Connect with us

Editörün Seçtikleri

İran, “Davos Zirvesi” ve Suriye’deki Gelişmelere Kısa Bir Bakış…

Sözde “demokrasi kahramanı” Trump, İran’ı halka zulmetmekle, sivil insanları öldürmekle suçlarken (ki bu bir suçlama değil, gerçeğin ta kendisiydi) kendi kan emiciliğini gizlemeye çalışıyordu. Halktan yanaymış gibi görünen bu sözlerinin arka planında, tıpkı Suriye’de, Irak’ta, Libya’da ve daha başka ülkelerde olduğu gibi, İran’ı da kendi emperyal çıkarları doğrultusunda bölüp parçalama planları yatıyordu ve hâlâ da bu emellerinden vazgeçmiş değiller.

İran’daki gelişmelere girmeden önce, İran’ın tarihsel geçmişine ilişkin makalemizin sınırları çerçevesinde bir gezinti yapmakta fayda var. Çünkü bugünü anlayabilmek için dünü bilmek gerekir. Bugün yaşananlar veya yaşatılanlar, dünkü yaşanan veya yaşatılanlardan bağımsız değildir. Her şeyin bir geçmişi ve bu geçmiş üzerinden yükselen nedenleri vardır.

İran’a dair, kamuoyundaki genel algı, “İran’ın, oldukça köklü bir geçmişe sahip ve medeniyetler beşiği olduğu” yönündedir. Kuşkusuz, bu yönlü değerlendirmeler, yabana atılacak değerlendirmeler değildir. Tarihsel bir gerçekliğin ifadeleridir. Pers İmparatorluğundan bugüne uzunca bir dönemi kapsayan köklü bir devlet geleneği vardır. Pek çok medeniyete, kültüre ve sanata ev sahipliği yaptığı da tartışmasız bir gerçek. Ancak, bizim için bunlardan daha da önemli olan, devletin nasıl bir devlet olduğu, neye veya kimlere hizmet ettiğidir. Pers İmparatorluğu’ndan bugüne, yani İslam Cumhuriyeti olarak bildiğimiz şeriat rejimine uzanan bu uzun tarihi süreç karmaşık çelişkilerle dolu, sömürü ve baskının, dönem dönem geniş halk yığınlarına dönük kitlesel katliamların yaşandığı, ilhak ve işgallerin, savaşların sürdürüldüğü bir tarihsel süreç olarak karşımıza çıkıyor, bu köklü devlet geleneğine sahip olan İran devleti.

Tarihsel olarak MÖ 6. yüzyıla kadar uzanmak, İran devlet kökenini Medler ve Perslere kadar götürmek ve devamında Partlar ve Sasaniler dönemleriyle tarihsel süreci irdelemek pekâlâ mümkündür. Bu dönemlerde, Zerdüştlük dini ve Pers kültürüyle şekillenen bir toplumsal sürece tanıklık ediyor tarihi gerçekler. 7. yüzyıla gelindiğinde İslamiyet’in etkisi altına girildiği, Sefavi devletinin, Şiiliği resmi din veya mezhep olarak ilan ettiği de bilinmektedir. Daha yakın yüzyıllarda ise (18-19. yy) Kaçar Hanedanı’nın iktidara hükmettiği ve Rusya ile İngiltere egemenliği altına girildiği dönemlerden geçilerek bugünlere gelinmiştir. Kısacası asırlarca süren uzun yıllardan, bugünlere gelen, doğal olarak gerek tarihi zenginlik bakımından olsun gerek kültürel ve sanatsal zenginlikler bakımından olsun ve gerekse devlet geleneği ve toplumsal bir ruhi şekillenme bakımından olsun pek çok zenginliklerle beslenmiş, aynı zamanda, halklara zulmetmekte, haksız savaş ve ilhaklar konusunda “ustalaşmış” bir devletten söz ediyoruz.

Bugün ise mollaların iktidarda olduğu şeriat rejimine duyulan tepki, çeşitli aralıklarla büyüyerek devam ediyor. Peki, ne oldu da İran bu noktaya geldi? Hiç tereddütsüz, en temel neden olarak altı çizilmesi gereken olgu; önce Şah Rıza Pehlevi diktatörlüğünün, ardından da molla rejiminin halk kitlelerine dayattığı ağır sömürü ve zulümdür. Bunun yanı sıra, emperyalistlerin bölge üzerindeki hegemonik emellerini de görmek gerekir. Şimdi bu yakın tarihe biraz göz atalım…

Musaddık Darbesi ve Emperyalist Müdahale (1951–1953)

Bilindiği üzere 1953’te Amerikan ve İngiliz emperyalistleri, Musaddık iktidarını organize ettikleri bir darbe ile devirmişlerdi. Çünkü Musaddık, 1951’de İran’ın petrol rezervlerini millileştirme sözü vererek seçimleri kazanmış ve başbakan seçilmişti. Musaddık henüz iki yılını doldurmadan, “komünist tehdit” iddialarıyla iktidardan indirildi ve sürgündeki Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin İran’a dönmesi sağlandı ve apar topar iktidara getirildi. Şah’ın otoriter, faşist yönetimi, isyanlara, grevlere ve tıpkı bugünlerde olduğu gibi kitlesel gösterilerle karşılaştı. Yıl 1979’u gösterdiğinde ise ABD destekli Şah, ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Hemen iki hafta sonra da Fransa’da sürgünde yaşayan Ayetullah Humeyni ülkeye döndü. Şah rejiminin devrilmesinde önemli rol oynayan İranlı sosyalistler, devrimciler ve komünistler kısa sürede yeni rejimin hedefi oldular. Dar ağaçları kuruldu, sokak infazlarının ardı arkası kesilmedi, toplu katliamlar yaşandı ve zindanlar birer işkence merkezi haline dönüştürülerek tıka basa dolduruldu. Binlerce devrimci- sosyalist çareyi yurt dışına çıkmakta buldu. 1 Nisan 1979’da yapılan referandumla “İran İslam Cumhuriyeti” ilan edildi. 1980-1988 yılları arasında 8 yıl süren İran-Irak savaşı yaşandı. Bu savaşta sözde “tarafsız” olduklarını iddia eden ABD ve İngiliz emperyalistleri, el altında Irak’a silah ve mali yardımlarda bulundu ve istihbarat desteği verdiler. Çünkü, Humeyni anti-Amerikancı bir politika izlerken, Fransız emperyalistlerine yakın duruyordu. İki halkı karşı karşıya getiren emperyalist güçler ve onların yerli uşaklarının çıkarttıkları bu savaşta yarım milyondan fazla insan hayatından oldu.

2000’li yıllara gelindiğinde ABD emperyalizmi, İran’ı nükleer silah geliştirmekle suçladı. İran ise bu suçlamayı reddetti. Elbette ki her türlü silahlanma dünya halkları için bir tehdittir, asıl olarak halklara çevrilen katliam araçlarıdır. Bu gerçeğin altını çizerken, şu somut durumu da ifade etmek gerekir. Emperyalistler kendileri için her türlü silahı geliştirmekte ve kullanmakta sınır tanımazken, geri bıraktırılmış ülkelere sınır koymaları da kabul edilir bir durum değildir. Onlar hem kendi güvenlikleri için hem de silah tekellerinin pazar hegemonyasının korunması için bu politikaları güderler. Birleşmiş Milletler nükleer denetçileri, ABD’nin iddialarının doğru olmadığını rapor etmelerine rağmen, İran, AB ve ABD’nin ekonomik ambargosundan kurtulamadı. Uzun yıllar süren ambargonun etkisiyle İran ekonomisi büyük krizlerle yüz yüze geldi. Tabii bundan etkilenen yine İran halkı oldu. Yokluk ve yoksulluk İran halkına cehennem azabı yaşattı. Bu nükleer silah hikayesi uzunca bir dönem bir dizi çelişki ve çatışmanın kaynağı oldu. Zaman zaman karşılıklı lokal çatışmalar, geri adım atmalar, uluslararası sözde anlaşmalar gibi gelişmeler yaşandı… Ancak 2020’lere gelindiğinde durum farklılaşmaya başladı. 3 Ocak’ta İran’ın en üst düzey komutanı General Kasım Süleymani, ABD tarafından öldürüldü. ABD, Orta Doğu’daki jandarması İsrail Siyonistlerini devreye sokarak saldırılar sıklaştırılarak sürdürüldü. İsrail’in saldırıları sonucu, İran’ın Şam’daki üst düzey komutanları öldürüldü. İran da İsrail’e füze ve İHA saldırılarıyla karşılık verdi. Hamas’ın eylemi, Gazze’nin işgali ve orada İsrail’in uyguladığı soykırım politikaları, Hizbullah’ın işlevsiz kılınması, Hamas Liderlerinin bir bir nokta operasyonları ile öldürülmeleri, 12 günlük İran-İsrail savaşı vs. bütün bu yaşanan gelişmeler Büyük Orta Doğu Projesi’nin adım adım hayata geçirilmesi, domino taşlarının peyder pey yerli yerine oturtulmasından başka bir şey değildi. Gelinen aşamada açıkça bunu ifade etmektedir. Yani emperyalistlerin Orta Doğu’yu yeniden paylaşma ve dizayn etme emellerinin sonucudur bütün olup bitenler.

Şimdi daha yakın dönem ve günümüzdeki gelişmelere yüzümüzü dönelim. 22 yaşındaki Kürt kadın Mahsa Amini’nin başörtüsünü düzgün takmadığı gerekçesiyle gözaltına alınıp katledilmesi, İran genelinde büyük protestolara ve günlerce süren bir dizi eylemlere yol açtı. Bu eylemler sadece İran’la sınırlı kalmadı, dünyanın pek çok coğrafyasında kitlesel protestoları da beraberinde getirdi. Gerek İran’da ve gerekse dünyanın pek çok ülkesinde kadınların ataerkil sisteme karşı isyanları meydanlara sığmadı. İran’da daha önceleri de (2009, 2017, 2019) şeriat rejimine karşı büyük halk isyanları olmuştu. Ancak bu isyan, rejimin daha önce hiç görmediği türden bir isyandı. Kadınlar ilk kez kitlesel olarak başörtülerini çıkartıp sokaklarda, meydanlarda isyan halindeydiler. Yıllarca kadını insan yerine bile koymayan mollalar sokağa çıkma cesaretini kendilerinde bulamıyordu. Kadınlı-erkekli gençler sokağa çıkan mollaların kafalarındaki fesleri, kavukları yere çaldıklarında, mollalar kendilerini sudan çıkmış balık gibi hisseder durumlara düşüyorlardı. Halkın isyanı yaratıcılığıyla birleşmişti. Başını örten, kadınların başları da açılıyordu. Tıpkı, mülksüzleştirenlerin, mülksüzleştirilmesi gibi bir şey. 2022’deki bu Mahsa Amini isyanları İran’da mollaların şeriat rejimi yıkılacaksa, kadınlar olmadan bunun mümkün olamayacağının en somut kanıtıydı.

Baskıya Rağmen Süren Direniş: Kadınların Öncü Rolü

Hem eylem esnasında hem eylemler sonrasında kadınlı-erkekli isyancılara inanılmaz baskılar ve işkenceler uygulandı. Yüzlerce isyancı öldürüldü, binlercesi tutuklanıp zindanlara dolduruldu. Zindanlar işkence merkezlerine dönüştürüldü. Bu isyanlardan ötürü, sonradan idam cezasına çarptırılanlar oldu. Mollalar, halka olan bütün kin ve nefretlerini acımasızca kustular. Ancak başta kadınlar olmak üzere mücadele, başka biçimlere bürünerek devam etti. Bu durum karşısında, şeriat rejiminin sürdürücüleri olan mollalar sessiz sedasız geri adım atmak durumunda kaldılar ve başörtüsü konusunda, eski katı, kuralcı anlayışlarını esnetmek zorunda kaldılar. “Ahlak Polisi”nin bu konudaki yetkileri ise kısıtlandı.

İran’da özellikle ekonomik nedenlerden kaynaklı son protestolar ise Tahran’da başlayıp ülkenin bütün kentlerine yayıldı. Sokakları ve meydanları dolduran kitleler, ekonomik ve demokratik taleplerinin yanı sıra, şeriat rejimi ve mollaların iktidarına son verilmesi sloganlarıyla, siyasi taleplerini de eylemlerinin gündeminden düşürmediler. Protestolar sırasında, hükümet internete sıkı bir biçimde erişim engeli koyarak hem eylemcilerin birbirleriyle iletişimini engellemek hem de uluslararası iletişimi sabote etmeyi hedefledi. Hâlihazırda sürmekte olan bugünkü isyanda da yüzlerce eylemci öldürüldü, binlercesi tutuklandı. Zindanlar bir kez daha toplu tutuklamalarla dolup taştı. Ama ne ölümler ne zindanlar ne de işkenceler halkın geri adım atmasına ve öfkesinin dinmesine engel olamadı. Binler, on binleri; on binler, yüz binleri buldu. Mollaların şeriat rejimine olan öfkelerini haykırmaya devam ettiler. Bu isyanlar belki halktan yana bir devrimle sonuçlanmayacaktır. Ancak devrimi mayaladıkları da bir gerçektir.

ABD ve Batılı emperyalistlerle Siyonist İsrail devleti, bu durumu fırsat bilip, İran’a saldırmayı hemen gündemlerine aldılar. Sözde “demokrasi kahramanı” Trump, İran’ı halka zulmetmekle, sivil insanları öldürmekle suçlarken (ki bu bir suçlama değil, gerçeğin ta kendisiydi) kendi kan emiciliğini gizlemeye çalışıyordu. Halktan yanaymış gibi görünen bu sözlerinin arka planında, tıpkı Suriye’de, Irak’ta, Libya’da ve daha başka ülkelerde olduğu gibi, İran’ı da kendi emperyal çıkarları doğrultusunda bölüp parçalama planları yatıyordu ve hâlâ da bu emellerinden vazgeçmiş değiller. Ancak, İran’ın öyle kolay yutulur bir lokma olmadığının altını çizelim. Çünkü İran, Rusya, Çin, Kuzey Kore ve Hindistan gibi ülkelerle yakın ittifak içindedir. Kuşkusuz, genel olarak emperyalistlerin taktik olarak nasıl davranacaklarını kestirmek pek kolay olmasa da en azından kısa vadede beşli ittifakın birlikteliğinin bozulmayacağı da açıktır. Çünkü, ABD ve Batılı emperyalistlerin İran’ı kuşatma planlarının bir nedeni de Çin’in ticari yayılmacılığının önünü almaktır. Bu yüzden Çin’in, İran’a olan dolaylı veya doğrudan desteğinin kesilmesi en azından orta vadede pek mümkün gözükmemektedir. Doğal olarak Çin’in desteği, ABD’nin temkinli olmasını beraberinde getirmektedir. ABD ve İsrail Siyonizm’inin en çok güvendikleri nokta ise, İran’da birden fazla ulus, milliyet ve farklı inançların bulunmasıdır. Bunları rahatlıkla kışkırtıp hem birbirlerine düşman edebileceklerini hem de Mollalar rejimine karşı ayaklandırabileceklerini tasarlamaktadırlar. Bilindiği gibi İran’da, nüfusun çoğunluğunu oluşturan Farslıların yanı sıra, Azerbaycan Türkleri, Kürtler, Lurlar, Beluçlar, Araplar ve Türkmenler gibi farklı ulus ve milliyetler yaşamaktadır. Yine inanç olarak; büyük bir çoğunluğu Müslümanlar oluştururken, Hıristiyanlar, Bahailer, Zerdüştler, Yahudiler gibi azınlık inançlar vardır. Emperyalistlerin kaşımaya çalıştıkları nokta, bu farklı ulus, milliyet ve azınlık inançtan halkları birbirlerine düşman etmek ve mollalar rejimine karşı ayaklandırmak.

Aslında emperyalistlerin, gerici, halk düşmanı rejimlerle bir probleminin olmadığını biliyoruz. Sorun, kendilerine koşulsuz biat edecek yöneticileri iş başına getirmektir. İran’da kurulan şeriat rejiminden bu yana, anti-Amerikancı bir iktidarın olduğu gerçeğinden kaynaklı, ABD’nin başından beri mollalarla sorun yaşadığını sağır sultan bile biliyor. Ayrıca, İran’la Rusya ve Çin ilişkilerinin “iyi” oluşu da ABD’yi rahatsız eden ayrı bir konu. İran’ın kolay yutulur bir lokma olmadığının farkında olan Amerikan emperyalizmi şansını, pek çok ülkede yaptığı gibi, iç karışıklıklar yaratmakta aramaktadır. Ancak, İran’da köklü bir anti Amerikancı ve anti Siyonist damarın olmasından kaynaklı, halkı, kendi emperyal çıkarları noktasında kışkırtması da pek kolay olmayacak gibi görünüyor. İmkansızdır demiyoruz, ama kolay da değildir. Ayrıca, İran halkı içinde yabana atılmayacak sosyalist bir damar da var. Sosyalistler halkı örgütleyebilirse, ABD ve Siyonistlerin kendi emellerine ulaşmasına hizmet edecek iç karışıklıklar yaratma yönlü hiçbir şansının kalmayacağını o zaman rahatlıkla söyleyebiliriz.

Komünistler elbette ki ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini, azınlıkların demokratik ve siyasal haklarını savunur ve destekler. Ancak emperyalistlerin kendi çıkarları için halkları birbirlerine kırdırtmalarına ya da bir ülkeyi işgal etmelerine de karşı çıkarız. ABD’nin ve İsrail’in yapmak istediği de tam olarak bu karşı çıkışımızın aksi istikametidir. Emperyalistlerin pazar paylaşımı ve bu coğrafyada hegemonik güç olma sevdalarıdır. Biz bu durumu lanetler ve halkları, emperyalistlere karşı birleşerek mücadele etmeye çağırırız.

Davos “Zirvesi” (WEF) Emperyalist Saldırganlık ve Paylaşım İtiraflarına Sahne Oldu!

Dünya Ekonomik Forumu, bu yıl 19 Ocak 2026’da İsviçre’nin Davos kasabasında toplandı. “Diyalog Ruhu” temasıyla düzenlenen zirveye, 130’dan fazla ülkeden yaklaşık 3 bin katılımcının katıldığı belirtildi. En fazla katılımcının, Trump’la birlikte ABD heyetine ait olması dikkat çekiciydi. Trump, yaptığı gövde gösterisiyle hem diğer katılımcı heyetleri etki altına almak istemiş hem de gözdağı vermeye çalışmıştır. Bu durum, basına yansıdığı kadarıyla, yaptığı tehditkâr konuşmalarla apaçık kendisini ele vermiştir. Trump’ın yarattığı bu kaygı ve belirsizlik, Dünya ekonomisinin gidişatıyla ilgili olarak toplanan forumun gündeminin önüne geçmiştir.

Donald Trump konuşmalarında, AB ülkelerini bir yandan gümrük vergileriyle tehdit ederken, öte yandan Grönland üzerinde “hak, unvan ve mülkiyet” haklarının olduğunu ve bu “haklarına” sahip çıkacağı gibi saçma sapan iddialar ileri sürüyordu. “ABD Başkanı, Davos zirvesindeki konuşmasında bunu açıkça dile getirmiş ve ‘Amerika önce gelir’ sloganı ile hareket ettiği ekonomik alanlarda uluslararası ticaret sözleşmelerinin ve Birleşmiş Milletler anlaşmalarının hepsinin dışında kararlar almaktan geri durmayacağını söylemişti.” (Sendika Org/ 22 Ocak 2026)

Tüccar Trump’ın tehditkâr konuşmaları karşısında, özellikle AB ülkelerinin eleştirel karşı hamleleri, Trump’a toplantının ikinci gününde geri adım attırmış ve Trump, “tehditlerinden vazgeçtiği” açıklamasını yapmak durumunda kalmıştır. Aslında bir devlet yetkilisi gibi değil, tam bir tüccar mantığıyla hareket eden Trump’ın günü gününü tutmadığını, bugün söylediğini, yarın reddeden biri olduğu biliniyor. Bu yüzden “geri” adımın arka planında nelerin olduğunu kestirmek biraz zor olsa da AB emperyalistlerini doğrudan karşısına almak istemediği gerçeğini görmek gerekir. Çünkü böyle bir gelişme, ABD emperyalizmini, Rusya-Çin emperyalist bloğu karşısında yalnızlaşması anlamına gelir ki dünya pazarlarının yeniden paylaşılmaya çalışıldığı bu dönemde, Trump her ne kadar “psikolojik sorunları olan” biri görünümünde günü birlik politikalarla süreci ABD lehine ilerletmek istese de AB emperyalistlerinden tamamen kopma riskini göze alamaz. Bu güçler arasında her ne kadar bir ittifaktan söz ediyor olsak da ABD ve AB’nin iki ayrı blok, iki ayrı güç oldukları gerçeğini de unutmamak gerekir. Yani AB, ABD’nin arka bahçesi olmadığı gibi, Amerikan emperyalizminin her dediğine boyun eğecek bir güç de değildir. Eğer tersi olsaydı, AB, emperyalist bir blok olduğu gerçekliği de tartışma konusu olurdu…

Davos zirvesinin kısa bir özetini yaparsak;

Davos’ta yapılan konuşmalarda, Trump’ın geri adım atmasından sonra, konuşmacıların konuşmalarının içeriği de değişmeye başladığı söylenebilir. En azından basına yansıyışı böyledir. Mesela; “yeni dünya düzeni” tartışmalarının öne çıktığı vurgusu güçlü bir şekilde yapıldı basında. Uluslararası ilişkilerin “kuralsız bir dünya” doğrultusunda hızla ilerlediği, ikinci dünya savaşından bu yana çizilen küresel çerçevenin çözülmekte olduğuna dair tartışmaların yürütüldüğü bilinen bir durumdur. Bu eleştiriler, hiç kuşku yok ki emperyalist saldırganlığı, tehditleri ve korsan davranışları bir alışkanlık haline getirmiş olan ABD emperyalizmi ve onun tüccar kılıklı temsilcisine yönetilmiştir. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’ın, Trump’ın Grönland ve vergi politikaları nedeniyle, AB-ABD ilişkilerinin “aşağı yönlü bir sarmala” sürüklendiğini belirtmesi, bu iki emperyal güç arasında ki çelişkinin derinliğini anlatır niteliktedir. Bir yandan bu emperyal güçler arasındaki çelişkiler su yüzüne çıkarken, öte yandan, bu durumun, Rusya ve Çin’e stratejik manevra alanları açacağı kaygılarını da yaşamıyor değil AB emperyalistleri. En azından günümüzdeki gelişmeler analiz edildiğinde, saldırganlıktan ziyade, “savunma” pozisyonu alan AB emperyalistleri, “dünyayı yeniden orman kanununa döndürecek bir anlayışa izin vermeyeceklerini” söylerlerken, aslında tehlikeli bir gidişatın altını da üstü kapalı bir şekilde çizmiş oluyorlar. Yani, bizlerin ifade ettiği üçüncü emperyalist paylaşım savaşının kapının eşiğine kadar dayandığını itiraf etmiş oluyorlar. Orman kanunlarının hüküm sürdüğü bu ortama dair, İMF Başkanının ifadeleri de hayli önemlidir. Demek ki düşman unsurlar da bazan doğruyu söyler. İMF Başkanının ifadeleri tam da böyle bir şey. Şöyle diyor; “tarifeler ve artan jeopolitik gerilimler nedeniyle küresel büyüme beklentilerinin aşağı yönlü yenilendiğini, büyük güçlerin “orman kanunu” yaklaşımlarının kırılgan ekonomileri ezdiğini, orta ve küçük ölçekli ülkeleri ise giderek daha savunmasız hale getirdiğini” söylüyor. Buradan şunu rahatlıkla anlayabiliriz. Davos zirvesi, “diyalog ruhu”ndan ziyade, “hayatta kalma stratejilerinin” konuşulduğu, tehditlerin havada uçuştuğu bir zirve olmuştur. Davos zirvesinin özetini, Kanada Başbakanı Mark Carney şu çarpıcı cümleyle özetlemiş dersek yanılmış olmayız. “Eski düzenin geri dönmeyeceği, bunun yasının tutulmasının artık bir anlamı olmadığını, orta ölçekli devletlerin birlikte hareket etmesinin zorunlu hale geldiğini” belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi kuruyor. “Masada yer almazsak menüde yer alırız!” Bu cümle, emperyalistler arası dalaşın ve bu dalaşta pay kapma veya yok olma ile yüz yüze olduklarını anlatıyor.

Zirvenin gündemi 5 temel başlıktan oluşuyordu. Bunlar; güvenlik ve iş birliği, ekonomik büyüme, yapay zekâ ve teknoloji, insan sermayesi, iklim ve doğa olarak belirlendiği kamuoyuna yansımıştı. Ancak, Trump’ın tehditleri ve uluslararası hukuk ve anlaşmaları yok sayması, esas olarak birinci maddenin tartışılmasının ötesine geçmediği, ABD’ zorbalığının karşısında nasıl bir tutumun takınılacağı, Rusya ve Çin “tehdidi”, AB ülkelerinin tek ordu stratejisi gibi konuların zirveye damgasını vurduğu söylenebilir. Dünya, yeni bir emperyalist savaş tehdidiyle karşı karşıya iken böyle olması zaten kaçınılmazdı., Başta ABD olmak üzere, saldırgan güçlerce orman kanunları işletilirken başka meselelerin konuşulması, tartışılması mümkün mü? Koyun can derdinde, kasap et derdinde iken kim neylesin otu-amanı misali gibi… Derinleşen emperyalistler arası çelişkiler sonucunda, kimileri aslan payı alacak, kimileri belki elindeki ile yetinecek ve kimileri de tarihin karanlık dehlizlerinde kaybolup gidecek. Sistemin çarkları böyle işliyor. Ta ki ezilen dünya halkları bu çarkları kırana dek.

Suriye’deki Son Gelişmeler!

Bu konuda söylenecek, tartışılacak çokça şey var. Halkın Günlüğü olarak Şubat ve önümüzdeki sayılarda konuyu daha derinlemesine ele alıp irdeleme göreviyle karşı karşıya olduğumuzun farkındayız. Özellikle Orta Doğu coğrafyasının kadim ve mazlum uluslarından olan Kürt ulusunun kaderine dair, oynanan çirkin oyunlar üzerine felsefi, siyasi ve örgütsel konulara ilişkin elbette ki söylenmesi gereken çok şey var ve Kürt ulusunun menfaati icabı söylenmesi de gerekiyor. Ancak bu konu, makalemizin sınırlarını fazlasıyla aşar niteliktedir. Sadece bir ön açma, gelişmeler, yaşananlar ve yaşatılanlar konusunda şimdilik tutumumuzu ifade etmekle yetineceğiz.

Tarihsel okuma ve tecrübelerimizden şunu biliyoruz: Mazlum Kürt ulusu, oldum olası komplolarla karşı karşıya kalmış, ihanetlere uğramıştır. Bugün de tarih tekerrür etmektedir. Emperyalistler ve bölgesel gerici güçlerin, Kürtleri kuşatma altına aldıklarına tanıklık ediyoruz. Yeri geldiğinde çıkarları için kuzu postuna bürünen emperyalistlerin aslında nasıl bir canavar olduklarını anlatmamıza gerek yok. Tarih bunu binlerce kez ispatlamıştır. Yine, faşist Türk devletinin Kürt düşmanlığı konusunda eline su dökecek bir başkası bulunamaz. Kürtlerin en ufak demokratik hakkına bile tahammülü olmayan bu tekçi, ırkçı ve faşist devletten, Kürtlerin demokratik haklarına saygı duyması beklenemez. Dün “kardeşlik”ten söz edenler, bugün kelle avcısı HTŞ ile nasıl kol kola girerek Kürtlere saldırdıklarını hep birlikte izliyoruz. Türk devleti bunu sadece Suriye’de yapmıyor. Nerede Kürt varsa, oraya müdahale etmeyi, kendisi için bir “beka” sorunu olarak ele alıyor. Elbette kuyruğu sıkıştığında, iki ayağı bir pabuca girdiğinde süt dökmüş kedi gibi geri çekilecektir. Ancak bu, Kürt ulusunun kendi öz gücüne güvenerek, onurlu mücadelesiyle mümkündür; kendi cellatlarına inanarak, güvenerek değil. Bugün, “ABD Kürtleri sattı” türünden söylem ve anlayışların sıkça ifade edildiği bir havayı soluyoruz. Bu, ABD ve tüm emperyal güçlerin hiçbir zaman mazlumların dostu olmadıkları gerçeğini anlayamamaktır. Çıkar ve menfaatleri için geçici “dostluk”lar kurarlar, ama işleri bitince, “dost” dediklerini arkadan hançerlerler. Belki karşıt güçlerin de taktik olarak yararlandıkları noktalar olur olması da muhtemeldir. Ancak stratejik olarak güven duyulmayacağını hiçbir zaman akıldan çıkartmamak gerekiyor. Bu yüzdendir ki ABD veya diğer gerici güçlerin, Kürtlere karşı olan bugünkü tutumunu yadırgamamak gerekir. Yani düşman, düşmanlığını yapıyor, gerçek kimliği ile sahaya inmiş oluyor. Bu şaşılacak bir durum değildir.

Kürt ulusuna dönük bu saldırı, sadece ekonomik kaynaklı (Kürt bölgesindeki petrol, su havzaları vb.) olmadığı, Kürtlerin bugüne kadar elde ettikleri demokratik hakları hedeflediği, Kürt ulusunun inkârını içerdiği gerçeğini bilmek, özellikle faşist Türk devletinin bunda baş rolü oynadığını görmek gerekir. Devrimci tutum da bu gerçeğe göre şekillenmek durumundadır. Emperyalistlerin ve tüm gerici (özellikle de faşist TC’nin) bölge devletlerinin cihadist HTŞ çetelerini destekleyip sahaya sürdükleri bu süreçte, “Kürt ulusunun ve özerk yönetim alanlarındaki halkların demokratik kazanımlarına sahip çıkmak görevdir, tarihsel bir sorumluluktur.” Biz devrimciler ve sosyalistler, bulunduğumuz her alanda, bu katliamcı, ırkçı saldırılar karşısında Kürt ulusu ve diğer azınlıktaki devrimci dinamiklerle omuz omuza olmayı devrimci bir görev ve sorumluluk olarak görmek, direnişin öznesi olmak durumundayız.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Şubat-2026 tarihli 57. sayısında yayımlanmıştır.



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Editörün Seçtikleri