Connect with us

Dünya

Avrupa Sınırlarını Sertleştirirken

Bugün sınırlarını yükselten, yeni duvarlar ören ve göçü durdurmak için daha sert önlemler alan ülkelerin önemli bir bölümü, yıllardır dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan savaşların, askeri müdahalelerin, silahlanma politikalarının ve ekonomik eşitsizliklerin şekillendirdiği uluslararası düzenin de başlıca aktörleri arasında yer alıyor.

Avrupa Birliği’nin yeni Ortak Avrupa İltica Sistemi

Zeynep Hayır/Almanya

Avrupa Birliği’nin yeni Ortak Avrupa İltica Sistemi 12 Haziran itibarıyla yürürlüğe girdi. Yeni düzenleme, iltica başvurularının Avrupa Birliği’nin dış sınırlarında hızlandırılmış biçimde değerlendirilmesini ve kabul edilme ihtimali düşük görülen kişilerin daha kısa sürede geri gönderilmesini öngörüyor.

Yeni iltica sistemi kapsamında Avrupa Birliği’ne ulaşan sığınmacılar, sınır noktalarında güvenlik, kimlik ve sağlık kontrollerinden geçirilecek. Kabul edilme ihtimali düşük görülen başvurular için hızlandırılmış prosedürler uygulanacak.Almanya da yeni iltica sistemi kapsamında, başta Berlin Brandenburg Havalimanı olmak üzere çeşitli merkezlerde uygulamayı hayata geçirmeye başladı. Avrupa Birliği yetkilileri düzenlemenin düzensiz göçü azaltacağını ve insan kaçakçılığıyla mücadeleye katkı sunacağını savunuyor. Yardım kuruluşları ve insan hakları örgütleri ise uygulamanın sığınma hakkına erişimi zorlaştırabileceği uyarısında bulunuyor. Ancak göçü yalnızca sınırlarda başlayan bir mesele olarak değerlendirmek mümkün değil.

Bugün Avrupa’ya ulaşmaya çalışan insanların önemli bir bölümü savaşların, çatışmaların, ekonomik yıkımların ve siyasal istikrarsızlıkların yaşandığı bölgelerden geliyor. Afganistan, Irak, Suriye, Libya, Yemen ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinde milyonlarca insan son yıllarda yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldı. Bir insan doğup büyüdüğü toprağı, ailesini, dilini, kültürünü ve geçmişini kolay kolay geride bırakmaz. İnsanlar çoğu zaman daha iyi bir hayat arayışından önce hayatta kalabilmek için göç eder. Çocuklarını aç yatırmamak için, savaşın ortasında yaşamamak için, baskılardan kurtulmak için ve geleceğe dair bir umut bulabilmek için yola çıkar.

Akdeniz’de batanlar çoğu zaman büyük gemilerde yolculuk eden insanlar değil; kadınlar, çocuklar ve yaşlılarla doldurulmuş, denize açılmaya bile uygun olmayan şişme botlara bindirilen insanlar. Kaçakçıların karanlığında, gecenin bir vakti kıyılardan ayrılan o botlar çoğu zaman açık denize ulaşamadan parçalanıyor, alabora oluyor ya da kayboluyor. Bazılarının adı gazetelere hiç yansımıyor, bazılarının ise kim olduğu bile öğrenilemiyor. Geride kalan aileler ise yıllarca bir haber bekliyor; bir telefonun çalmasını, bir yakınlarının yaşadığına dair bir iz bulunmasını umut ediyor.

Akdeniz’in dibinde yalnızca insanlar yatmıyor. Yarım kalmış hayatlar, yarım bırakılmış çocukluklar, kavuşulamayan aileler ve söylenemeyen vedalar da yatıyor. Bu yüzden bazı göçmenlerin mezar taşı yok. Mezarları denizin kendisi oluyor. İnsanlar ölüm riskini bilmeden o botlara binmiyor. Tam tersine, çoğu zaman ölüm ihtimalini bilerek yola çıkıyorlar. Çünkü geride bıraktıkları savaş, açlık, baskı ve umutsuzluk, önlerindeki denizden daha korkutucu hale gelmiş oluyor.

Son otuz yılda dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan savaşlar ve askeri müdahaleler yalnızca siyasi dengeleri değiştirmedi. Aynı zamanda tarihin en büyük göç hareketlerinden bazılarını yarattı. Kentler yıkıldı. Ekonomiler çöktü. Milyonlarca insan yerinden edildi. Bugün Avrupa sınırlarında görülen göç hareketlerinin önemli bir bölümü bu süreçlerin sonucudur. Bu nedenle tartışma yalnızca sınır güvenliğiyle sınırlı değildir. Çünkü bir yandan dünyanın çeşitli bölgelerinde savaşlar sürerken, silah ticareti büyürken ve büyük güçlerin nüfuz mücadeleleri devam ederken, diğer yandan bu koşullardan kaçan insanlara karşı giderek daha sert sınır rejimleri kuruluyor.

Eleştiriler tam da bu noktada yoğunlaşıyor. İnsanları göçe zorlayan nedenler yerinde dururken, göçün sonuçlarına karşı duvarlar örülmesinin sorunu çözmeyeceği ifade ediliyor. Savaşlardan, yoksulluktan ve siyasal baskılardan kaçan insanların önüne yeni engeller koymak, göçün nedenlerini ortadan kaldırmıyor. Bugün Avrupa’nın karşı karşıya olduğu soru yalnızca sınırların nasıl korunacağı değildir. Asıl soru milyonlarca insanı evlerinden ayrılmaya zorlayan koşulların nasıl ortaya çıktığıdır. Çünkü insanlar denizlerde ölümü göze alarak yolculuğa çıkmayı tercih etmez. İnsanlar ancak geride bıraktıkları hayat, önlerindeki denizden daha ağır hale geldiğinde yola çıkar. Yeni iltica sisteminin göç hareketlerini ne ölçüde etkileyeceği önümüzdeki yıllarda görülecek. Ancak şimdiden açık olan bir gerçek var. Göç yalnızca sınırlarda başlayan bir mesele değildir. Göç, savaşların yaşandığı yerde, açlığın büyüdüğü yerde, insanların gelecek umutlarının ellerinden alındığı yerde başlar. Çünkü insanlar ülkelerini terk etmiyor. İnsanlar ülkelerini terk etmek zorunda bırakılıyor. Ve belki de bu tartışmanın en temel çelişkisi burada yatıyor.

Bugün sınırlarını yükselten, yeni duvarlar ören ve göçü durdurmak için daha sert önlemler alan ülkelerin önemli bir bölümü, yıllardır dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan savaşların, askeri müdahalelerin, silahlanma politikalarının ve ekonomik eşitsizliklerin şekillendirdiği uluslararası düzenin de başlıca aktörleri arasında yer alıyor. Bu nedenle mesele yalnızca sınır güvenliği meselesi değildir. Mesele aynı zamanda sorumluluk meselesidir. Milyonlarca insanı evlerinden koparan koşulların ortaya çıkmasında pay sahibi olan güçlerin, bugün o insanların yüzüne kapattıkları sınırlara bakarken kendi tarihsel ve siyasal sorumluluklarıyla da yüzleşmeleri gerekir. Akdeniz’in sularında kaybolan her yaşam, yalnızca bir göç hikâyesinin sonu değildir. Aynı zamanda cevabı hâlâ verilmemiş bir sorudur. Eğer insanlar savaşlardan, yoksulluktan ve umutsuzluktan kaçıyorsa, onları durdurmak için kurulan duvarlardan önce, onları yollara düşüren düzenin sorgulanması gerekmez mi?



Haziran 2026
PSÇPCCP
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930 

More in Dünya