
Her ne sebepten olursa olsun göç ve göçmenlik bir gönüllülük işi, yani göç edenin gönlüne göre tercih ettiği bir şey değildir. Katlanılması gereken bir zorunluluktur aslında. Meslek seçiminden eğitim ve iş alanına kadar uzanıp yaşamımızı kuşatan zorunluluklar zinciri, göçmenlik bakımında da bir istisna oluşturmaz.
Hal böyleyken, nerden bakılırsa bakılsın, bir insanın yaşadığı toprakları, çevresini terk edip sonuçta göç etmeyi yeğlemesi, kişinin özgür iradesiyle aldığı kişisel bir karar olarak görülemez.
BM verilerine göre, dünya ölçeğinde 200 milyon insan göçmen konumundadır. Bu rakamın gerçeği ne kadarı yansıtıyor olduğunu elbette kesin olarak bilemiyoruz. Ama şu bir gerçektir ki, en az 200 milyon nüfuslu karma bir “ulus” devletsiz olarak tarih sahnesinde yerini almıştır. Buna “Göçmenler Ulusu” diyebiliriz. Eğer bu kesime genel geçer “ulus” tanımlamasıyla yaklaşılırsa, şimdiden söylemekte yarar var ki, bunlar klasik anlamda bir “ulusal bilinç”e yani dil, toprak, iktisadi yaşam birliğine sahip değillerdir. Ortak ruhi şekillenme özelliği (ki buda görecelidir) haricinde diğer tüm ulus sıfatlarında yoksundurlar. Göç yolculuğu ve gittikleri yerlerde barınma, beslenme gibi ihtiyaçlardır ruhi şekillenişlerini ortaklaştıran. Topraksız bu “ulus” yüzlerce dile sahiptir.
Göçmen-mülteci ikilemi
Günümüzde mülteci ve göçmen ayrımı bilinçli yapılmaktadır. Burada kotarılmak istenen şey şudur: Göçmenler gönüllü, mülteciler ise zorunluluktan dolayı yer değiştirir! Bu tanımlama, en hafif deyimiyle tam bir zorlama tanımıdır. Hemen söylenmelidir ki, göçe sebep olanların bu zorlamalı teorisini yanlıştır. Her bir hareket, sebepleriyle birlikte vardır. Göçmen hareketliliği artık kaçınılmaz bir zorunluluktur. Buna sebep olanların, “göçmen ulusu”nun mensuplarıyla kurdukları “dostluk” da onlara karşı gösterdikleri “yardımseverlik” de bir yanılsamalar toplamından öte bir şey değildir. Göçmenlere kucak açtığını, onların sorunlarını gidermek için uğraştığını söyleyen mevcut devletler, dünya genelinde yarattıkları siyasal, ekonomik, ekolojik tahribatlarla, savaşlarla mevcut sonuçların doğrudan yaratıcılarıdır. Pek çok devletin aksi yöndeki görüşleri, bu sonuçlardan paylarına düşenin kendilerine fatura edilmemesi gayreti olarak anlaşılmalıdır.
Halis Nihat








