Connect with us

Kültür-Sanat

Melayê Batêyî 

 İyi şair böyledir işte. Ölürken şiirin sıcak soluğuna sığınır ve son nefesini verirken kafasını yazdığı son şiirin üzerine düşürür.

 Melayê Batê, tipiye yakalanınca mağaraya sığınan ve orada donan ak sakallı bir şiir olarak canlanıyor hayal dünyamda. Yaşadığı devri, “vefasız günlerden ibaret bir sıkıntı, zulüm ve eziyet” devri olarak görüyor. Timurlenk ordularının kanaraya çevirip geçtiği böylesi bir devir içinde Batê yapayalnızdır, kendi deyimiyle bir ‘Beyt-ül-Hazen sakini’dir. Oğlu Yusuf’u kaybeden Hz. Yakup’un ağlamaktan kör olduğu evdir “Beyt-ül-Hazen.”

 Şairimiz, 1417’de, Hakkari’ye bağlı Beytüşşebap ilçesinin Batê köyünde doğuyor. Bir şair doğarken, bir başka şair, Hurufi şairi Seyyid Nesimi, ibretiâlem için Halep’te derisi yüzülerek öldürülüyor.

 Batê, Van’ın güneyinde, Ermenilerin Moks (Մոկս), Kürtlerin ise Miks dedikleri şimdiki Bahçesaray’da bulunan Mir Hesen Veli medresesinde okuyor. Dönemin yaklaşık 300 öğrencili en büyük medreselerinden biridir bu. Medreseyi bitirdikten sonra medreseleri, camileri, köyleri gezerek, dönemin alimleri, dengbêjleri, çirokbêjleri ve stranbêjleri ile içli dışlı olur. Kürdistan doğasını dinler ve derinlemesine tanır. Bu durum onun şiirini besler biçimlendirir.

 Ali Harîrî gibi Batêyî’nin de Divan’ından, günümüze az sayıda şiiri, yani 30 tane tevhid, münacat, naat, kadide ve gazeli kalmış. Bu az sayıdaki aşk ve doğa şiirleri, kayıp şiirlerinin ses ve meram zenginliğini yüklenip getirmiş gibidirler. Şiir zaten kayıp şiirlerin sesiyse şiirdir. Şairin diğer iki eseri Zembilfroş Destanı ile Mevlit’tir (Mewluda Kurdi)

 Zembilfroş, Kürt sözlü edebiyatının Mem Alan ve Siyabend û Xecê gibi önemli destanlarından biridir. Batêyî, bu destanı yazılı hale getirirken, Ahmede Xani’nin Mem Alan Destanı’na yaptığı gibi, ona yeni bir ruh ve biçim kazandırmıştır.

 Destan, mala doymuş bir erkeğin, ölümün gücü ve anlamı karşısında dünya mülküne, zenginleşme ve egemenlik hırsına sırt çevirişini, sırf geçim için sepet örüp satmaya dayanan yalın ve dürüst bir yaşamı tercih edişini, eşine sadakatini, sadeliğini ve dürüstlüğünü anlatıyor. Buna karşın bir kadın şahsında, bazı kadınların eşlerine sadakat konusunda pek sağlam bir duruş içinde olmadıkları mesajını veriyor. 

 Melayê Batê’nin günümüze gelen diğer eseri Mevlit (Mewluda Kurdi), Peygamberin doğumunu anlatıyor. Doğa üstü, uhrevi sislere bürünmüş, yalın bir anlatımdır bu. On dokuz bölümden meydana geliyor. Kitaptaki şiirlerin hepsi besmele ve hamdele ile başlıyor. Şiirler, asırlar boyunca Kürt medreselerinde ders kitabı olarak okutulmuş, ezberletilmiş. Kırgızların, Manas Destanı’nı ezberleyen Manas okuyucuları ile Kırgızcaya can üflemeleri gibi Kürtler de Mevlit okuyucuları ile Kürtçeye asırlar boyunca can üflemişlerdir. Dil, ilahi ve yalın bir öyküyü, müzikalitesi narin bir okuyuşla halka sunduğunda, halk kendi dilinin gücünü fark ediyor ve yeni öykü arayışlarına çıkıyor. Bu, halkın edebiyat arayışıdır işte. Dengbêjleri, çîrokbêjleri, stranbêjleri yaşatan, çoğaltan budur. 

 Batê’nin Mevlit’indeki tanrı kendi deyimini kullanırsak, “merhametli ve örneksizdir.” Ama bunun yanında yine kendi deyimiyle, “dostsuz ve sevgilisizdir” Dostsuzluk ve sevgilisizlik ise şairin sanatının haz edeceği bir durum değildir. 

 Mevlit ilk kez 1905 yılında Mısır’da, 1919’da da İstanbul’da yayınlandı. Kürt yazılı dilinin medreselerde ve halk arasında yaşatılmasında bu eser önemli bir rol oynamıştır. Camilerde, medreselerde, mir (bey) ve mela (medrese öğretmeni) evlerinde bu yazılı dile ulaşmak sorun değildi. 

 Halkın Hasan Ertūşi olarak bildiği Batê bu eserinde, sözcüğü anlamının dışına taşırma, benzerinin adıyla anma, yani edebiyatta eğretileme ya da eski deyimiyle istiare sanatını, mübalağayı, çelişkiyi, yinelemeyi kullanıyor. Duyguyu soru işaretine dönüştürüyor, çok anlamlı sözcüklerin içine girerek zıtlıkları sihirbaz gibi yerinden oynatıyor, söz oyunlarıyla yani cinasla edebi dokuyu renklendiriyor. 

 “Önce akıl sağlığında çıldıralım,” diyen bir şairdir Batê. Kendi deyimiyle kendisine saplanan korkunç okun katilidir. Kimseyi tanımadığı, fakir ve yaralı olduğu, garip bir kalabalığın içinde bulunduğu (Mam di nav qewmê xerîb) kanısındadır. Şiirini doğuran da zaten içinde bulunduğu bu durumdur. Bu durum tabi, Mezopotamya, İran ve Küçük Asya uygarlıklarının kesiştiği yerde bulunmanın doğurduğu bir durumdur aynı zamanda. Bu kesişme sahasında onun feyz aldığı merkezler, dönemin en büyük medreselerinin bulunduğu merkezlerdir. 

 Mevlit ile mesnevisi Zembilfroş’un, Çarlık Rusyasının Erzurum Başkonsolosu olan Alexander Jaba’nın çabasıyla bulunan nüshaları, St. Petersburgdaki, Saltikov-Sçedrin Kütüphanesindedir. 

 Batê’nin ölümü acıklıdır. Kış mevsiminde köyünden çıkıp, yıllar önce eğitimini aldığı Miks’e, Van’a gitmek için yola koyuluyor. Yayadır. Dağarcığında yol azığı, kalemi ve defteri vardır. Köyüne pek uzak olmayan Berçela Yaylası’da kar, sis ve tipiye yakalanıyor. Geri dönüyor ama yol kapanmıştır. Köyünü bulamayınca, orada bildiği bir mağaraya sığınıyor. Ateş yakamıyor, odun da yok. Her zaman yanında taşıdığı kalemini ve defterini çıkarıp hayatının son şiirini yazıyor. Yakınları onu Van’da biliyorlar. Bahar olup karlar eridiğinde cesedini yazdığı son şiiriyle birlikte mağarada buluyorlar. Şiirin bir bölümü şöyledir:

HAZANDAN SONRA

Ah bu kasımdan öteye,
Melayê Batêyî nerede?
Sefer çıktı Mikse doğru,
Bu kış vakti üzere.

Kış vaktidir bu yolun,
Bu civarda, bu sahrada.
Sis tuttu her yanı,
Çiğ sardı bedeni.

Çiğ düştü Van Gölü’ne,
Soğuklar kapladı servilikleri.
Ağlayasımız tutar gökyüzü için,
Güzeller gelmezler seyrana.

Güzeller gelirler de görünmezler,
Aşikar gelirler de gizlenmezler,
Ne yağızlar gelirler de fark etmezler,
Karanlığa kaldı bütün meydan.

Oldu zifiri karanlık,
Soğuk ve ayaz yeniden.
Takat gerek başa gelene,
Bakın, acı ve özlem…

Dağların bir çoğuna bakın,
Yapraklar soldu Mirlerin bağında.
Reyhanlar yağdı sulara, 
Reyhanlar düştü avluya.

Perişanız kimine göre,
Comerzan’dan yukarı göle,
Geride kaldı Mecalê ve Berçelan, 
Güzeller gelmez oldu seyrana.

 (Kürtçeden çeviren: Mustafa Çepik)

 Bate’nin 1495’te tipiye karışan yaşamı, bana zamanın akışına kapılıp o akışta hiçleşmeyen hiçbir şeyin olmadığını çağrıştırıyor. Çocukluğumun ve gençliğimin tipili bir köyde ve anlatılan tipili öyküler içinde geçmiş olmasından mıdır bilemiyorum, şairin bu şekilde ölümü, belleğimi zaman zaman yoklayıp duruyor.

 İyi şair böyledir işte. Ölürken şiirin sıcak soluğuna sığınır ve son nefesini verirken kafasını yazdığı son şiirin üzerine düşürür.



More in Kültür-Sanat