Connect with us

Analiz

Demokratik İsyanda Kızıl Siyasetin Rolü Üzerine

Proleter devrimcilerin görevi İmamoğlu’nu desteklemek değil, halk kitlelerinin CHP’yi korkak ilan eden ve kurtuluşu sokakta gören demokratik isyanlarını büyütmektir.

19 Mart itibariyle Türk burjuva egemen fraksiyonu olan AKP-MHP koalisyonu meşruiyet krizine girmiştir. Burjuva devletin temel görevi halkın can ve mal güvenliğini korumaktır ve bu görevi bir sözleşmeyle, yani anayasa eliyle yürütür. Gelinen aşamada egemen burjuva-faşist fraksiyon kendi meşruiyetinin de kaynağı olan anayasayı fiilen hükümsüzleştirdi, halkın can ve mal güvenliğini ise tehdit eder hâle geldi. Bu kendi yazılı hukukunu da tanımayan durum, tekil ve tikel örneklerle geçmişte de varken, 19 Mart itibariyle genel bir duruma dönüşmüştür.

Daha önce 2013’te, Gezi’de de benzer bir meşruiyet krizi yaşan AKP iktidarı, bu krizi atlattı ve daha baskıcı-faşist bir rejimi, 2016’daki Fetullahçı darbe girişimi sonrası MHP ile inşa etti.

AKP-MHP rejiminin koyulaşmış burjuva diktatörlüğü adım adım daha açık bir faşist diktatörlüğe dönüşürken, dünya konjonktürü de bu aşırılaşmaya uygundu. Çünkü bu sırada dünyanın Batı’sında ve Doğu’sunda da emperyalist burjuvaziler dünyanın yeniden paylaşımına hazırlanırken, daha otoriter ve kontrolcü rejimler kurmaya yöneldi ve bu yönelimin inşa süreci hâlâ devam etmektedir.

Burjuva devrimlerin en önemli kazanımı olan genel oy hakkı, bugünkü dünyada, tekelci burjuvazinin ve onu temsil eden siyasetlerin önüne bir engel oluşturmaktadır. Artık burjuvazinin kanun yapmak için bir parlamentoya, Lenin’in deyimiyle ahıra ihtiyacı yoktur. Çünkü burjuvaziye kendi koydukları kanunlar bile dar gelmektedir, sömürü ihtiyaçlarına engel olmaktadır.

Türkiye burjuva siyasetinde de bir süredir, bu genel durumun yansımaları yaşanmaktadır. Özellikle geçtiğimiz iki yerel seçimde, bütün büyük kentlerin yönetiminin burjuva muhalefete geçmesi, burjuva egemenliği içerisinde ikili iktidar yarattı. Merkezi idare ile yerel idare iki ayrı burjuva fraksiyonun elinde kaldı. Kapitalizmin dünya genelindeki genel seyri, bu ikili iktidar durumuna izin vermemektedir. Sermayenin büyüme ihtiyaçları siyasetin bütünsel olarak tekelleşmesini ve otoriterleşmesini arzu etmektedir.

Yine uluslararası emperyalist rekabetin bir sonucu olarak, Orta Doğu’nun önemli siyasal düğümlerinden birini temsil eden, Kürt sorununun “çözülmesi” daha da yakıcı hale geldi. AKP-MHP faşist iktidarı böyle bir dönemde, Kürdistan’a atadığı kayyımların gölgesinde, Kürt Özgürlük Hareketi’ne yeniden havuç uzattı. İktidarın amacı hem bölgesel hegemonyacılığını güçlendirmekti hem de Kürt ulusunu Türkiye demokrasi güçlerinden koparmaktı. Kürk Özgürlük Hareketi’ni koparma konusunda kısmen başarılı oldu ama faşist rejime güveni kalmayan Kürt halk kitleleri konusunda kısmi de olsa başarılı olabildiğini sanmıyoruz. Özellikle büyük kentlerde yaşayan Kürt halk kitleleri AKP-MHP rejiminin CHP’ye operasyon çekerken dahi, bunu Kürt düşmanlığı üzerinden yaptığının farkındadır.

19 Mart’ta başlayan halk isyanı, tıpkı 2013 Gezi isyanı gibi kentli sınıfların demokratik isyanıdır. İçinde, farklı sınıfların muhtelif eğilimlerini barındırmaktadır. Bunlar 19 Mart ile Gezi arasındaki ortak özelliklerdir. Ancak güncel mücadele açısından 19 Mart ile Gezi arasındaki farkları ortaya koymak çok önemlidir.

Birinci fark: Gezi’nin siyasal önderliği yoktu ve yaşandığı süreç içerisinde de herhangi bir siyasal önderlik oluşamadı. 19 Mart isyanının önderliği burjuvazinin muhalif fraksiyonu olan CHP’dir. 19 Mart ayaklanmasının önderliği CHP olmasına rağmen, ayaklanmayı itekleyerek sürdüren halk kitleleri şimdiden CHP’yi aşan bir siyasal niteliğe ulaştı. Kitleler “Korkak CHP” ve “Özgür gelsene biber gazı yesene” gibi sloganlarla yalnızca CHP sınırlarını aşan bir siyasal niteliğe ulaşmakla kalmıyor, aynı zamanda, hâlâ sandık geveleyen CHP’yi sokakta tutan da bir basınç uyguluyor.

İkinci fark: Gezi, AKP ile Fetullahçılık arasındaki krizi büyütmüştü. AKP’nin şimdiki partneri MHP ile böyle bir krizin oluşması şartları var mıdır? Bu soru şimdilik belirsizdir. Ancak bürokrasiyi büyük ölçüde tekeline almış ve kaderini Erdoğan’la birleştirmiş görüntüsündeki bir MHP, AKP’den kopmaya ne kadar yeteneklidir, bu gerçekten şüphelidir. Görünen şudur ki, Gezi’ye kıyasla ayaklanma bastırma olanaklarını daha çok geliştirmiş bir devlet aygıtı ile karşı karşıyayız.

Üçüncü fark: 19 Mart isyanının Gezi isyanından en büyük farkı, bugünkü isyan pandemiden beri aşılamamış bir yoksullaşma ve ekonomik kriz içerisinde başladı. Yoksullaşmadan kaynaklı olarak da AKP-MHP rejimi ciddi bir toplumsal meşruiyet krizi yaşamaktadır. İktidarın toplumsal desteği hiç olmadığı kadar daralmıştır. Kitlelerin demokrasi talebinin yanında muazzam da bir sınıfsal öfkenin biriktiği bir aşamada isyan başladı. Meselenin bu yanı CHP’yi aşan, hatta CHP’yi de hedef alacak bir ideolojik-siyasal potansiyele sahiptir. Çünkü demokrasi talebine ekmek talebi eklenirse eğer, bu yalnızca AKP-MHP faşist rejimini değil, bütün olarak düzeni hedef alan bir etkinliğe dönüşebilir.

Dördüncü fark: Kitlelerin ekmek talebini siyaseten temsil edecek, proleter devrimci siyaset bugünkü isyana, Gezi’ye kıyasla daha zayıf bir güçle yakalanmıştır. Bu bir olgudur.

Son fark, bizim açımızdan en önemli farktır. Çünkü proleter devrimci siyaset bir asırlık tarihinin en zayıf dönemini yaşamasına rağmen, muhtelif siyasal çevrelerden bir avuç sosyalist genç, bugünkü ayaklanmanın sürükleyici dinamiği olan üniversiteli gençlik eylemliliklerine öncülük etmektedir. Eşitsiz gelişme yasası işlemektedir. Zayıf olanın nesnel koşullar gereği güçlü olma olanağı doğmuştur.

Mevcut koşullar toplumları ve siyaseti aşırılığa zorlamaktadır. Ya zorbalık daha da kurumsallaşacak ve hiçbir demokratik hak kalmayacak ya da düzeni temellerinden sarsacak proleter devrimci siyaset, tarihte bu coğrafyada hiç olmadığı düzeyde güçlenecektir.

19 Mart’la AKP-MHP rejimi bu anlamda dönülmez bir yola girdi ve eskiye dönme ya da uzlaşma olanağını da yitirdi. İktidar ya daha da sertleşecek ya da çözülecektir. Girişte belirttiğimiz gibi, bu hakikat sadece ulusal dinamikler içindeki çelişmeler açısından değil, uluslararası dinamikler içindeki çelişmeler gereği de böyledir.

Gelinen aşamada proleter devrimci siyasetin önünde ivedilikle yapması gereken iki görev vardır:

Bir; proleter devrimcilerin görevi İmamoğlu’nu desteklemek değil, halk kitlelerinin CHP’yi korkak ilan eden ve kurtuluşu sokakta gören demokratik isyanlarını büyütmektir. İmamoğlu’na destek olmak, CHP’ye yedeklenmek başka; genel oy hakkını ve adil yargılanma hakkını savunmak başka bir şeydir. Bağımsız-birleşik devrimci siyaset bu nedenle, tam da isyan eden kitlelerin sel gibi akan eylemleri içinde kurulmalıdır. Halkın ayağa kalktığı bu süreçte “sol” gerekçelerle eylemlerden uzak durmak da bağımsız-devrimci bir hat ısrarı yerine CHP’ye eklemlenmek de hem faşizmin daha da kurumsallaşmasına yol açar hem de proleter devrimciliğe ölümcül bir darbe indirir. Proleter devrimciler halkın isyan ettiği her alanda, emekçi halkın en geniş güçlerini birleştirerek ve bütün bir düzen siyasetini hedef alarak devrim isteğini arşa çıkarmalıdır.

İki; proleter devrimciler bütün demokratik güçleri, halk sınıflarını temsil eden tüm siyasetleri bir eylem birliği platformunda birleştirmelidir. Gezi’de kuramadığı devrimci koordinasyonu ve birleşik mücadeleyi bu defa kurmalıdır. Kitlelerin demokrasi ve ekmek talebi bu platformun asgari programı olmalıdır. Böyle bir platform ivedilikle kurulursa eğer hem burjuva muhalefetin peşine takılmanın ve ideolojik uzlaşmacılığın önüne geçilir hem de Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türkiye demokratik güçleriyle bağları güçlenir ve Kürt halk kitleleri isyana daha güçlü katılır.

Zor bir süreçten geçiyoruz. Hızlı bir araya gelip, hızlı kararlar alıp, hızla alınan kararları uygulamamız gereken bir dönemdeyiz. Uzun tartışmalara ayıracağımız, kendi “dükkanlarımızı” koruma refleksleriyle hareket edeceğimiz bir tarihsellikten geçmiyoruz. Bu nedenle birleşik mücadelenin kurulması için bütün komünistlerin sorumlu davranması gerekmektedir.

Ya birleşik ve devrimci mücadele ya da hiçlik.



Daha Fazla Analiz