
Bahattin Seçilir/İstanbul
Türkiye-Kuzey Kürdistan’da derinleşen ekonomik-siyasi kriz, faşist baskı politikaları ve bölgesel savaş konsepti, Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın tezlerinin güncelliğini bir kez daha ortaya koyuyor. Kaypakkaya’nın sınıfsal karaktere, devlet yapısına, Kemalizm’e ve Kürt ulusal meselesine dair ortaya koyduğu ideolojik-politik çözümlemeler, bugün de devrimci mücadele açısından temel referanslardan biri olmayı sürdürüyor.
Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın 53. ölümsüzlük yıl dönümünde, Kaypakkaya’nın tezleri ekseninde Türkiye-Kuzey Kürdistan’da derinleşen ekonomik-siyasal kriz, Kürt ulusal meselesi, devrimci hareketin güncel yönelimleri ve emperyalist paylaşım savaşı koşullarında komünistlerin tarihsel sorumlulukları üzerine yürütülen ideolojik-politik tartışmaları siyasi kurum, aydın ve yazarlar ile konuştuk.
Röportaj serimizin üçüncü bölümünde yazar Kerem Yıldırım, Kaypakkaya’nın ideolojik-politik hattının günümüzdeki karşılığı, ulusal meseleye dair tezlerinin güncelliği ve devrimci mücadelenin temel görevleri üzerine şunları söyledi;
Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu iktisadi, siyasal ve toplumsal koşulları düşündüğümüzde, Kaypakkaya’nın güncelliğini koruyan temel tezlerinden altı çizilecek olanlar hangileridir? Bunlar bugün için ne ifade etmektedir?
Kerem Yıldırım: Sözlerime bir hatırlatmayla, Kaypakkaya’dan iki alıntı ile başlamak istiyorum. Birincisi; “Esas olan burjuva kliklerine eklemlenmek değil, yığınları harekete geçirecek komünist parti inşasıdır.” (Bütün Yazılar, sy.387) İkincisi; “Kendi kuvvetine dayanmak esastır, müttefiklere dayanmak değil.” (Bütün Yazılar sy.536)
Bana göre, İbrahim Kaypakkaya’yı güncel kılan temel perspektif yukarıdaki iki alıntı ile özetlenebilir. Kaypakkaya devrimciliğinin bütün sırrı, bütün burjuva ideolojilerden ve eğilimlerden uzlaşmaz bir biçimde kopup, burjuva yaklaşımlarla hesaplaşıp, emekçi kitleleri esas alan bir kavrayışa sahip olmasıdır. Kaypakkaya’nın Kemalizm ve ulusal sorun çözümlemelerinin de bu kadar berrak olmasının nedeni budur.
Kaypakkaya bugün ardıllarının etki alanını da aşan bir biçimde kendisini geleceğe taşımaktadır. Kaypakkaya isminin bizzat kendisi burjuva devlet için tehdittir. Bu durum güncelliğini hiç kaybetmemektedir. Kaypakkaya proleter devrimcilik için bir turnusoldur, proleter devrimciliğine yönelen her unsur Kaypakkaya devrimciliğiyle bir biçimde buluşur.
Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da proleter devrimciler Kaypakkaya’nın gerisine düşmeyen ve hatta onu aşacak bir siyasal hat kurmakla yükümlüdürler. Bu bugünün de yarının da değişmeyen görevidir.
Dünyanın emperyalist burjuvazi tarafından daha baskıcı devletler halinde örgütlendiği ve bunun kurumsallaştığı günümüzde, Kaypakkaya’yı anmak ve rehber edinmek yeni bir devrimci yol açarak, emekçi kitleler ile birleşmeyi gerektirir. Kaypakkaya devrimciliği nesnel gerçekliğe, “imkansızlıklara” teslim olmak değil, emekçi halkla birleşerek yeni isyan ateşleri yakmaktır.
Son olarak da şunu ifade edelim. Kaypakkaya sadece egemenler için değil, reformizm ve revizyonizm için de tehdittir. Bugün genel olarak sol içinde güçlü bir eğilim olan reformizm tarafından, Kaypakkaya devrimciliği görünmez kılınmaktadır. Tabi bunun da somut bir nedeni var. Kaypakkaya burjuva ideolojilere karşı iki yanı da keskin bir bıçak gibidir. Kaypakkaya ismi burjuva cumhuriyet söylemini de her türlü burjuva uzlaşmacılığını da keser atar. Elinizde Kaypakkaya taşırken burjuva devletle, burjuva ideolojilerle uzlaşamazsınız.
Kürt siyasal hareketinin bugün içine girdiği yeni ideolojik ve siyasal yönelimi bir kriz olarak değerlendirmek mümkün mü? Böyleyse eğer nedenleri nelerdir ve çıkış öneriniz nedir?
Kerem Yıldırım: Bu soruyu Kürt Hareketi tekilliğinde konuşmak çok eksik olur. Çünkü, emperyalist kapitalizmin ezilenleri tamamen silahsızlandırdığı, yenilginin ezilenler cephesinde daha da derinleştiği bir evrensellik içinden geçiyoruz. Hamas’ın ve Lübhan Hizbullahı’nın fiziksel olarak ezilmesi, Hindistan’da HKP(Maoist) içinde boy veren Sonu’nun ihanet çizgisi… Bütün bu gelişmeleri Kürt hareketi içinde de yer yer boy veren uzlaşmacı ve teslimiyetçi eğilimlerle birlikte değerlendirmek gerekiyor.
Bugün dünya, emekçilere ve ezilen uluslara ilham verecek bağımsız bir komünist hareketten yoksundur. Bu yoksunluk, burjuva karakterli ve reformist ulusal hareketlerin siyaseten sağa kaydığı bir zemin oluşmasına neden oluyor.
Bu meselede komünist hareket Türkiye işçisi ile Kürt ulusunun özgürleşmesi arasındaki bağı, Kürt ulusu ile Lazkiye’deki Arap Alevi halkın kaderinin ortak olduğu gerçeğini ve gerçek enternasyonalizmin bu olduğunu yorulmadan anlatmalıdır. Kürt ulusuna ne Türk burjuva cellatlarla ne de Yankee emperyalistleri ile uzlaşarak bir özgürlük yoktur.
Ayrıca Kaypakkaya’nın ve Kaypakkaya hareketinin bu meseleye ilişkin özel bir sorumluluğu vardır. Çünkü Kaypakkaya devrimciliği ulusal sorunda tam hak eşitliğinden geri adım atmaz. Çizgiyi tam da buradan çeker. Bu nedenle yarım asrı aşkın tarihi içinde çeşitli milliyetlerden birçok insan Kaypakkayacı saflarda, komünist mücadeleye katılmıştır. Bugün de doğru bir yöntemle ele alınırsa eğer, Kürt işçileri ve yoksullarının Kaypakkaya devrimciliğiyle kitlesel olarak buluşması hayal değildir. Kürt halk kitleleriyle devrimci bir temelde birleşmeye en çok Kaypakkaya devrimciliği yeteneklidir.
Bildiğiniz üzere Kaypakkaya’nın en önemli tespitlerinden biri milli meseledeki görüşleridir. Kaypakkaya’nın ulusal meseledeki tezlerinin şimdi daha önem kazandığını söyleyebilir miyiz?
Kerem Yıldırım: Biraz önceki soruda da yanıtladığım gibi, Kaypakkaya’nın proleter devrimci çizgisi tam hak eşitliği ilkesiyle, her zaman ulusal soruna ilişkin, Kürt hareketinden daha tutarlı ve uzlaşmaz bir siyaset izledi.
Kaypakkaya hareketi içinde bulunduğu genel siyasetsizlik bunalımından çıkabilirse eğer, Kürt halk kitleleriyle en kolay buluşabilecek devrimci hattı temsil etme yeteneğine sahiptir. Türkiye sosyalist/komünist hareketinin diğer bileşenleri ile kıyaslandığından Kaypakkaya hareketinin bu konuda açık ara ideolojik-politik bir avantajı vardır. Tabi bu potansiyeli kinetik bir enerjiye çevirip çevirmemek devrimci öznenin yeteneğine, istek ve iradesine kalmıştır.
Emperyalist paylaşım savaşı tehlikesinin dünya siyasal gündemini meşgul ettiği bugünkü koşullarda, Türkiye-Kuzey Kürdistan komünist ve devrimcilerinin sorumluluklarını nasıl tanımlıyorsunuz?
Kerem Yıldırım: Belki bu söylediğimi son zamanlarda çok tekrarlıyoruz ama dünya çapında gericiliğin müthiş güçlendiği bir dönemden geçiyoruz. Ezenler ile ezilenler arasındaki güç ilişkilerinin daha da eşitsizleştiği, ezenlerin teknolojiyle daha da güçlü silahlara sahip olduğu ezilenlerin ise tamamen silahsızlandırıldığı bir dönem. Bu bir gerçekliktir. Ancak devrimcilik gerçeği tespit etmek değildir; bir yandan gerçeği tespit ederken aynı zamanda o gerçekliği de değiştirecek çelişkilere de müdahale olanakları geliştirmektir.
Yalnızca gerçeği tespit etmek, çelişmelere karşı kayıtsız kalmak, müdahale olanaklarını zorlamamak, devrimciliğin dolaysız ideolojik tasfiyesi anlamına gelir. Marx’a bir söyleşide “sefalet nedir?” diye soruyorlar, Marx da “teslim olmaktır.” diye yanıt veriyor.
Önümüzdeki soru çok açıktır. Yaşadığımız gerçekliğe teslim mi olacağız, yoksa yaşadığımız gerçekliğe devrimci müdahalenin olanaklarını mı bulacağız?
Dediğimiz gibi teslim olmak, devrimciliğin yalnızca fiziksel olarak değil, ideolojik olarak da ölümüdür. Gerçeğe karşı isyan olanakları aramak, kitlelerin egemenlerle yaşadıkları bütün gerilimlere komünist bilinç taşıma iradesi göstermek devrimciliğin yeniden inşasıdır.
Bu arada İran savaşı, bir kez daha gösterdi ki emperyalist burjuvazi muktedir değildir, Amerikan emperyalizmi yenilmez değildir. Yaşam Mao Zedong yoldaşı yeniden haklı çıkardı, bütün gericiler, bütün emperyalistler kâğıttan kaplandır, halkların direnci nükleer silahtan güçlüdür.
Gerçek çelişkilerle doludur. Mesele bu çelişkilere doğru ve devrimci bir yöntemle müdahale etmektir. Kriz coğrafyalarında egemenlere karşı büyüyen öfkeye kızıl bir renk vermek belirleyicidir.
Sadece bölgemizde değil, bugün dünyanın her yerine emperyalist savaş yayılıyor, Kenya’dan Endonezya’ya kadar çok geniş bir coğrafyada emekçi insanlık isyan ediyor. Ancak bütün krizler içinde emekçi halka seçenek olacak kızıl siyaset gelişemiyor. Filistin’den Kürdistan’a, Kürdistan’dan Ukrayna’ya hepsinde aynı problemle karşı karşıyayız. Emekçi halka umut olacak bir komünist seçenek belirmiyor. Türkiye’de de durum farklı değil, emekçilerin en çok yoksullaştığı dönemde komünist siyaset iddiası taşıyanlar, kendilerine bağımsız bir yol açamıyor. Gittikçe daha da kurumsallaşan Türk-İslamcı faşist diktatörlüğe karşı direniş dinamiği yaratamıyor.
Siyaset üretemeyen komünist hareket esas olarak hiçleşiyor, burjuva muhalif klikler ve demokratik siyaset arasında salınıyor, devrimci olan reformistleşiyor, düzen içi bir yola sapıyor. Bu durum yalnızca “iç” siyasasette değil, dış siyasette de kendini ele veriyor. Örneğin ABD emperyalizmine karşı Çin’in “yükselişini” çare olan anlayış sosyalist sol siyasette boy veriyor. Çok şaşırtıcı gelebilir ancak dün Mao’nun Kızıl Çin’ini sosyalist bulmayan revizyonist siyasetler, bugünkü sözde sosyalist özde ise devlet kapitalisti olan Çin ile çok içli dışlılar.
Güncel açıdan her türden sınıf uzlaşmacılığı, proleter devrimci siyasete “içeriden” darbeler indiriyor. CHP’cilik, Kürt hareketiyle ilişkiler ve Çin sevdası… Bütün bu yaklaşımlar devrimciliğin yeniden ve yeniden tasfiyesine neden oluyor. Bütün bu nedenlerden ötürü, Türkiye ve Kuzey Kürdistan komünist devrimcilerinin görevi bağımsız proleter hatta ısrar etmektir. Aksi her durum devrimciliğin ölümüdür.







