Connect with us

Analiz

Sinan Köksal yazdı | Burjuva Diktatörlüğünün Çıplaklaşan Evresi Yeni Faşizm

Bugünün faşizanlaşması, parlamentoları hemen kapatmak, tüm partileri yasaklamak ve klasik sermaye terörünü birebir kurmak zorunda değildir. Demokrasi dışarıdan gelen bir darbeyle değil, içeriden de yıkılabilir. Yani seçimler, parlamento, anayasa mahkemeleri, medya kurumları biçimsel olarak dururken, siyasal alan içeriden boşaltılabilir, halk iradesi lider kültüne indirgenebilir, hukuk yürütmenin sopasına çevrilebilir, muhalefet kriminalize edilebilir, göçmenler, Müslümanlar, ezilen uluslar, kadınlar ya da LGBTİ+’lar “iç düşman” olarak kodlanabilir.

yazı

Yazar: Sinan Köksal

“Her devlet bir sınıf diktatörlüğüdür” önermesi, Marksizm açısından bir ajitasyon cümlesi değil, siyasal analizin başlangıç noktasıdır. Lenin’in ifadesiyle devlet, sınıf karşıtlıklarının uzlaşmazlığının ürünüdür; yani toplumun üzerinde asılı duran tarafsız bir hakem değil, sınıf egemenliğinin örgütlenmiş biçimidir. Marx ve Engels’in “modern devletin yürütmesi” için kullandıkları formül de aynı hakikati gösterir. Devlet, burjuvazinin ortak işlerini yürüten bir komitedir. 1

Buradan bakıldığında kapitalizm, en demokratik biçiminde bile bir burjuva diktatörlüğüdür. Sandık, parlamento, anayasa, mahkeme, basın özgürlüğü, “hukuk devleti” gibi kurumlar; üretim araçlarının özel mülkiyetine dokunmadığı, işçi sınıfının iktidarını kurmadığı sürece burjuva sınıf egemenliğinin sınırları içinde işler. Fakat bu doğru önermeden “o halde bütün burjuva diktatörlükleri faşizmdir” sonucunu çıkarmak, Marksist bir keskinlik değil, tarihsel körlüktür. Kapitalizmin sınıf diktatörlüğü olduğunu söylemek başka şeydir; kapitalist gelişmenin her uğrağını aynı düzeyde faşizm olarak kodlamak başka şeydir. Tarih hiçbir koşulda lineer şekilde işlemez. Çelişkilerin süreç içerisindeki gelişimi, insanlık tarihindeki iniş çıkışları, devletlerin ve tabii ki iktidarların niteliklerini belirler. Yazımızın üzerinde yükseleceği sac ayaklarından biri budur, tarih doğrusal değildir!

Faşizm, burjuva diktatörlüğünün herhangi bir adı değildir. Klasik faşizm, sermaye egemenliğinin belirli kriz koşullarında aldığı özel, yoğunlaşmış, terörist ve tasfiyeci biçimdir. Georgi Dimitrov’un 1935’te Komünist Enternasyonal’in 7. Kongresi’nde sunduğu raporda yaptığı tanım hâlâ klasik faşizmin başlangıç noktasıdır. Faşizm, “finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür.” Dimitrov aynı konuşmada faşizmin yalnızca bir hükümet değişimi olmadığını, burjuva demokrasisinden açık terörist diktatörlüğe geçiş anlamına geldiğini vurgular. 2 Bu tanım, günümüzdeki yeni faşizmi kavramak için temel dayanak noktalarımızdan birini oluşturmaktadır.

Birincisi, hatta en önemli olanı faşizm sınıflar üstü değildir. Dimitrov’a göre faşizm “halkın öfkesi”, “küçük burjuvazinin devleti ele geçirmesi” ya da “lider manyaklığı” değildir; finans kapitalin iktidar biçimidir. İkincisi, faşizm burjuva diktatörlüğünün özel bir biçimidir. Yani her burjuva diktatörlüğü faşizm değildir ama faşizm, burjuva diktatörlüğünün kriz koşullarında aldığı açık terörist biçimdir. Yazımızın üzerinde yükseleceği ikinci sac ayağı ise bu iki başlıktır. Tekrar edelim, faşizm sınıfsaldır ve burjuva diktatörlüğünün özel bir formudur.

Clara Zetkin de daha 1923’te faşizmi “dünya burjuvazisinin proletaryaya karşı genel saldırısının yoğunlaşmış ifadesi” olarak kavramıştı. Bu, faşizmi salt küçük burjuva histerisi, lider cinneti, millî ruh hastalığı ya da seçmen psikolojisiyle açıklayan yaklaşımlara karşı temel uyarıdır. Faşizm, sınıfsal bir karşı saldırıdır; ama her karşı saldırı faşizm değildir. 3

Peki günümüzdeki yeni faşizm tanımlamalarını nasıl ele alacağız? Bu tanımlamaya neden ihtiyaç duyuyoruz? Bir toplumsal düzenin niteliğini anlamak için basit bir reçete gerekmez mi? Tüm bu sorulara yanıt üretmek için uzun bir tartışma sürecini tüketmek gerekiyor. Bu bir başlangıç olsun ama en başa şunu yazalım; biz bir toplumsal süreci tanımlarken, burjuva iktidarı paramparça edecek devrimci yöntemi, mücadele biçimlerini yaratma iradesiyle hareket etmeliyiz. İktidarların niteliği, o iktidarı alaşağı edecek mücadele yöntemini de belirler bu nedenle kapitalist sömürü düzeninin süreç içindeki değişimlerini tahlil etmek devrimci bir sorumluluktur, boş, küçük burjuva entelektüel davranışı değildir. Gelelim reçete meselesine; örneğin üretim ve bölüşüm ilişkilerine ve üretim araçlarındaki mülkiyet ilişkilerine bakarak bir toplumsal düzenin niteliğini kavrayabiliriz. Ancak mesela kapitalizm içi süreçlerde, örneğin yeni faşizm tartışmalarında böyle bir reçete işletmek mümkün müdür? Yani basitçe belirli parametrelere bakarak bir toplumsal düzenin niteliğini belirleyebilir miyiz? Hatta en temelde bu yazının bütününe bakarak faşizm nerede başlar sorusunun cevabına nasıl ulaşabiliriz şimdi buraya bakalım.

Faşizm Nerede Başlar?

Sol / Sosyalist siyasetler burjuva iktidarlar tarafından neredeyse bütün süreçlerde “terörist” olarak görüldüğü için sistematik bir devlet terörüne maruz kaldılar. Bu nedenle tüm burjuva diktatörlüklerin Dimitrov’un önermesindeki son kısım referansıyla “faşizm” olarak kodlanması anlaşılabilir bir durumdur ancak yukarıda ifade ettiğimiz gibi faşizm, sınıf kavramından azade bir terör faaliyeti değildir. Bu nedenle “sürekli faşizm” tezi, özellikle Türkiye gibi kuruluşundan beri işçi sınıfına, komünistlere, Kürtlere, Alevilere, gayrimüslimlere ve kadınlara karşı sistematik baskı mekanizmaları işletmiş bir ülkede ilk bakışta cazip görünse de, siyasal olarak açıklayıcı değildir. Türkiye Cumhuriyeti başından beri burjuva diktatörlüğüdür fakat 1925 Takrir-i Sükûn düzeniyle 1961 Anayasası sonrası işçi hareketinin görece genişlediği dönem, 12 Eylül askeri faşizmiyle 1990’ların özel savaş rejimi, 2002-2013 AKP liberal-İslamcı restorasyonu ile 15 Temmuz 2016 sonrası başkanlıkçı-OHAL rejimi aynı siyasal biçim değildir. Aynı sınıf iktidarının farklı biçimleri vardır. Tarih çizgisel işlemez, sınıf egemenliği de tek bir kalıba dökülmez. Diyalektik materyalist yöntemden sapılır ve duyguların belirleyici olduğu siyasal analizler yaparsak tarihi yekpare ve doğrusal olarak kavrarız.

Kapitalist gelişme, hiçbir ülkede düz bir hat üzerinde ilerlemedi. Kimi zaman burjuvazi toplumsal rıza üretmek için parlamenter biçimlere, sosyal devlet kırıntılarına, sendikal uzlaşma mekanizmalarına ve “hukuk devleti” söylemine ihtiyaç duydu. Kimi zaman ise aynı burjuvazi, kriz derinleştiğinde bu biçimleri yük saydı; parlamentoyu boşalttı, yargıyı yürütmenin eklentisine çevirdi, sendikaları ezdi, göçmen emekçileri günah keçisi yaptı, kadını eve kapatmaya çalıştı, ezen ulusu militarist bir disiplin aygıtı olarak yeniden kurdu. Lenin’in emperyalizm için söylediği “siyasal gericilik her alanda” tespiti, bugünkü kapitalist dünyanın siyasal atmosferini anlamak için hâlâ belirleyicidir. 4

Klasik faşizm, kapitalizmin olağan işleyişinde bir “istisna rejimi” olarak ortaya çıktı. İtalya ve Almanya’da işçi sınıfı hareketinin, komünist partilerin, sendikal örgütlenmenin, devrim korkusunun ve kapitalist buhranın kesiştiği bir tarihsel momentte, burjuvazi parlamenter biçimi terk ederek açık teröre yöneldi. Fakat bugünkü yeni faşizm, klasik faşizmin basit bir tekrarı değildir. Enzo Traverso’nun “post-faşizm” kavramını tercih ederken söylediği gibi, bugünün olgusu hem eski faşizmle süreklilik taşır hem de tarihsel olarak dönüşmüştür; faşizm kavramı bu gerçekliği kavramak için hem “yetersiz” hem de “vazgeçilmez” hâle gelmiştir.  5

Traverso’ya göre post-faşizm, özellikle Avrupa’daki aşırı sağ hareketlerin geçirdiği mutasyonu anlatır. Bu hareketlerin önemli bir bölümü tarihsel olarak faşist gelenekten, yani “faşist matris”ten gelir fakat artık kendilerini eski faşist sembollerle, doğrudan Hitler-Mussolini nostaljisiyle, açık paramiliter örgütlenmeyle ya da klasik tek parti diktatörlüğü özlemiyle ifade etmezler. Tersine, çoğu “demokrasi”, “cumhuriyet”, “laiklik”, “Batı değerleri”, “ulusal egemenlik” ve “halk iradesi” gibi kavramlara yaslanarak konuşur. Traverso, Fransa’daki Front National/Rassemblement National örneğinde bu dönüşümü özellikle vurgular. Parti, faşist bir çekirdekten gelir; fakat geniş toplumsal meşruiyet kazanabilmek için söylemini dönüştürür, klasik neo-faşist sekter formdan çıkar ve kendisini “sisteme karşı halkın sesi” olarak sunar. 6

Bu noktada Traverso’nun “neo-faşizm” ile “post-faşizm” ayrımı önemlidir. Neo-faşizm, klasik faşizmle ideolojik sürekliliği daha açık olan, eski sembolleri, eski düşmanlıkları, eski örgütlenme biçimlerini daha doğrudan sahiplenen harekettir. Post-faşizm ise daha kaygan, daha geçişli, daha melez bir formdur. Eski faşist gelenekten gelebilir ama onu olduğu gibi tekrar etmez; seçimlere girer, parlamentoda yer alır, liberal-demokratik kurumların dilini kullanır, kimi zaman “özgürlük” ve “haklar” söylemini bile kendisine mal eder. Traverso bu yüzden post-faşizmi “geçişsel” bir kategori olarak tarif eder. Post faşizm, henüz tamamlanmış, sabitlenmiş, nihai biçimini almış bir rejim değil; kriz derinleşirse açık faşist biçimlere sıçrayabilecek, başka koşullarda ise geleneksel sağ içinde eriyebilecek bir mutasyon sürecidir. 7

Bu kavramın en güçlü tarafı, faşizmi yalnızca geçmişe ait kapalı bir rejim tipi olarak görmemesidir. Traverso, faşizmin 21. yüzyılda Mussolini, Hitler ya da Franco’nun yüzüyle geri dönmeyeceğini söyler. Bugünün faşizanlaşması, parlamentoları hemen kapatmak, tüm partileri yasaklamak ve klasik sermaye terörünü birebir kurmak zorunda değildir. Demokrasi dışarıdan gelen bir darbeyle değil, içeriden de yıkılabilir. Yani seçimler, parlamento, anayasa mahkemeleri, medya kurumları biçimsel olarak dururken, siyasal alan içeriden boşaltılabilir, halk iradesi lider kültüne indirgenebilir, hukuk yürütmenin sopasına çevrilebilir, muhalefet kriminalize edilebilir, göçmenler, Müslümanlar, ezilen uluslar, kadınlar ya da LGBTİ+’lar “iç düşman” olarak kodlanabilir.

Post-faşizmin klasik faşizmden en önemli farklarından biri ise şiddetin biçimidir. Klasik faşizm, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı askerileşmiş toplum koşullarında doğmuştu. Savaş artığı milisler, sokak çeteleri, paramiliter örgütler, işçi örgütlerine doğrudan saldırılar ve iç savaş atmosferi faşizmin yükselişinde merkeziydi. Post-faşizmde ise şiddet her zaman aynı biçimde görünmez. Elbette paramiliter yapılar, sokak çeteleri, ırkçı saldırılar hâlâ vardır; fakat bugünün faşizan şiddeti çoğu zaman devletin olağan aygıtlarına, sınır rejimlerine, polis hukukuna, dijital gözetim mekanizmalarına, medya linçlerine ve idari cezalandırma biçimlerine gömülür. Şiddet “olağanüstü” görünmez; olağan yönetim tekniği hâline gelir.

Bu nedenle post-faşizmin şiddeti, kimi zaman klasik faşizmden daha sinsi işler. Klasik faşizm işçi sendikasını basar, komünist partiyi kapatır, grevciyi sokakta döver. Yeni/post-faşist biçim ise grevi “millî güvenlik” gerekçesiyle yasaklar, sendikayı mahkemede boğar, işçiyi taşeronlaştırarak örgütsüz bırakır, sosyal medya paylaşımlarını suç dosyasına çevirir, protestoyu polis ablukasıyla imkânsızlaştırır. Böylece faşizan baskı, yalnızca copla değil; mevzuatla, mahkeme kararıyla, algoritmayla, ihale sistemiyle, kamu kaynaklarının dağıtımıyla, medya tekeliyle ve borçlandırılmış gündelik hayatla kurulur.

Traverso’nun ikinci önemli ayrımı anti-komünizm meselesidir. Klasik faşizm, doğrudan doğruya Bolşevizm korkusunun, işçi devrimi tehdidinin ve örgütlü komünist hareketin yükselişine karşı sermayenin karşı saldırısıydı. 1920’lerin ve 1930’ların faşizmi, yalnızca “ulusal yeniden doğuş” ideolojisiyle değil, aynı zamanda devrimci işçi sınıfını ezme misyonuyla şekillendi. Bugünün post-faşizmi ise aynı güçte bir sosyalist blokla ya da kitlesel komünist hareketle karşı karşıya değildir. Traverso bu farkı, klasik faşizmdeki gelecek miti ile bugünkü post-faşizmin geçmişe kaçışı arasındaki ayrım üzerinden açıklar: 1930’larda faşizm, Bolşevizmle birlikte kitlelerin geleceğini kazanma yarışına girmişti; bugün ise sosyalist ufkun zayıfladığı koşullarda post-faşizm, kaybolmuş bir geçmişe, “eski ulus”a, “eski aile”ye, “eski düzen”e dönüş vaadiyle boşluğu doldurur. 8

Ülkemizde ya da dünyada post / yeni faşizm tanımlaması ya da farkından ziyade kapitalizmin yeni evresinin niteliğini belirlemek için “yeni faşizm” nitelemesini genel bir çerçeve kurması açısından tercih edebiliriz. Yeni faşizmin ayırt edici yanı, artık yalnızca kara gömlekli milislerin, tek partili rejimlerin, açıkça kapatılmış parlamentoların varlığıyla ölçülememesidir. Parlamento mevcudiyetini koruyabilir, seçim yapılabilir, muhalefet partileri tabelalarını koruyabilir, mahkemeler çalışıyormuş gibi görünebilir. Fakat bunlar, faşizmin fiilen işletilmediğini kanıtlamaz. Tarihsel örnekler de bunu doğrular niteliktedir. Almanya’da Hitler faşizminin hukuki temelini atan Yetki Yasası, 23 Mart 1933’te Reichstag’dan geçti; yasa, Hitler’e parlamento ve cumhurbaşkanını baypas ederek kanun yapma yetkisi verdi. İtalya’da Acerbo Yasası, en çok oyu alan partiye parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlayarak faşistlerin parlamentoyu içeriden ele geçirmesine hizmet etti.

Demek ki mesele kurumların biçimsel varlığı değil, sınıf iktidarının hangi yoğunlukta, hangi araçlarla ve hangi tasfiye süreçleriyle işlediğidir. Yeni faşizm, burjuva demokrasisinin bütün kurumlarını bir anda kapatmak zorunda değildir; onları içini boşaltarak, muhalefeti yargı sopasıyla hizaya getirerek, medya alanını sermaye-devlet ortaklığıyla tekleştirerek, seçimleri eşitsiz koşullarda tutarak ve kitleleri lider kültünün etrafında yeniden örgütleyerek de işleyebilir.

Bugünün dünyasında yeni faşizmin yükselişi, neoliberalizmin başarısızlığından bağımsız değildir. 1970’lerden sonra kapitalizmin kârlılık krizine verilen yanıt, kamusal olanın tasfiyesi, özelleştirme, güvencesizlik, taşeronlaştırma, finansallaşma ve “sosyal devletin” daha doğrusu burjuva demokrasisinin iflasına vesile oldu. Sermaye, işçi sınıfının örgütlü mevzilerini dağıttı; fakat bu zafer, toplumsal rıza üreten bir istikrar yaratmadı. Tersine, yoksullaşma, güvencesizlik, borçluluk, ekolojik kriz, göç, savaş ve gelecek kaybı birikti. Bu koşullarda burjuvazi, kendi yarattığı enkazın öfkesini yine işçi sınıfına, kadınlara, göçmenlere, LGBTİ+’lara ve ezilen uluslara yöneltmek için yeni faşizmi bir yönetim tekniği haline getirdi.

Ugo Palheta’nın Fransa üzerine geliştirdiği analiz bu açıdan önemlidir. Faşist tehlike, neoliberal, otoriter ve ırkçı radikalleşmenin birleşiminde kök salmaktadır. Yani faşizm, neoliberalizmin karşıtı değil; onun kriz dönemindeki sertleşmiş, ırkçılaşmış, polisleşmiş biçimidir. Michael Löwy de bugünkü yeni-faşist rejimlerin klasik faşizmden farklı olarak neoliberalizme bağlı kaldıklarını, korporatist “millî ekonomi” vaatlerinin yerini özelleştirme, sermaye özgürlüğü ve ekolojik yıkımın aldığını vurgular. 9

Bu yüzden Trump, Modi, Bolsonaro, Meloni, Orbán ya da Erdoğan yalnızca “kötü liderler” değildir. Bunlar, sermaye düzeninin kriz yönetimi biçimleridir. Trump’ın milyarderlerle ve mega-zenginlerle doldurulan yönetimi, “halkçı” söylemin arkasında sermayenin doğrudan devletleşmesinin ABD örneğidir. Associated Press, Trump’ın ikinci yönetiminde milyarderlerin ve mega-zenginlerin hazine, ticaret, içişleri, eğitim ve başka kilit alanlara yerleştirildiğini 10 yazarken aslında başka bir yere daha odaklanmamızı sağladı. 

Modi Hindistan’ında Hindu milliyetçiliği, Müslümanları yurttaşlık rejiminin dışına iten uygulamalarla birleşti; İnsan Hakları İzleme Örgütü, Vatandaşlık Değişiklik Yasası’nın Müslümanları dışlayan ayrımcı niteliğine dikkat çekti. 11

Meloni İtalya’sında “aile”, “ulus” ve “Hristiyan değerler” adına LGBTİ+ haklarına ve kadınların kazanımlarına saldırı, yeni faşizmin patriyarkal cephesini gösterdi. 12

Yeni Faşizmin Reçetesi ve Faşizme Karşı Mücadele

Tamam, peki tüm bunlar olduğunda burjuva diktatörlüğü faşizme dönüşmüş olur mu? Bir reçete ihtiyacından bahsetmiştik şimdi o reçeteyi netleştirme zamanı geldi;

1) Yeni faşizm neoliberal kapitalizm sonrası burjuva diktatörlüğünün normalidir. Klasik faşizm, kapitalizm içi anormal bir sürece hizmet etmiştir. Yukarıda da saydığımız gibi; devrim tehlikesi, savaş sonrası otoriterleşme vb. nedenlerden ötürü taktiksel bir tercihin ürünüydü ancak yeni faşizm bugünkü sermaye diktatörlüğünün normalidir.

2) Burjuva demokrasisi, iktidardaki ittifak halindeki burjuva kliklerinin arasında oluşan çelişkiye işçi sınıfı müdahalesiyle oluşan bir süreçtir. Sınıf siyasetinin yükseldiği dönemlerde “sosyal devlet” işler, sosyal demokrasi burjuvazinin yönetme biçimi olur. Burjuvazinin ittifak yapmaya ihtiyaç duymaması da bir tasfiye sürecinin sonucunda iktidarın daha homojen hale gelmesiyle mümkün olur. Yani iktidarda iki ya da daha fazla burjuva klik yerine diğerlerini tasfiye eden daha homojen bir burjuva kliği oturması durumunda iktidar içi çelişkiler azalır, burjuva iktidar kendisine müdahale edilecek tüm kanalları kapatır. Pazardaki daralmadan ötürü de işçi sınıfı üzerinde kurduğu diktatörlük de daha ağırlaşır. Bu durum bir alttaki maddeyi kendiliğinden doğurur. Bu sadeleşmenin yegâne sebebi ise pazarın daralması sonucunda oluşan hegemonik mücadeledir.

3) Neoliberal dönem dahil olmak üzere burjuva diktatörlükleri, burjuvazinin doğrudan yönetme erkinde bulunmadığı, “ellerini kirletmediği” ve dolayısıyla “temsilciler” üzerinden ilerleyen bir süreçtir ancak yeni faşizmde burjuvazi doğrudan yönetme erkinde yer almaktadır. Aşağıda bunun örnekleri sıralanmıştır.

Türkiye kapitalizmi bu dünya tablosunun dışında değildir. Hatta Türkiye, burjuva diktatörlüğünün farklı biçimlerinin iç içe geçtiği en öğretici örneklerden biridir. Cumhuriyetin kuruluşu, feodal-sultanlık biçimlerinin kısmi tasfiyesiyle ilerleyen bir burjuva devrimiydi ancak işçi sınıfını bağımsız özne olarak tanımayan, Kürt ulusunu inkâr eden, gayrimüslim halkları tasfiye eden, komünizmi devlet düşmanı ilan eden bir burjuva devrimi… Mesele, burjuva cumhuriyetin sınıfsal sınırlarının, kapitalizmin güncel krizinde daha çıplak bir faşizan biçime bürünmesidir.

Bu nedenle 1923’ten bugüne kadar olan sürece “kesintisiz faşizm” demek yanlıştır; ama 1923’ten bugüne kesintisiz bir burjuva sınıf diktatörlüğü olduğunu söylemek doğrudur. 1927-1946 tek parti dönemi, işçi sınıfına ve Kürtlere karşı faşist bir burjuva devlet biçimidir. 1960-1971 arası, aynı devlet içinde görece genişleyen sendikal ve siyasal alanların oluştuğu, fakat bunların 12 Mart’la budandığı bir dönemdir. 12 Eylül, açık askeri faşist diktatörlüktür. 1990’lar, Kürt halkına karşı özel savaş rejimidir. AKP’nin ilk dönemi, neoliberal-İslamcı bir restorasyon ve liberal sermaye ittifakı dönemidir. 2016 sonrası ise devletin yürütme etrafında tekleştirildiği, burjuva fraksiyonların tasfiye edildiği, Türk-İslamcı rejimin açık biçimde kurumsallaştığı yeni bir eşiktir.

2017 referandumuyla başbakanlığın kaldırılması ve yürütme yetkisinin cumhurbaşkanlığında yoğunlaşması, bu sürecin anayasal ifadesidir. 15 Temmuz sonrasında OHAL kararnameleriyle yaklaşık 130 bin kamu emekçisinin ihraç edilmesi, yalnızca Fethullahçıların tasfiyesi değildi; devlet aygıtının bütün muhalif, yarı-özerk, pazarlık edebilen unsurlarının yürütme merkezli yeni rejime göre yeniden dizilmesiydi. 13

Burada yeni faşizmin önemli bir özelliği öne çıkar. Burjuvazi içi çelişkilerin azaltılması ve sermaye iktidarının tekleşmesi. Türkiye’de Kemalist bürokratik burjuvazi, toprak ağaları, Anadolu sermayesi, liberal İslamcılar, Fethullahçılar, Türk-İslamcı çekirdek, büyük holdingler, inşaat-sermaye blokları ve güvenlik bürokrasisi uzun süre farklı ittifak ve çatışmalar içinde var oldular. Ancak AKP-MHP rejimi, özellikle 2016 sonrasında bu çoklu yapıyı tasfiyeci biçimde yeniden kurdu. Fethullahçılar devlet ve sermaye alanından büyük ölçüde temizlendi, Kemalizm ideolojik olarak iktidardaki yerini korusa da Kemalist bürokrasinin bağımsız hareket kapasitesi azaltıldı, Kürt siyasal alanı kayyumlarla ezildi, medya sermayesi iktidar blokuna bağlandı, yargı, yürütmenin cezalandırma aygıtına dönüştürüldü.

Faşizmi yalnızca “sermaye içindeki en gerici fraksiyonun iktidarı” olarak anlamak bugün eksik kalır. Yeni faşizmde mesele, sermayenin bir fraksiyonunun diğerlerine üstün gelmesinden ibaret değildir. Sermaye sınıfının bütününün daha homojen, daha doğrudan, daha az aracıyla devletleşmesidir. Eskiden burjuvazi devleti çoğu zaman kendisini temsil eden siyasetçiler, bürokratlar, teknokratlar aracılığıyla yönetirdi. Bugün ise devletin kilit noktalarına doğrudan sektör temsilcileri, patronlar, sermaye ağlarının organik unsurları yerleşmektedir. Bu durum tek başına faşizmi kanıtlamaz ama yeni faşizmin turnusol kâğıtlarından biridir.

Türkiye’de bunun simgesel örnekleri çok açıktır. 2018-2024 arasında Sağlık Bakanı olan Fahrettin Koca’nın, TESA Vakfı ve Medipol Üniversitesi üzerinden özel sağlık-eğitim sermayesiyle bağı resmî biyografilerde dahi yer aldı; Medipol Üniversitesi de TESA’nın kurucusunun Koca olduğunu belirtir. 14

2018-2021 arasında Millî Eğitim Bakanlığı yapan Ziya Selçuk’un Maya Okulları kurucusu olduğu MEB’e bağlı yerel sayfalarda ve biyografik kaynaklarda açıkça geçer. 2018’den beri Kültür ve Turizm Bakanı olan Mehmet Nuri Ersoy’un, bakan olmadan önce kurduğu şirketlerdeki görevlerini devrettiği ve otelcilik/turizm sermayesi geçmişi ise bakanlık biyografisinde yer alır.  15

Burada sorun bireysel ahlak ya da çıkar çatışması tartışması değildir. Sorun, kamusal alanın doğrudan sermaye alanı tarafından yönetilmesidir. Sağlığın başına sağlık patronu, eğitimin başına özel okulcu, turizmin başına otelci geçtiğinde devletin “kamusal yarar” iddiası çöker; burjuvazi artık yalnızca iktidarın niteliğini belirlemez, bizzat devlet olur. Yeni faşizm bu doğrudanlıkta görünür. Sermaye, aracılarından sıkılır; sınıf çıkarını “milletin çıkarı” diye doğrudan yönetmeye başlar.

Türkiye’de bu doğrudan burjuva iktidarı, Türk-İslam ideolojisiyle kitlelere tercüme edilmektedir. “Yerli ve millî” söylemi, sermayenin sınıfsal niteliğini gizler. Patronun kârı “millî kalkınma”, grev yasağı “millî güvenlik”, Kürt ulusunun iradesinin gaspı “terörle mücadele”, kadınların haklarına saldırı “aileyi koruma”, göçmen emeğinin sömürüsü “ensar-muhacir kardeşliği” ya da tersinden “sınır güvenliği” olarak sunulur. Böylece sermaye iktidarı hem dinsel hem milliyetçi hem güvenlikçi bir kabukla tahkim edilir.

Bu noktada yeni faşizmi “demokratik gerileme” kavramına sıkıştırmak da yetersizdir.

Bunlar önemli göstergelerdir; fakat komünist analiz açısından sorun yalnızca “özgürlük puanlarının” düşmesi değildir. Sorun, kapitalist devletin kriz koşullarında rıza üretme kapasitesini kaybettikçe zora, şovenizme, dinselleşmeye, patriyarkaya ve yargı-polis aygıtına daha fazla yaslanmasıdır.

Yeni faşizm, eski faşizm gibi her zaman tek parti, üniforma ve resmî milis biçiminde gelmez. Bazen platform algoritmasıdır, bazen trol ordusudur, bazen yargı kararıdır, bazen kamu ihalesidir, bazen polis ablukasıdır, bazen medya satın almasıdır, bazen de “halkın seçimi” denilerek meşrulaştırılan lider rejimidir. Bu yüzden bugünün faşizmini anlamak için yalnızca 1930’lara bakmak yetmez; finansallaşmış kapitalizme, dijital gözetim aygıtlarına, medya tekellerine, inşaat ve güvenlik sermayesine, göç rejimlerine, erkek şiddetine ve savaş ekonomisine birlikte bakmak gerekir.

Fakat bu, faşizm kavramını sınırsızca genişletmek anlamına gelmez. Tam tersine, kavramı siyasal olarak keskin tutmak gerekir. Her polis şiddeti faşizm değildir, her sağ hükümet faşist değildir, her otoriterleşme faşizm değildir ama sermaye sınıfı içi çelişkilerin tasfiyesi, işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi, ezilen ulusun iradesinin gaspı, kadınların kazanımlarına saldırı, göçmenlerin günah keçisi haline getirilmesi, yargı-medya-parlamento alanının yürütme etrafında tekleştirilmesi ve sermayenin doğrudan devletleşmesi bir araya geldiğinde, artık sıradan bir burjuva otoriterleşmesinden değil, yeni faşist bir kurumsallaşmadan söz ederiz. Komünistler sonuçlar üzerinden değil nedenler üzerinden tahlil yapmalı, sınıf perspektifini her zaman en üste yazmalıdır!

Yeni faşizme karşı gerçek mücadele, “demokrasi güçleri” gibi sınıfsız ve muğlak bloklarda değil; işçi sınıfının, kadınların, Kürt halkının, Alevilerin, göçmen işçilerin, gençliğin ve bütün ezilenlerin sermaye karşıtı birleşik mücadelesinden geçmektedir. Faşizmin yalanı “hepimiz aynı gemideyiz”dir. Proleter siyasetin yanıtı ise “Hayır, aynı gemide değiliz; işçiler ambar katında boğulurken, patronlar kaptan köşkünde kâr saymaktadır” olmalıdır. Faşizmin yalanı “işinizi göçmenler alıyor”dur. Komünistlerin yanıtı ise “işinizi alan göçmen değil, göçmeni de sizi de ucuz emek haline getiren patrondur olmalıdır. Faşizmin yalanı “güçlü lider olmazsa kaos olur”dur. Proleterlerin yanıtı ise “kaosu yaratan lider eksikliği değil, kapitalizmin kendisidir” olmalıdır. Güçlü, mutlak ve homojen faşist iktidara verilecek yanıt çok daha sınıfsal, çok daha net olmalıdır. Faşistler yukarıdaki sloganlarla proleter devrimcilerin öz tabanını örgütlemektedir. Bu durumda siyaset “daha çok demokrasi” popülizmine sığdırılamaz.

Sonuç olarak yeni faşizm, kapitalizmin dışından gelen bir karanlık değil; kapitalizmin kendi içinden çıkan bugünkü karanlığıdır. Klasik faşizm kapitalizm için tarihsel bir istisnaydı; yeni faşizm ise neoliberal yıkım, emperyalist savaş, ekolojik kriz, göç rejimi, dijital gözetim ve sermayenin doğrudan devletleşmesi koşullarında kapitalist yönetimin olağanlaşan biçimine dönüşmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca faşizme karşı demokrasi değil; sermaye diktatörlüğüne karşı proletarya diktatörlüğü, burjuva devletine karşı işçi iktidarı, kapitalist çürümeye karşı komünist gelecek meselesidir.

Yeni faşizm, çürüyen kapitalizmin en çıplak yüzüdür. Onu durduracak olan, burjuvazinin daha kibar temsilcileri değil; örgütlü işçi sınıfının, ezilenlerin ve komünist siyasetin devrimci müdahalesidir.

Kaynakça

1- https://www.antikapitalist.net/kutuphane/acik-kitaplik/lenin/devletdevrim.pdf

2- https://www.marxists.org/reference/archive/dimitrov/works/1935/08_02.htm

3- https://www.marxists.org/archive/zetkin/1923/06/struggle-against-fascism.html

4- https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1916/oct/x01.htm

5- https://www.crisiscritique.org/storage/app/media/2024-07-16/enzo-traverso.pdf

6- https://www.versobooks.com/en-gb/blogs/news/3112-mutations-of-fascism-an-interview-with-enzo-traverso

7- https://www.versobooks.com/en-gb/blogs/news/3130-post-fascism-a-mutation-still-underway

8- https://www.crisiscritique.org/storage/app/media/2024-07-16/enzo-traverso.pdf

9- https://www.versobooks.com/en-gb/products/2659-why-fascism-is-on-the-rise-in-france

10- https://www.ap.org/news-highlights/spotlights/2025/trump-fills-his-government-with-billionaires-after-running-on-a-working-class-message/

11- https://www.hrw.org/news/2024/03/15/india-activates-discriminatory-citizenship-law

12- https://www.aljazeera.com/news/2023/3/18/protests-in-italy-as-government-restricts-same-sex-parent-rights

13- https://www.amnesty.org/en/latest/news/2018/10/almost-130000-purged-sector-workers-still-awaiting-justice-in-turkey-2/

14- https://sinanpasadh.saglik.gov.tr/TR-49525/saglik-bakanimiz-dr-fahrettin-koca.html

15- https://www.ktb.gov.tr/EN-113297/minister.html



Haziran 2026
PSÇPCCP
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930 

More in Analiz