Connect with us

Anı-Anlatı

Cihan Erdoğan yazdı | Analarıdır Adam Eder Adamı

Nezegül Ana, sarıldığı ağacın yapraklarına tutunup köklerine döndü. Ölüm dediğin nedir ki? Bir kuş uçtu, bir yaprak düştü… Önemli olan arkanda bıraktığın izdir, toprağa ektiğin tohumdur. Nezegül Ananın geçmişte canhıraş bir şekilde yaptıklarını, bugün Kürdistan’da beyaz leçekli analar yapıyor.

nezegül ana yazı

Yazar: Cihan Erdoğan

“Biz o dönem anneliği yeniden keşfettik. Cezaevi kapılarındaki o kadınlar, sadece kendi çocuklarının değil, bütün bir ülkenin çocuklarının anası oldular.” (Gülten Akın)

İlahi

Kalın kâğıttan gemiler yaptım,

Sığ sulara saldım, batmadı.

Çocuklarımı aldılar elimden,

Göz sularına saldım, batmadı.

Bir kenti kökünden söktü fırtına,

Bir beni yerimden oynatmadı.

Beni öldürmeyen tanrı,

Gücüne güç katmadı.

Demir kapıların ardında kaldım,

Bir günüm bir yılımı tutmadı.

Aldı günleri o zalim hırsız,

Geceyi gündüze katmadı.

Beni öldürmeyen tanrı,

İflah da etmedi. (Gülten Akın)

Sanki büyük bir yıkımın ardından gurbete savrulan çocuklardık. Bir garip kentti Arnhem… Avrupa’daki mültecilerin birçoğunun yolu Arnhem Spijkerlaan’daki Dostlar Kıraathanesi’nden geçmiştir. Ağır yalnızlıkların ortasında, gurbete savrulan yetim çocuklar gibiydik. “Ağır babaların”, ayakçıların, kumarcıların, tefecilerin, tiyatrocuların, sanatçıların, fotoğrafçıların ve dönercilerin yan yana yaşadığı, tezatlarla dolu bir şehirdi Arnhem.

Çocukluk zamanlarımdan tanıdığım Erol vesilesiyle Kenan’la kısa sürede ısınmıştık birbirimize. Parçalanma ve dağılma dönemi onu epey hırpalayıp derbeder bir hâle getirmişti. Dünyanın karanlığının insana ağır geldiği bir zamana denk gelmiştik.

12 Eylül zalimliği; aranan, zindandan yeni çıkan birçok devrimci demokratı sürgün yollarına salmıştı. Yüzlerce insan dünyanın değişik yerlerinin yürüyen kaldırımlarında Türkiye ve Kürdistan’ın çığlığını haykırıyordu. Çoğu yalnızlaşan bu insanlar, kendi yalnızlıklarını karşılarına alıp kendileriyle konuşmaya başladıklarında birikmiş sorunlarını aşamıyor, durduk yerde çıldırıp etraflarına zarar vermeye başlıyorlardı.

Sokakta camları şakır şakır aşağı indiren Azad, “Paltom yok, çok üşüyorum,” diye bir not bırakıp kendisini hareket hâlindeki trenin önüne atarak korkunç bir şekilde can vermişti. Azad’dan sonra, çok sevdiği burma tatlısını bakkaldan aldıktan sonra yavaş yavaş yolun sonuna doğru giden Xalo da aynı akıbeti paylaşıp kendini trenin altına atmıştı. 12 Eylül yenilgisi 12 Mart yenilgisine benzemiyordu. Beklenen kitle hareketi olmayınca parçalanma ve dağılma daha bir hız kazandı. Sovyetlerin dağılması da bu süreci alabildiğine hızlandırdı.

Garip kellemi iki elimin arasına alarak düşünüyorum. İyi bir tarihçi olmaya gerek yok; kahredici bir şekilde yaşanan bu süreci yurt dışı sathında oturup yazabilecek birisinin, gelecek nesiller için ciddi bir kaynak bırakacağı kesindir.

Ey okuyucu; devlet destekli medyanın alışıldık hüneriyle köpürtülüp önümüze konulan diziler ve en son bir gangsterden çıkarılan bir kahramanlık öyküsü gibi sunulan Çatlı filmi, bizlere o iyi huylu geçmişin, gelecek kuşaklara belgesellerle, filmlerle anlatılması gereken gerçeğini gözümüzün içine sokarcasına hatırlatmıyor mu? Belki biraz karamsar, Kafkaesk romanlara benzeyecek; fakat ucu görünmeyen bu karanlık tünel, Dostoyevski romanlarına konu olabilecek insan manzaralarıyla dolu değil mi?

Yıllar sonra bu gurbet sarmalından sıyrılıp memlekete gittiğimde Kenan bana, “Gezmek istersen bir Amasya’ya da uğra, hem bizimkileri de görmüş olursun,” diye bir öneride bulunmuştu. Bu öneri tam kafama yattı. Çocukluğumda dedemin evinde, bir bohça içinde saklanan kırmızı ipekli, yeşilimsi sarı çizgili bir hilat vardı. Eve gelenler o bohçayı açtıklarında dualar okur, hilatı öper ve koynuna gönüllerinden geçen miktarda para bırakırlardı. O zamanlar aklımda kalmayan, büyüklerin hürmetle andığı bir isim söylerlerdi.

Şimdiki araştırmalarımda o gizemli ismin Mir Hamza Nigârî Efendi olduğunu öğrendim. Geçmişin tozlu sayfalarında bu ismi aramak; bana adeta Sherlock Holmes hikayelerindeki ya da Ahmet Ümit’in Başkomser Nevzat serüvenlerindeki o gizemli iz sürme süreçlerini hatırlatmıştı.

Mevsim yaz, bir akşam vaktiydi. Geçmişle bugünün bağını kurma heyecanıyla otogarın yolunu tuttum. Gece otobüse binip sabahın erken saatlerinde Amasya’ya vardığımda; kendimi üzerime yağmur gibi yağan yaşanmış hikayelerin, tarihin, masalın, kırımların, göçlerin, Şahların, Beylerin, Dervişlerin, Ermişlerin, sözün özü büyük bir hengamenin tam orta yerinde bulmuştum.

Dağlarla çevrili bir vadide yer alan, ortasından Yeşilırmak’ın geçtiği, nehir kenarlarının heykeller ve sütunlarla bezendiği şirin bir kentti Amasya. Şehrin sabahla birlikte canlandığı, seyyar satıcıların bağıra bağıra gezindiği otogarda, küçük bir kafenin kapı önündeki masasına ilişip etrafı hayran hayran seyrederken yanımda ince, uzun ve yakışıklı bir genç belirdi: “Merhaba ağabey, hoş geldin. Ben İhsan.”

Tabii hemen sarıldık; sanki öz kardeşimi bulmuşum gibi tarif edilemez bir duyguya kapıldım. İhsan, “Kalk abi kalk, gidelim; hem yorgunsun hem de açsın,” diyerek içinde birkaç ufak tefek eşya ve kitap olan çantamı elimden aldı.

Nehir boyu biraz yürüdükten sonra eve varmıştık. Evde küçük Nilay, İhsan’ın hanımı ve Nezegül Ana bizi bekliyorlardı. Anamız, sanki kendi öz yavrusuna sarılır gibi boynuma sarılıp “Yavrum, yavrum…” deyip durdu. Sabah kahvaltısı için masa hazırdı; Seher Ana bizim için haşhaşlı ekmek bile yapmıştı. O sırada zil çaldı ve eve Turan kardeş geldi. İçten bakışlarıyla yüreğini ele veren; sevecen, arkasından atlı geliyormuşçasına hızlı hızlı konuşan, yaşadığı sevinç ve hüzün gözlerinden okunan biriydi.

Nezegül Ana ve Turan sanki aynı anda sordular: “Keko abim nasıldır?” “İyidir, selamları var,” deyip sohbeti kısa tuttuk.

İnce, uzun boylu ve zarif İhsan kardeşle birlikte, adeta bir masal diyarını andıran bu ihtişamlı şehri keşfetmek üzere geziye çıktık. Yeşilırmak’ın karşı yakasında yükselen antik Kral Kaya Mezarları, tarihi Amasya evleri ile birleştiğinde karşımızda harika bir görsel şölen uzanıyordu. Nehrin beri yakasındaki yürüyüş yolu boyunca ise Osmanlı tarihine yön vermiş padişahların ve şehzadelerin (Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim gibi) büstleri bizi karşıladı. Burada adeta tarihe çok yönlü bir bakışla, geçmişten günümüze doğru içerik ve detaylarla dolu bir yolculuğa çıkıyorsunuz.

Fatih’i, Yavuz’u bir kenara bırakırsak; yürüyüş yolunda beni en çok şaşırtan ve heyecanlandıran figür, nehir kenarındaki heykeliyle antik dönemin en ünlü coğrafyacısı ve filozofu Strabon oldu. Dünyanın ilk coğrafyacısı kabul edilen Strabon’un Amasya doğumlu olması bir iddia değil, bizzat kendi eserlerinde de geçen kesin bir tarihi gerçekti. Doğduğu topraklarda onun heykeliyle selamlaşmak geziye ayrı bir derinlik kattı.

Nehir boyu devam eden yürüyüşümüz, bizi sonunda asırlık bir efsanenin kıyısına kadar getirdi. Hikayeye göre İranlı Nakkaş Ferhat, aşkı Şirin’e kavuşabilmek için elindeki demir külüngüyle Elma Dağı’ndan şehre su getirmeye çalışır. Tam aşkıyla dağları delip suyu şehre ulaştırmak üzereyken, Amasya Sultanı’nın gönderdiği yaşlı bir kadın ona “Boşuna uğraşma, Şirin öldü” yalanını söyler. Bu acı haberle dünyası yıkılan Ferhat, elindeki kazmayı havaya fırlatır; düşen külünk başına isabet edince Ferhat Amasya kayalıklarında son nefesini verir. Onun ölümünü duyup buraya koşan Şirin de acıya dayanamayarak kendini kayalardan aşağı bırakır ve Ferhat’ın yanı başında can verir.

Nehir boyu yürürken izleri görülen o kanal, aslında Hellenistik Dönemde (Pontus Krallığı zamanında) kayaların oyulmasıyla yapılmış antik bir mühendislik harikasıdır. Bilimsel gerçekler bir krallık projesine işaret etse de bölge halkı asırlardır bu devasa emeği efsanenin somut bir kanıtı olarak kabul ediyor ve kanalı Ferhat’ın ölümsüz aşkına yoruyor.

İhsan Kardeş, beni bir masalın, efsunun içinde gezdirir gibi şehrin müzesini ve tarihi Amasya evlerini gezdirdi.

Artık sürekli Kenan, Adnan Keskin ve diğer arkadaşlardan duyduğum, Kenan Evren’in zaptiye beygirlerinin adeta birer insan kıyma makinesine dönüştürdüğü o meşhur işkencehaneyi, yani Et ve Balık Kurumu Kombinasını görmem lazımdı. Sabahın erken saatlerinde bir minibüse binerek Suluova’ya gittim. Dış cephesi bile korkunçtu; Bartın Zindanı’na benziyordu. Burada Terzi Fikri, Adnan Keskin ve daha kimler o kıyma makinesinden canhıraş bir şekilde geçirilmişlerdi…

Buradan Erzincan Zindanı’na gönderilen Adnan Keskin, oradan firar edip ta Artvin’e kadar yayan yürümüş. Sonra sonrası mı? Köln’e gelip İnsan Hakları Derneği TÜDAY’ı kurmuş ve birkaç yıl sonra o duygu dolu yüreğine yenilerek hayatını kaybetmişti. Buraya Can Baba’nın o güzel şiirini alalım:

Terzi Fikri öyle bir giysi dikti ki Fatsa’ya,

O Gürcü öyle bir gürledi ki arkadaşlarıyla,

Noktalar, noktalı virgüller, askeri operasyonlar

Kimseler çıkaramaz Fatsa’nın sırtından!

Emek hakkının sımsıcak çıplaklığını…

Çekilen onca meşgaleden sonra; önce Kenan, ardından ben ve Semra sabahın erken saatlerinde Amasya’daydık. Kapıda, torbasında birkaç Efes birasıyla sevgili Müslüm bizi bekliyordu.

Öğlene doğru Nezegül Ananın planları doğrultusunda Derviş Hasan Efendi’nin mezarı başında kurban kesildi. Bütün akrabalar, dostlar ve arkadaşlar oradaydı.

Ertesi yıl Kenan, Nezegül Anayı Hollanda’ya getirdi. Sevgili Keko, anamızı alıp Amsterdam’a götürdü. Gezmeyi ve sohbeti çok seviyordu. Dönüp dolaşıp Keko’nun iki güzel can parçası kızını anlatıyor; bana ve Kenan’a nispet yaparcasına, “Evlatlarım evlenin, sizin de böyle güzel çocuklarınız olsun,” diyerek bizi kıskandırıyordu.

Evet, yazı uzadıkça yazanın çene kemiklerinin vidaları ha bire gevşiyor… Kısa bir süre önce Kenan, “Galiba anam ağır hasta,” deyip çıkıp gitti. Ve Nezegül Anamız, iki gün sonra bu güzel ve rezil dünyadan her zamanki sessiz, vakur duruşuyla çekip gitti.

Hayat dediğin saçmalık zaten bu değil mi?

Fotoğrafta gördüğünüz gibi Nezegül Ana, sarıldığı ağacın yapraklarına tutunup köklerine döndü. Ölüm dediğin nedir ki? Bir kuş uçtu, bir yaprak düştü… Önemli olan arkanda bıraktığın izdir, toprağa ektiğin tohumdur. Nezegül Ananın geçmişte canhıraş bir şekilde yaptıklarını, bugün Kürdistan’da beyaz leçekli analar yapıyor.

Bir gün gelir, insan bir yaprak gibi dökülür. Ama toprak, analarımızı bahtiyar koynunda saklar; sonra bahar gelir, onları yeniden yeşertir. Ölüm dediğin nedir ki? Bir kuş uçtu, bir yaprak düştü… Önemli olan arkanda bıraktığın iz, toprağa ektiğin tohumdur.

Nezegül Ana ve tüm emektar analarımızın onurlu geçmişleri önünde saygıyla eğiliyor; “Analarıdır adam eder adamı” diyoruz.



Temmuz 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031 

More in Anı-Anlatı