Connect with us

Editörün Seçtikleri

Emperyalist Paylaşım Savaşları Biçim Değişmiş Yeni Biçimde Cereyan Etmektedir…

Sermayenin yayılma, büyüme ve pazar ihtiyaçlarına bağlı tüm eğilimi ve siyasi egemenliğe gereksinim duyması bu savaşı kaçınılmaz kılan temeldir. Pazar egemenliğine koşut olarak siyasi egemenliğin elde edilmesi de bu sermaye sahibi siyasi erklerin nüfuz “sevdası” olarak dünya hegemonyasında karşılık bulur ki, emperyalist güç ya da bloklar arasındaki büyük çatışma burada boy verir.

“İsrail-İran savaşı” birbirine karşıt iki emperyalist yakadan devletlerin savaşı olarak, üyesi oldukları emperyalist blokların savaşa dahil olması olasılığıyla, haklı olarak 3. Dünya Savaşı tartışmalarını harlayarak aktüel hale getirdi; hatta bu tehlikeyi en yakın mesafeye kadar getirdi. Dünya gerçek bir felaketle yüz yüze gelerek bir kez daha o tehlike ve korkuyla tanışmış oldu. Bu tehlikeli durum tamamen ortadan kalkmış olmasa da eşiğe gelinen yerde içeri girilmedi; savaş patlak vermedi. Ancak bu, fazla iyimser olmaya da karamsar olmaya da yol açmamalıdır… Savaş ve savaşın ertelenmesi her zaman olasılık olarak yan yana durmaktadırlar. Bu olasılıklardan herhangi biri “küçük” bir vesile veya neden temelinde baskın çıkabilir. Emperyalist pazar ihtiyacı, pazarların yeniden paylaşılması bunun nesnel temelini oluştururken, siyasi irade/siyasi karar ve gelişmeler de bu dengeyi şu ya da bu yönde değiştirebilir…

Emperyalizm kriz, bunalım, buhran ve savaş demektir. Onun her türlü kaos ve felaketin kaynağı olduğu görüşü tamamen doğrudur. Bu ne demektir? Emperyalizm dünya sistemi olarak varlığını sürdürdüğü müddetçe, emperyalist paylaşım savaşı tehlikesi her zaman vardır. Bu hem teorik hem de pratik gerçektir. “Dünya Savaşı patlak vermez, veremez” demek, eğer salt iyimserlikten kaynaklanan apolitik saflığın ürünü değilse, emperyalizmi anlamayan ya da onu fiilen şirin gösteren çabanın ürünü olabilir. Bilumum gericilik bir çatışma kaynağıdır ama emperyalist dünya gericiliği bir dünya savaşı kaynağıdır. Emperyalizm bundan daha masum değildir…

Ancak teori yalnızca bir şey söylemez. Bir şey söylemek kadar bir sığlık göstermez, tekçi darlığa hapsolmaz. Aksine bilimsel teori gelişen, değişen ve ilerleyen canlı bir üretkenliğe sahiptir, alabildiğine zengindir. Doğru mutlak olmadığı gibi, donuk da değildir. O, somut koşul, gerçek şartlar ve tarihsel koşullarda biçimlenir, açığa çıkar ya da karşılık bulur. Doğru sadece ilke ve strateji bağlamında mütalaa edilemez. Prensipte ve teoride doğru olan şey, gerçek şartlar ve somut koşulda/durumda geçerli olmayabilir. Bir şey hem cam hem de bardaktır. Gerçekteki karanlık, aynı zamanda kendi içinde enerji-ışık-aydınlık barındırır. Gerçek anlamda karanlık doğrudur ama teorik olarak o aydınlıktır da. Karanlıktaki her madde bir enerji, ısı ve ışık taşır. O halde karanlık denen şey aynı zamanda aydınlıktır; ışık taşır içinde. Savaşla barış aynı anda yaşanan ya da var olan birer gerçektir. Savaşın içinde barış, barışın içinde savaş vardır. Aksi halde ne savaş olabilirdi ne de barıştan söz edilebilirdi. Bu, felsefedir, diyalektik felsefedir ve aynı zamanda bu zıtların birliğidir. Zıtlar bir şeyde bir aradadır, aynı anda ve aynı şeyde birlikte bulunurlar… Dolayısıyla farklı doğruları karşı karşıya koyup dövüştürmek ya da bir doğruyu diğer bir doğrunun reddedilmesine gerekçe etmek, bilimi, bilimsel teoriyi ve teorinin zenginliğini kavramamaktır.

“Aynı anda ve aynı yerde birden fazla doğru olmaz; doğru tektir.” Bu, somut gerçekte geçerli olabilir ama teori veya felsefi açıdan yanlıştır. Doğru mutlak, donuk, statik ve değişmez değildir. Her an o değişmektedir. En küçük zaman birimi öncesi doğru olan ya da tanımlı olan bir şey olmasına karşın, aynı zaman dilimi sonrasında o şey aynı değil, artık başkadır, değişmiştir… Bilgi ve gelişme sonsuz bir süreçtir. Bilgi de doğru da teoride yerinde durmaz; statik değildirler bunlar. Değişim ve gelişim esastır; sabit bir bilgi yoktur. Verili tarihsel şartlarda geçerli olan doğru, gelişerek değişmiş olan başka tarihsel şartlarda geçerliliğini yitirebilir, yitirerek başka bir şeye dönüşür ya da yerini başka bir doğruya bırakır. Mutlak olan budur; değişimdir! Ve bu diyalektiktir…

Konuyu dağıtmama adına bir parantez açalım: Mutlak doğru yoktur ya da doğru mutlak değil, görelidir dedik. Basit örnekle açıklayalım bunu. Misal bir noktadan başka bir noktaya gitmek/ulaşmak için, (yaya gitme prensibine bağlı olarak) yürümeniz gerekir. Buna göre, “yürümek” doğruyu temsil eder, “yürüme” eylemi bir doğrudur. Doğru olan bu eylemin gerçekleştirilmesinin belli bir noktasında, önünüze belli bir su birikintisi ya da bir ırmak çıktı! Ne oldu? Gerçek şartlar ya da durum değişmiş oldu. Ve yürümeniz olanaksızlaştı! Bu durumda, genel prensipte doğru olan “yürüme” eylemi, önünüze çıkan ırmaktan sonra geçerli veya doğru olabilir mi? Kuşkusuz ki, hayır. Ne oldu? Doğru değişti! Artık yürümek değil, ırmağı geçmek için kayığa binmek bu koşulda doğru haline geldi. Bu basit anlatım ihtiyacı, salt bir kanıtlama kaygısından değil, bilakis doğruları karşı karşıya getirerek dövüştüren ve birinden birini reddeden yaklaşımların dikkate alınmasına dairdir.

Daha fazla dağıtmadan emperyalist paylaşım savaşı ve olasılıklar meselesine dönelim. Emperyalizmden söz edildiği koşullarda emperyalist paylaşım savaşı hem bir olasılık olarak ve hem de neden-sonuç diyalektiğiyle desteklenen bilimsel bir gerçek olarak, asla devre dışı bırakılamaz muhtemel bir gelişme, siyasi bir vaka ve olguya dönüşebilecek bir olaydır. Biraz daha ilerletirsek; emperyalist dünya sistemi şartlarında, emperyalist paylaşım savaşı bir kaçınılmazlıktır demek tamamen mümkündür. Sermayenin yayılma, büyüme ve pazar ihtiyaçlarına bağlı tüm eğilimi ve siyasi egemenliğe gereksinim duyması bu savaşı kaçınılmaz kılan temeldir. Pazar egemenliğine koşut olarak siyasi egemenliğin elde edilmesi de bu sermaye sahibi siyasi erklerin nüfuz “sevdası” olarak dünya hegemonyasında karşılık bulur ki, emperyalist güç ya da bloklar arasındaki büyük çatışma burada boy verir. Güç ve nüfuz dengesini düzenleyerek dünya pazarlarında hegemonya kurma girişimleri, güç ve nüfuz sahibi emperyalist blokları çatışma ve savaşa sürükler. Bu anlamda savaşın kaçınılmazlığı teori zaviyesinden de, olgusal gerçeklik açısından da doğrudur…

Günümüzde çatışma veya savaş, karşılıklı olarak tek tek emperyalist ülkeler arasında değil, emperyalist bloklar arasında cereyan eder bu çatışma ve savaş. İki emperyalist ülkenin savaşması doğrudan iki bloğun savaşması demektir (çünkü, emperyalist kamplara dahil olmayan emperyalist ve kapitalist tek bir ülke yoktur) ve doğru orantılı olarak bu bir dünya savaşıdır…

Emperyalist paylaşım savaşının nedenleri, ekonomik kriz ve daralmaların yanı sıra, aşırı üretimin daha büyük pazarlara ihtiyaç duyulması, yani arz ile talep arasındaki dengesizlik vb. vs. ile birlikte, yayılmacı sermayenin duyduğu pazar ihtiyacının karşılanması ve pazarlarda gereksinim edinen dengelerin bozulması veya kurulması temelinde bu pazarların yeniden paylaşılması ihtiyacına dayanır. Savaş en genel olarak bu zeminde eyleme dökülür. Dolayısıyla paylaşım savaşı olasılığı hem teorik hem de prensip olarak emperyalist sistemin koşulladığı bir sonuç ve yapısal çelişkisinin ürünü olarak vardır…

Ancak bütün bu doğrulara karşın, emperyalist paylaşım savaşı gerçeği bugün eski klasik savaş biçiminin yanında, bunu hepten ortadan kaldırmadan, yeni biçimler göstermektedir. Nasıl? Kimi yorumlar, mevcut durumda “zaten bir paylaşım savaşı süreci yaşanmaktadır” demektedir. Bu esasta yanlış bir görüş değildir. Savaş lokal biçimlerde de olsa süreğen bir eylemlilikle cereyan etmektedir. Aynı zamanda paylaşım süreci de bu savaşlarla yaşanmaktadır. Genel olarak yaşanan emperyalist paylaşım süreçleri, savaşan paylaşımcı güçlerden bir tarafın tamamen pazarlardan silinmesi biçiminde değil, geriletilerek tali pozisyona itilmesi ve diğer gücün de bu pazarlarda baskın olup egemen olması biçiminde gelişmiştir. Yani, paylaşım savaşı, savaşan bir tarafı genel pazarın genel egemeni haline getirir, diğer gücü ise pazarda gerileterek nüfuzunu sınırlayarak daraltır; savaşın kazanan tarafı kaybeden tarafı adeta kontrole alır. Tamamen yok edip silip süpürmez…

Buna göre; bugün lokal çatışma, vesayet savaşları vb. vs. zemininde yaşanan gerçek duruma bakıldığında, pazar üzerinde bulunan nüfuz ve güç dengeleri şu ya da bu yönde yeniden düzenlenmekte ya da reel dengelere oturmakta/oturtulmaktadır. Yani, pazarlarda dengelerin kurulması bağlamında keskinleşen çelişki, bu lokal çatışma ve savaşlarla ya da sağlanan anlaşmalarla bir çözüme kavuşturuluyor. Bir taraf egemen/başat güç olarak dengeleri lehine çeviriyor/çevirmiş oluyor, diğer taraf kısmen veya belli oranda gerileyerek pazardaki nüfuzunu daraltmış olmakla çatışma sürecinden çıkıyor. Kısacası, klasik emperyalist paylaşım savaşının gördüğü iş, esas olarak bu lokal savaşlarla yerine getirilmiş oluyor. Lokal ya da vesayet savaşlarının kesintisiz olarak sürmesi, bir yerde bitip öteki tarafta patlak vermesi mekaniği düşünüldüğünde, bu çatışma ve savaşların klasik emperyalist paylaşım savaşının gerçekleştirdiği “görevleri” yapmış oluyor, yaptığı görülüyor. Şayet bu savaşlar, paylaşım sorunu veya çelişkisini çözüyor ise, klasik paylaşım savaşının rolü üstlenmiş oluyor. Vesayet savaşları/lokal savaşlar, emperyalist paylaşım savaşının hem siyasi sonuçlarını ve hem de pazarlarda yarattığı dengeleme/düzenleme ödevini yerine getirerek gerçekleştiriyor… Bu durumda, klasik biçim olarak tarif ettiğimiz bir emperyalist paylaşım savaşına ihtiyaç kalır mı? Mutlak olmasa da esasta kalmıyor. Zira, emperyalist güçler, lokal veya vesayet savaşlarında kendi güçlerini kullanarak bu güç dengesine orantılı olarak sonuçlar elde ediyor, anlaşmalar sağlıyor. Yani klasik paylaşım savaşında sağlanacak sonuçlar ve hatta hedeflenen kazanımlar lokal savaşlarda gerçekleştirilmiş oluyor. Lokal savaşlarda kazanım sağlayamayan taraf, büyük paylaşım savaşında da aynı sonuçlarla karşılaşır. Dolayısıyla lokalde başaramadığını, büyük savaşta da yapamayacağı açık olduğundan, lokal savaşlarda sağlanan anlaşmalarla yetiniyor, yetinmektedir…

Öte taraftan, emperyalist dünya sistemi, mevcut gelişmişlik veya gelişmeler bağlamında en küçüğünden en büyüğüne kadar sistemin emperyalist güç ve devletlerini birbirine bağımlı hale getirmiş, tek ekonomik sistemde birleştirmiş ve iç içe geçmiş iktisatla her ekonomiyi başka bir ekonomiye bağlamıştır. Öyle ki, birinin çökmesi diğerini ve hatta bir bütün olarak sistemi etkileyip sarsmakta, belki de çöküşüne kadar sonuçlar doğurabilecek bir gerçeklik yaşanmaktadır. Öte taraftan, biri gaza muhtaçken, diğeri teknolojiye, biri buğdaya muhtaçken, diğeri suya muhtaçtır vb. vs… Sistem büyük güçleriyle de bir handikap yaratmıştır, bu döngü veya girdap birini içine alırken, diğerinin dışarıda kalma gücü kalmamıştır. Nükleer ve kimyasal silahların varlığı ve dağılımı da emperyalist haydutların hepsini girdabın etrafında ve ağzında tutmaktadır. Biri girdaba düştüğünde diğerlerinin girmemesi için bir sebep ve şans yoktur… Bu durumda kim büyük paylaşım savaşına karar vermeyi göze alabilir? Elbette alabilirle ama asla ve asla bu kolay olmayacaktır. Aldığı noktada ise, kendisini de yok etmeyi göze alan bir çılgınlıkla alabilir…

Daha masum koşullardaki bir büyük paylaşım savaşı tasavvuru ise, dünyada proleter devrimlerin patlak vermesi tehdidi açısından emperyalist haydutlarca sakınacakları, kesinlikle sakınacakları hususlardandır…

Evet, büyük paylaşım savaşı tamamen olasılık dışı edilemez ancak şayet bu savaşın biçimi vesayet savaşları temelinde değişmiş ve büyük savaşın ödevi lokal/vesayet savaşlarıyla yerine getirilmekte ise, o halde klasik büyük paylaşım savaşının oldukça uzak bir ihtimal olduğu söylenebilir…

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Temmuz-2025 tarihli 51. sayısında yayımlanmıştır.



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Editörün Seçtikleri