Connect with us

Emek

15-16 Haziran’ın Açık Bıraktığı Soru: Direnişten İktidara, Sınıfın Siyasal Özneleşmesi ve Neoliberal Çağda Örgüt Sorunu

15-16 Haziran’ın mirası yalnızca geçmişte yaşanmış büyük bir direniş değildir. O aynı zamanda tamamlanmamış bir sorudur. Yarım yüzyılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen soru hâlâ güncelliğini koruyor: İşçi sınıfı hangi koşullar altında yalnızca kapitalizmin ürettiği bir toplumsal kategori olmaktan çıkıp, toplumu dönüştürebilecek tarihsel bir özne haline gelebilir?

yazı

Moira’nın İpliği ve Tarihin Açık Ucu

Yunan mitolojisinde Moira, kaderi dokuyan üç tanrıçanın ortak adıdır. Klotho yaşamın ipliğini eğirir, Lachesis onun uzunluğunu belirler, Atropos ise zamanı geldiğinde onu keser. İnsan yaşamı onların elinde şekillenir; geçmiş, şimdi ve gelecek, bireyin iradesinden bağımsız bir yazgının parçalarıdır. Ancak sınıflı toplumların tarihi, mitolojik kader anlatılarının sınırlarını aşar.

Çünkü insanlık tarihi önceden yazılmış bir kaderin değil, toplumsal mücadelelerin tarihidir. Özellikle de işçi sınıfının tarihi. Proletarya, tarihte ilk kez kendi kurtuluşunu gerçekleştirdiğinde yalnızca kendisini değil, bütün toplumsal ilişkileri dönüştürme potansiyeline sahip bir sınıf olarak ortaya çıkar. Bu nedenle onun tarihi ne kahramanların ne ulusların ne de tanrıların tarihidir; üretim ilişkileri içinde şekillenen kolektif mücadelelerin tarihidir.

Marx’ın ünlü ifadesiyle insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar; ancak onu kendi seçtikleri koşullar altında değil, geçmişten devraldıkları koşullar içinde yaparlar. Bu nedenle bazı tarihsel olaylar yalnızca yaşandıkları döneme ait değildir. Kendi zamanlarını aşar, sonraki kuşaklara tamamlanmamış sorular bırakırlar. 15-16 Haziran 1970 böyle bir tarihsel andır.

Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük kitlesel hareketlerinden biri olan bu iki gün, yalnızca bir direniş değil, sınıf hareketi ile siyasal iktidar arasındaki ilişkinin bütün açıklığıyla görünür hale geldiği bir momenttir.

Bugün geriye dönüp bakıldığında asıl soru, işçilerin neden sokağa çıktığı değildir. Bunun cevabı bilinmektedir. Neden yüz binlerce işçinin üretimi ve kent yaşamını durduracak ölçüde gerçekleşen direniş kalıcı bir hal almadı ve iktidarı yıkmadı?

15-16 Haziran çoğu zaman DİSK’i hedef alan yasa değişikliğine karşı verilmiş büyük bir sendikal tepki olarak anlatılır. Bu doğrudur; ancak eksiktir. Çünkü ortada yalnızca bir sendikanın savunusu değil, yükselen işçi hareketinin savunusu vardır.

1960’ların ikinci yarısında sanayileşmenin hızlanmasıyla birlikte yeni bir işçi kuşağı ortaya çıkmıştı. Kavel’den Paşabahçe’ye, Derby’den Singer ve Demirdöküm’e uzanan mücadeleler, işçi sınıfının yalnızca ekonomik değil toplumsal bir güç olarak da kendisini fark etmeye başladığını gösteriyordu. Egemen sınıfların asıl kaygısı da buydu. Sorun yalnızca DİSK’in büyümesi değil, işçi sınıfının politikleşmesiydi.

15 Haziran sabahı fabrikalardan çıkan işçiler kısa sürede kentlerin olağan akışını değiştirdi. Üretim durdu, ulaşım aksadı, gündelik yaşamın ritmi bozuldu. Böylece kapitalizmin çoğu zaman görünmez kıldığı bir gerçek görünür hale geldi: Toplumsal yaşamın temelinde emek vardır.

İşçiler durduğunda sistem de durur ancak tam burada tarihsel sorunun ilk biçimi ortaya çıktı. İşçi sınıfı kendi toplumsal gücünü gösterdi; fakat bu güç hangi siyasal biçim içinde kalıcı hale gelecekti? Nasıl örgütlenecek, nasıl süreklilik kazanacaktı?

15-16 Haziran’ın önemi yalnızca işçi sınıfının büyüklüğünü göstermesinde değil, aynı zamanda bu büyüklüğün sınırlarını görünür kılmasında yatmaktadır.

Neoliberal Kapitalizm ve Parçalanan Deneyim

15-16 Haziran’ın ortaya çıktığı dünya ile bugünün dünyası aynı değildir. Değişen şey sınıf ilişkilerinin ortadan kalkması değil, yeniden örgütlenmesidir.

Neoliberal dönemde taşeronlaşma, esnek çalışma, platform ekonomileri, geçici istihdam ve algoritmik denetim emek süreçlerini dönüştürdü. Büyük fabrikaların yerini parçalanmış üretim ağları aldı. Sonuçta çelişkili bir tablo ortaya çıktı. Bir yandan ücretli emek genişledi diğer yandan ortak sınıf deneyimi parçalandı, bir yandan sömürü derinleşti diğer yandan kolektif kimlikler zayıfladı.

Bugün bir kurye, bir yazılımcı, bir çağrı merkezi çalışanı ya da bir depo işçisi farklı yaşam deneyimlerine sahip olabilir. Fakat hepsini ortaklaştıran temel gerçek değişmemiştir: Yaşamlarını sürdürebilmek için emek güçlerini satmak zorundadırlar. Bu nedenle günümüzün temel sorunu sınıfın yokluğu değil, sınıfın kendisini sınıf olarak algılamasının zorlaşmasıdır.

Kapitalizm artık yalnızca sömürmüyor; aynı zamanda parçalıyor, yalnızlaştırıyor ve atomize ediyor. Bu yüzden ekonomik hoşnutsuzluklar kendiliğinden siyasal sonuçlar üretmiyor.

Türkiye’de son yıllarda emek hareketi ortadan kalkmış değildir. Metal işçilerinden kuryelere, depo işçilerinden maden işçilerine,  sağlıkçılardan öğretmenlere  kadar çok sayıda mücadele yaşanmaktadır. Sorun mücadelelerin yokluğu değil, bu mücadelelerin ortak bir siyasal hatta birleşememesidir.

Neoliberal dönemde sendikalar da parçalanan emek süreçlerinin sınırları içine sıkışmıştır. Bir işyerindeki direniş başka sektörlere taşınamamakta, yerel mücadeleler ülke çapında siyasal bir programa dönüşememektedir.

Tam da bu nedenle 15-16 Haziran bugün yeniden önem kazanmaktadır. Çünkü onun tarihsel gücü yalnızca kitleselliğinde değil, farklı sektörleri ve deneyimleri ortak bir hareket içinde buluşturabilmesindeydi. Bugün eksik olan şey de budur; mücadeleler var, fakat onları ortak bir tarihsel yönelim içinde birleştirecek siyasal kapasite yani komünist parti zayıftır.

Bu nedenle mesele yalnızca ücretlerin artırılması değil, toplumsal üretimi gerçekleştiren sınıfın toplumsal ve siyasal yaşam üzerinde söz sahibi olup olamayacağıdır.

İplik Hâlâ Kopmadı

15-16 Haziran’ın mirası yalnızca geçmişte yaşanmış büyük bir direniş değildir. O aynı zamanda tamamlanmamış bir sorudur.

Yarım yüzyılı aşkın bir zaman geçmesine rağmen soru hâlâ güncelliğini koruyor: İşçi sınıfı hangi koşullar altında yalnızca kapitalizmin ürettiği bir toplumsal kategori olmaktan çıkıp, toplumu dönüştürebilecek tarihsel bir özne haline gelebilir?

Mitolojide kaderin ipliği tanrıçaların elindedir. İnsan yalnızca kendisine çizilen yolu izler. Oysa sınıf mücadelelerinin tarihi bize gösteriyor ki tarihin ipliği yeryüzündedir ve hiçbir zaman bütünüyle örülmemiştir.  Onun birisi geçmiş mücadelelerin hafızasında, birisi bugünün direnişlerinde, birisi ise henüz kurulmamış bir gelecekte durur.



Haziran 2026
PSÇPCCP
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930 

More in Emek