışıldığını gözden kaçırmamalıdır. Pazarlık yolunun güvencesizliği konusunda uyarıcı olmalıdırlar. Sorun, savaş riski algısı üzerinden bir “iç cephe güçlendirmece” zemininde yürüdükçe… Bu risk algısının zayıfladığı yerde… Yine, AKP tarafının siyaset planları için elzem gördüğü DEM’in tulum desteğinden emin olamadığı yerde masa yeniden yıkılabilir ve sorun yeniden “terör” tanımının içine itilebilir. (Bu tablo aynı zamanda DEM’in bölünmesi riskini de taşıyor.)

Diğer yandan… Türkiye, bir tür İslamcı rejime, totaliter faşizan bir iktidara doğru hızla sürükleniyor. Tehlike bu iken görev; geri çekilmek, demokrasinin en geniş kesimini kavramak ve burjuva demokrasisini savunmaktır. Sosyalistler, devrimciler partilerini, sendikalarını, vakıflarını, gazetelerini, sözün kısası varlıklarını tehlikeye atan bir süreçle karşı karşıyadır. Sol sosyalistler güçlü bir ittifakta acilen birleşmelidir. Bana göre güncelde bundan daha acil ve önemde başka bir görev yok. Bu ittifak, masaya şu soruyu koymalı ve cevabını bularak harekete geçmelidir: Bu gidişat nasıl durdurulabilir? Bundan dolayı, meselesi kendi grupsal rekabeti değil Türkiye olan her sol grup, parti… Bu ittifakın peşine düşmelidir.



Mayıs 2026
PSÇPCCP
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

More in Röportaj