Connect with us

Editörün Seçtikleri

Türkiye’de Herkes “Mutlu” ve Geleceğinden “Umutlu”ymuş (!)

İktidarın bıkmadan, usanmadan uyguladığı baskı, sindirme, korku ve halkı kliklere bölerek birbirine düşmanlaştırma politikaları artarak devam ediyor. İktidarda kalabilmek için elinde bunlardan başka da hiçbir enstrüman kalmadı. Ama artık bıçak kemiğe dayandı, bunların da kitleler açısından fazla bir hükmü yok. Sınıf ve halk hareketi, faşist iktidarın baskı politikaları karşısında, grevler, direnişler, yürüyüşler, mitingler ve fabrika işgalleriyle mücadele yolunu ve sınıf dayanışmasını büyütmeye devam ediyorlar.

Halkımızın bu türden cümleleri duymaya nasıl hasret kaldığını bilmiyor değiliz. Ama açlığın ve yoksulluğun diz boyu yaşandığı; yolsuzluğun, hırsızlığın, adaletsizliğin tavan yaptığı ülkemizde bunun mümkün olmadığının da farkındayız. Fakat, halkın ekmeğine, aşına göz koyan TÜİK yetkilileri, arlanmadan halkın gözünün içine baka baka bu yalanı söyleyebilmektedir. İşte TÜİK’in bazı anket sonuçları; Halkımızın %53’ü mutlu sadece %13’ü mutsuzmuş. Geri kalan %30’u da mutlulukla mutsuzluğun arasında bir yerlerdeymiş. Yani, “yaşar ne yaşar ne yaşamaz” gibi bir şey. Hele bir başka sonuç var ki evlere şenlik. Toplumun en mutlu kesimini de kadınlar oluşturuyormuş. Oranı %57. Taciz, tecavüz ve katliamlara uğrayan kadınlar, “iyi ki katlediliyoruz, iyi ki taciz ve tecavüzlere uğruyoruz”, “iyi ki bu ataerkil sistemde dış kapının mandalı bile değiliz” diyerek “mutluluk”larını mı bu şekilde ifade etmişler. Bu, aslında kadınlara yapılanların az olduğu, daha da fazla yapılması gerektiğinin dolaylı anlatımıdır. İstanbul Sözleşmesi, bir gecede, bir kişinin imzasıyla boşuna iptal edilmedi. Kadına şiddetin cezasızlıkla ödüllendirilmesinin en açık ifadesidir bu sözleşmenin iptali.

Ankette bir diğer önemli sonuç, toplumun %65’nin sağlık sisteminden memnun oluşu. Bu aptalca yapılan algı operasyonları karşısında insanın ağzı açık kalıyor. Yoksulluk pençesine düşürülmüş milyonlarca emekçi, değil memnun olmak, doktor yüzü bile göremez durumdadır. Acılarını dindirecek bir kutu ilaca bile erişememektedir. Sağlık ocaklarını, semt hastanelerini işlevsizleştiren ve herkesi Şehir Hastanelerine mahkûm eden halk düşmanı AKP iktidarı, hastalara, hasta gözüyle değil, müşteri gözüyle baktığı sürece hangi memnuniyetten söz edilebilir. Ankette bir başka yalan ise, halkın %67’sinin gelecekten umutlu oluşuymuş. Bütün bu yalanları peş peşe sıralayanların ne yüzleri kızarıyor ne de vicdanları sızlıyor. Toplumun önemli bir kesimi yoksulluk ve açlık sınırı altında yaşamlarını sürdürmeye çalışırken, emekliler diri diri mezara gömülmüşken, kadına şiddet yüzde yüzlerin üzerinde artmış iken, özellikle gençler ve bilim insanları ülkeyi terk etmenin yollarını arıyorken, çeteleşme, “geçim” kapısı durumuna getirilmişken vs. vb. neden geleceklerinden umutlu olsun insanlar. Hele de faşist bir iktidarın katmerli baskıları altında.

Halkı soyup- soğana çeviren çok küçük bir azınlığın kendi açılarından gelecek kaygısı taşımaması anlaşılırdır. Ama onlar bile boşuna rehavete kapılmasınlar. Çünkü zulümkârların hanları-hamamları da gün gelir başlarına yıkılır. Geleceğe dair bir umuttan söz edilecekse, umut halkın isyanındadır, kendi iktidarlarını kurmanın ayak seslerindedir.

AKP İktidarı Ülkenin Yeraltı- Yerüstü Zenginlik Kaynaklarını Peşkeş Çekmeye Devam Ediyor

Faşist “TC” devleti kurulduğundan bu yana, halkı devrimcilere düşman etmek için şu propagandayı hep yapageldi. “Komünistler iktidara gelirse ülkenin bütün zenginliklerini komünist devletlere peşkeş çekecekler. Din elden gidecek.” Bu türden yakıştırmalarla, asıl kendi hırsızlıklarını ve emperyalistlere olan kölece bağımlılıklarını gizlemek için yapıyorlar. Bunun en açık örneğini AKP iktidarı döneminde görmekteyiz. Kuşkusuz, “TC” kurulduğu günden itibaren emperyalizme bağımlı bir devletti ve bu bağımlılığın gereklerini bir emir eri gibi yerine getiriyordu. Ancak bu durum, AKP iktidarı döneminde hiç görülmemiş ölçüde arttı. Örneğin 2000’li yıllardan bu yana, TELEKOM, TÜPRAŞ, PETKİM, ERDEMİR, şeker fabrikaları, termik santraller, limanlar, bankalar gibi önemli kamu kurumları yok pahasına emperyalistlere ve onların işbirlikçilerine peşkeş çekildi. Sadece bunlar değil, AKP iktidarı döneminde sanayi, enerji, ulaştırma ve tarım sektörlerinde özel tekellerin payı inanılmaz derecede yükseltildi. Neredeyse satılmadık fabrika kalmadı. Ankara Fişek Fabrikası, Gölcük Tersanesi, Şakir Zümer Fabrikası, Kırıkkale Mühimmat Fabrikası, İzmit Kâğıt ve Karton Fabrikası, Ankara Çubuk Barajı, Sivas Çimento Fabrikası, say saya bildiğin kadar.

Saymakla bitecek gibi değil. Hepsini saymaya kalksak, bu makale gibi birkaç makale daha yazmamız gerekir. Ormanlar, madenler, dereler bile satıldı. Kala kala köprüler ve oto yollar kalmıştı, şimdi sıra onlara geldi. Ekonomik krizin enkazı altında kalan faşist iktidar, iktidarda kalabilmek adına, seçim ekonomisi için şimdiden çareyi halkın ve ülkenin geri kalan değerlerini yine yok pahasına satılığa çıkartmanın gayreti içindedir. Aslında, satılığa çıkartmak istediği köprüler ve oto yollar zaten devlet için oldukça karlı yatırımlardır. Ama, anlaşılan o ki, sıcak ve toplu paraya ihtiyacı var bu faşist iktidarın. Bir nedeni bu olsa gerek. Ancak bizce esas neden, emperyalist ağa babaları ve onların işbirlikçilerinin kasalarını şişirmektir amaç. Bugüne kadar sattıkları bütün işletmelerin hepsi devlet için kârlı yatırımlardı. Bu, satın alanların milyar dolarlar kar ettiklerinden bellidir. Amaç, emekçi halkı yoksullaştırmak, bir avuç tekelci sermayedarın ensesini iyice kalınlaştırmaktır. Şimdi artık halkımızın şu yaşanan gerçekleri görmesi gerekir. Onların deyimi ile, “Vatan haini olan komünistler” değil, emperyalistlerin işbirlikçisi olan hâkim sınıflardır. Onlar sadece ülkeye ihanet etmiyorlar, halkımıza da düşmanlık etmekte birbirleriyle yarış halindeler. Sadece halka değil, doğaya, hayvana, havaya, suya düşmanlar. Doğasına, ormanına, yerine, yurduna sahip çıkmak isteyen milyonların çığlığını duymayan faşist bir iktidarla karşı karşıyayız. 43 milyon emekçiyi kredi kartları borcu altında inim inim inleten bu iktidar halkın dostu olamaz. Oysa bu sistem içinde kredi kartı, bir geçim vesilesi değil, olsa olsa bir tercih meselesi olabilir. Ülkemizde yoksullaştırılan milyonlarca emekçi, kredi kartlarını son çare olarak geçim için kullanmak durumunda bırakıldı. Bugün sırf bu yüzden 43 milyon emekçi devlete veya özel bankalara borçlandırılmış durumdadır. Bu yüzden, daha şimdiden devlet çiftçinin traktörüne, ahırdaki ineğine, işçinin evindeki zaruri ihtiyacı olan eşyalarına haciz koyarak insanları bir çıkmazın içine sokmaya başladı. Bu çıkmaz, intiharlara, psikolojik bunalımlara, aile içi şiddete vb. neden olmaktadır. Zaten faşist devletin istediği de budur. “Benimle değil, birbirleriyle uğraşsınlar” diyor.

Hâkim Sınıf Klikleri Arasındaki Çelişki Rejimin Değiştirilmesi Üzerinden Derinleşiyor

Böyle kesin bir tespiti yapmak yanıltıcı olabilir ama gelişmeler bu yönde ilerliyor. Çünkü süreç oldukça değişken ve anlık gelişmelerin hızına yetişmek bile başlı başına bir sorun. Bu sadece ülke içindeki ekonomik ve siyasal sorunlardan kaynaklı değil. Hem dünyadaki genel durum ve hem de bölgede ki gidişattan kaynaklıdır. Bir yandan emperyalistlerin pazar dalaşları, öte yandan bölgenin özel statüsünden kaynaklı her an her şeyin değişebileceği gerçekliği. Ancak an itibarıyla, başta CHP ve “Cumhur İttifakı”nın (AKP- MHP iktidarının) temsil ettikleri hâkim sınıflar arası mevcut çelişkinin derinleştiğine vurgu yapmak gerekir. Bu çelişki, sadece pastadan kimin daha çok pay alma çelişkisi değildir. Devletin ve yönetim biçiminin şekillendirilmesiyle de ilgilidir. Yani, “Ilımlı İslami”, bir şeriat rejimi mi, yoksa Kemalist rejime devam mı… İki klik arasındaki kavganın önemli bir ayağını da bu oluşturmaktadır. Ancak bu bile pamuk ipliğine bağlı. Bugün her iki kesim kendi çizgilerinde kararlı duruşlar gösterseler de her an karşılıklı tavizlerle ortak bir nokta da buluşmaları pek ala mümkün. Hele de halkın devrimci mücadelesi karşısında, kendi aralarındaki iktidar kavgalarını bir kenara bırakacakları kuşku götürmez bir gerçektir.

“Cumhur İttifakı” devlet olanaklarını kullanarak, CHP’yi baskı altında tutma, yıldırma operasyonlarını devam ettiriyor. Yeni Adalet ve İçişleri bakanlarının atanması bunu işaret ediyor. İstanbul Başsavcısı Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atanması, CHP üzerinde ki yargı sopasının kaldırılmayacağını ifade ediyor. Dört yüz kişinin yargılanacağı belediye başkanları ve belediye çalışanlarının mahkemelerinin başlanmasına az bir süre kala, Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olarak atanması, mahkemelere bakacak olan hâkim ve savcıların Akın Gürlek tarafından atanmaları anlamını taşıyor. Ayrıca, düne kadar İstanbul Başsavcısıydı, şimdi artık Savcılar- Hakimler Kurulunun başındadır. Doğal olarak yetki alanı tamamen genişletilmiş durumda. Yani, iktidar yargı sopasıyla CHP’yi istediği gibi dövmeye devam edecektir. Bu türden çatışmaları Adalet Bakanı ile sınırlamak elbette ki gerçeği tam olarak yansıtmayacaktır. Çünkü, Adalet Bakanı sarayın sadece iyi bir kapı kulu askeridir. Saraydaki zat ne derse, Akın Gürlek onu yapmak zorundadır. Kuyruğu iyice kaptırmıştır, yapacak başka bir şeyi yoktur. Daha derinlemesine bakıldığında, sermaye grupları arasındaki çatışmada, bireyler sadece bu grupların ellerindeki sopadan başka bir şey değiller. Kullanabildikleri kadar kullanırlar, zamanı geldiğinde onları bir köşeye fırlatıp atar ve kendileri yeniden el sıkışırlar. Zaten bakanların hiçbir yetkisi de yok. Onlar sadece saraydaki zatın sekreterleri durumundalar. Biat eden, vur deyince vuran, dur deyince duran birer kapı kuludurlar.

Devletin bütün imkanlarını kullanan “Cumhur İttifakı”na karşı, CHP halkın muhalefetini arkasına alma çabasındadır. Bunu yaparken, kitlelerin kabaran öfkesini, isyanını pasifize etmekten de geri durmamaktadır. Tam anlamıyla halkı seçim sandığına mahkûm ederek, oy avcılığı peşindedir. Aslında bu, iktidardakilerin de işine gelmiyor değil. CHP’nin ülke genelindeki meydan mitingleri, kitlelerin öfkesini dindirme, halk deyimiyle “gazını” alma görevi görüyor. Böylece mücadele etkisizleştirilerek sistem sınırları içerisinde tutuluyor. Bu da her iki “düşman” kliklerin işine geliyor. Kendi aralarındaki dalaş elbette önemli, ancak kitleler isyan edip de iktidarı ele geçirirse, bu, ikisinin de sonu demektir. Bu yüzden bunların düşmanlıkları da, dostlukları da tamamen çıkar ilişkileri üzerine kuruludur.

Faşist İktidarın Kendisinden Olmayan Bütün Muhalif Kesimlere Dönük Baskıları Artarak Devam Ediyor

İktidarın bıkmadan, usanmadan uyguladığı baskı, sindirme, korku ve halkı kliklere bölerek birbirine düşmanlaştırma politikaları artarak devam ediyor. İktidarda kalabilmek için elinde bunlardan başka da hiçbir enstrüman kalmadı. Ama artık bıçak kemiğe dayandı, bunların da kitleler açısından fazla bir hükmü yok. Sınıf ve halk hareketi, faşist iktidarın baskı politikaları karşısında, grevler, direnişler, yürüyüşler, mitingler ve fabrika işgalleriyle mücadele yolunu ve sınıf dayanışmasını büyütmeye devam ediyorlar. Bunun en güzel örneklerinden birini Mersen, Omsa ve Smart Solar’da çalışan emekçi kadın işçiler gerçekleştirdi. Bu fabrikalardaki kadın işçiler, işçilerin aileleri grevler sürecinde sürekli birbirlerini ziyaret ederek dayanışma ve mücadele boyunca omuz omuza olmanın güzel örneklerini sergilediler pratikte. Artık “her koyun kendi bacağından asılır” bencilliğinin yerini, işçi sınıfının dayanışmacı kolektif mücadele ruhu adım adım ilerleyerek büyüyor. Hele de buna kadın emekçiler her şeye rağmen renklerini katmışlarsa, geleceğe umutla bakmak bir kat daha artmış demektir. Yine aynı kararlılıkla yürütülen Migros depo işçilerinin mücadelesine tanıklık ediyoruz. Migros depo işçileri, en azından yaşamlarını kolaylaştıracak bir ücret, promosyon haklarının verilmesi, vergilerin patron tarafından ödenmesi ve taşeron firmanın aradan çıkarak, işçilerin kadrolu işçiler konumuna gelmesi gibi demokratik talepleri var.

Bu talepler için 7 ilde 10’dan fazla depoda işçiler işi bırakıp greve çıktılar. Fabrikalarda yükselen emeğin sesi her geçen gün büyümeye devam ediyor. ŞIK MAKAS işçileri bu sese seslerini katmaya, fabrikayı direniş kalesi yapmakta kararlılar. Patron, sarı sendika (Öz İplik İş Sendikası), valilik ve sözde “güvenlik” güçlerinin ortaklığıyla Şık Makas işçilerinin direnişi kırılmaya çalışılıyor. Ama işçiler ve BİRTEK- SEN ekonomik ve demokratik haklarını alana dek geri adım atmayacakları konusunda kararlılar. Bu umudu büyütmek, işçi sınıfıyla her koşulda yan yana, omuz omuz olmak komünistlerin birincil ve asli görevlerindendir. Çadır çadır grevleri dolaşmak, her bir eylemlerinde yan yana, omuz omuza olmak, fabrikalarda komiteleşmek sınıfı örgütlemenin önemli yollarındandır. Sınıfın olumlu eylem çizgisine girmeye başladığı bu süreçte, komünistler üzerlerine düşen görevlerini tereddütsüz yerine getirmek durumundadırlar. Aksisi, yani sınıfla pratikte bütünleşilmiyorsa, her şey söylem düzeyinde kalıyorsa “komünist”lerin, komünistliği tartışmalıdır. Gazete sayfaları arasından çıkıp, beş-on kişilik basın açıklamalarında kurtulup, grev çadırlarındaki, fabrika işgallerindeki, sokak eylemlerindeki işçilerin tam da yanında ve görünür halde olmak gerekiyor. Sermayenin ve devletin topyekûn saldırısına karşı, emek cephesinin de topyekûn mücadelesi gerekiyor. Bunu devrimci- demokratik sendikalar, öncelikle de komünistler örgütleyebilir/örgütlemek zorundadırlar.

Son yıllarda, özellikle 2025’den bu yana işçi sınıfı emekten gelen gücünü daha sık ve daha organize kullanmaya başladı. Hâkim sınıflar açısından kaygı verici, emek cephesi açısından ise geleceği kazanma adına umut verici bir durumdur bu. Bilecik/Osmaneli’de Rehau fabrikasında, Kütahya şeker fabrikasında, Kocaeli/Dilovası’nda ki Omsa Metal’de, GM Teknik Cam fabrikasında, Manisa Organize Sanayi Bölgesinde, Gübretaş fabrikasında, DYO Boya fabrikasında, İzmir Buca ve Çiğli belediyelerinde, Polonez’de ki işçi direnişleri, öğretmenlerin 3 gün süren uzun yürüyüşleri, çiftçilerin ürünlerini sokağa dökme veya ürünü tarlada bırakma eylemleri, başta üniversiteliler olmak üzere yükselen gençlik hareketleri, faşist iktidarı çileden çıkartır niteliktedir. Bu yüzden de işçi sınıfına, halka ve devrimcilere-sosyalistlere yönelik saldırılar sürerken, gelecek günler daha büyük ve kapsamlı saldırılara gebe günlerdir. ESP’ye yönelik yapılan operasyon, yapılacak daha kapsamlı saldırıların açık ve net habercisidir. Bu arada ESP’ye yapılan saldırıyı bir kez daha kınadığımızı, bu saldırıların, devrimcilerin sesini kısamayacağını, mücadelelerinin önünü alamayacağını kararlılıkla belirtmiş olalım.

“Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” Raporundan Ne Anlamalıyız?

Bir yıldan beridir sözde Kürt sorununun “çözümü” için çalışmalarını sürdüren komisyon, sonunda ortak raporunu da hazırlamış oldu. 50 milletvekilinden oluşan komisyon üyelerinden ikisi hayır, biri de çekimser oyu kullandılar. EMEP ve TİP temsilcileri hazırlanan ortak rapora hayır derken, bir CHP’li vekil de çekimser oy kullandı. Raporun bağlayıcı bir yanı olmamakla birlikte, Kürt ulusuna dönük anlayışın ortaya konulması bakımından önemlidir. 60 sayfa ve 7 başlıktan oluşan raporun ana içeriği, sorunun gerçek anlamda çözümünden ziyade, devletin yüz yıldır sürdürdüğü yasakçı ve tekçi anlayışının rapora damgasını vurduğu rahatlıkla söylenebilir. Rapor, Kürt sorununu en azından demokratik bir çözüm temelinde ele almanın ötesinde, tamamen cezai yaptırımlar anlayışıyla ele alarak hazırlanmıştır. PKK’nin silah bırakması ve kendisini fes etmesi karşılığında örgüt yönetici ve üyelerinin işledikleri “suç”lara göre hukuki durumlarının değerlendirileceği, buna göre infaz düzenlemelerinin yapılacağının ötesinde, Kürt ulusunun ulusal talepleri hakkında neredeyse hiçbir anlam taşımamaktadır. Ama “devletin üniter bütünlüğü”, resmi dilinin Türkçe olduğu, “komşu ülke sahalarında da olsa Türkiye’ye tehdit oluşturan yapıların varlığına müsaade edilmeyeceği” (ki burada kastedilen Kürt ulusunun kendi kaderini kendisinin belirleme mücadelesidir) gibi bir anlayışın hâkim olduğu raporun yaratacağı sonuçların, özellikle Kürt halkının beklentilerine olumlu katkılarda bulunacağını söylemek mümkün değildir. Belediyelere kayyım atamak, AHİM kararlarının tanınması, siyasi partiler kanununda değişiklik gibi önermeler, Kürt ulusunun ulusal taleplerinden ziyade Türkiye–K. Kürdistan’da yaşayan tüm halkların demokratik talepleridir. Kaldı ki bunların bile hayat hakkı bulup bulmayacağının garantisi yoktur.

Aslında oluşturulan bu komisyon aracılığıyla bir taşla birkaç kuşun birden vurulmasının hedeflendiği apaçık ortadadır. Birincisi; ulusal hareketin tasfiyesi, ikincisi; mevcut iktidarın ve özellikle de Erdoğan’ın iktidar koltuğunun korunması. Bunun sağlanabilmesi için anayasa değişikliği, üçüncüsü; burjuva muhalefetin etkisizleştirilmesi, DEM partisinin iktidar bloğunun çeperinde tutulması gibi önemli hedefleri görülmezse, ciddi siyasal yanılgılara düşülür. Daha da önemlisi faşist bir iktidardan demokratik yönelimlere girilmesi beklenir. Demokratik kazanımlar faşist iktidar eliyle değil, halkın devrimci- demokratik mücadelesiyle mümkündür.

Komisyonun raporu, pratik sonuçlarıyla önümüzdeki süreçte çok daha kapsamlı olarak tartışılacak bir konudur. Şimdiden söyleyebileceğimiz şey, Kürt ulusunun en azından demokratik haklarını bile garanti altına almaktan uzak bir rapordur. “Üniter yapıyı”, devletin ırkçı-ilhakçı “beka”sını koruyan, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki Kürt ulusunun ulusal mücadelesine bile tahammülü olmayan, toplumun genelini ilgilendiren kısmi demokratik hakları işaret eden, ama sadece işaret eden bir anlayışın ürünü olarak hazırlanmıştır.

Kısacası, komünistler, toprakları işgal edilmiş sömürgeleştirilmiş veya ilhak edilmiş ezilen bir ulusun en sıradan demokratik hak kazanımlarına karşı çıkmazlar, tam aksine desteklerler, kazanımların arttırılmasının mücadelesini verirler. Bizler açısından belirleyici olan, o ulusun kendi devletini kurma hakkı da dahil kendi kaderini kendisinin belirlemesidir. Oysa Türkiye- K. Kürdistan’da yapılmak istenen bu değil. Tam aksine, direniş hareketinin tasfiyesi, faşist devletin “üniter yapısı” ve “beka”sının korunmasıdır. Bunun savunulacak, desteklenecek hiç ama hiçbir yanı yoktur.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Mart-2026 tarihli 58. sayısında yayımlanmıştır.



Mart 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031 

More in Editörün Seçtikleri