
Yazar/Deniz Zan
Gıda üretimi, tarih boyunca sadece bir hayatta kalma mücadelesi değil, aynı zamanda egemenlik ve güç ilişkisidir. İnsanlık tarihi boyunca dünya yüzeyinde gelişen doğal hayat, canlının hayatta kalma mücadelesiyle sınırlı olmamış, aksine insanlığın yerleşik düzene geçerken ve toplumsal hiyerarşisini oluşturmasına da vesile olmuştur. Ve giderek bu süreç, kapitalizmle birlikte devletlerin sınırlarını çizen küresel güç dengelerini şekillendiren stratejik egemenlik ve güç savaşı haline gelmiştir. Toprağı işleme yeteneğini ve tohumun yönetimini elinde bulunduran güçler, tarih boyunca bu avantajı kitleleri kontrol etmenin aracı olarak kullanmışlardır. Nitekim geçmişin feodal kalelerindeki tahıl ambarlarından bugünün çok uluslu şirketlerinin yapay laboratuvarlarına kadar uzanan süreçte, gıdaya hükmetmekle o gıdaya muhtaç olan nüfusa hükmetmenin doğru orantılı olduğunun farkındalar. Bu durum günümüzde sadece teknolojik ve askeri üstünlük iradesini sağlama meselesinin çok ötesine geçerek; genetiği değiştirilmiş tohum patentleri, yapay zekâ destekli tarımsal veri tekelleri ve sınır ötesi su kaynaklarının işgal edilmesiyle küresel jeopolitiğin en canlı, en acımasız ve en belirleyici çatışma ortamlarından birini oluşturmaktadır.
Bu bağlamda günümüz koşullarında gıda egemenliği ya da gıda tekelciliğinin sadece verimli topraklara fiziksel olarak sahip olmak değil; o toprağın islenmesini, genetiğini ve gelecekteki verimini tahmin eden veri altyapılarını kontrol etmesi açısından incelemek ve öngörülebilir bir açıdan değerlendirmek gerekir. Akıllı tarım ve hayvancılık adıyla geliştirilen yeni sistem, aslında yaratılmak istenilen dijital ekosistem içinde iklim krizinin nesnel sonuçlarını küresel düzeyde mülksüzleşen insanlık çoğunluğuna yansıtırken; ortaya çıkan bilgi ve teknolojik gelişim bir avuç emperyalist tekelcinin elinde toplanmaktadır. Dünyanın temel fiziksel yapısına savaş açan bu anlayış, bir taraftan ise ekosistemin varlığını yaşatmaya dönük sözde çözümlemeler ortaya koymaktadır. Bir diğer ifade ile gezegenin kurtuluşu için sunulan laboratuvar ortamlarında yaratılan yapay et, alternatif proteinler, yenilebilir/dönüştürülebilir temel kullanım gereçleri, kapitalist emperyalist hegemonyanın yarattığı ekolojik yıkımla “baş etmek” iddiasında öte değildir. Neticede bu ekosistemi bozan da kendileri, yenileme iddiasını ortaya koyan da aynı yapıdır. Bu açıdan sermayenin tüketim ilişkilerine hizmet eden bu düzenin ekolojik bir düzlemde yenilenmesini beklemek hayalden başka bir şey değildir.
Günün sonunda üretim araçlarının mülkiyetini ve kontrolünü hızla dönüştürürken, aslında bu durum, Karl Marx’ın Kapital’de ortaya koyduğu “Metabolik Yarılma” teorisinin günümüzde dijital ve yapay bir evresidir. Marx, kapitalist endüstriyel tarımın toprağın besin maddelerini çaldığını, kır ile kent arasındaki organik madde döngüsünü kopararak doğa ile insan arasında telafi edilemez bir yarılma yarattığını belirtmiştir. Bugün kimyasal gübre kısıtlamaları ve karbon azaltılması adı altında dayatılan teknolojik çözümler, bu ekolojik yarılmayı iyileştirmek bir yana, onu yeni bir kâr mekanizmasına dönüştürmüştür; kapitalizm doğanın tahribatını dijital araçlar ile ölçüp paraya çevirerek metabolik yarılmayı finanse edilebilir bir sömürü alanı haline getirmektedir.
Emperyalistler ortaya koydukları sözde çevre dostu ve sürdürülebilir yapıyı, akıllı tarım ve hayvancılık terminolojisi içinde; ekolojik yapıyı ne kadar korumak istediklerini ortaya çıkan veriler ile çarpıcı bir şekilde bize göstermektedir. Daha net ifade etmek gerekirse; akıllı tarımın değerlendirme süreçlerini raporlaştıran merkezi veri yapılarının sonuçlarına göre, yapay zekâ ile sürdürülen akıllı tarımdan kaynaklı küresel sera gazı emisyon oranları yaklaşık %4’tür. Bu oran aynı zamanda hayvancılıktan ortaya çıkan oranlar ile neredeyse aynıdır. Yani bir taraftan sözde ekolojik/yeşil tarım iddiasında bulunurken, diğer tarafta bu sistemi çalıştırmak için ihtiyaç duyulan enerjinin yani elektrik tüketiminin mevcut kullanımın %10’undan fazla olduğu yine kendileri tarafından raporlanmıştır. Yani tarlada azaltıldığı iddia edilen emisyonların arkasında görünmez bir endüstriyel kirlilik yaratılmıştır. Bu durumda bu enerjiyi sağlayabilmek için ya nükleer enerji ya da klasik enerji kaynaklarının kullanımı teşvik edilecektir. Ortaya çıkan bu sebep-sonuç ilişkisi, kendi içindeki çelişkileri görmemiz açısından önemlidir. Çünkü bir taraftan ekolojik tarım ve hayvancılığı savunurken, diğer taraftan doğanın hiç edilmesi sermayenin bir maskeleme çalışmasından başka bir şey değildir.
Amerika Davis’teki California Üniversitesi (UC Davis) tarafından yapılan kapsamlı araştırmaya göre, ortaya konulan sözde yenilebilir ekolojik yaşam dönüşümünün yani laboratuvarda üretilen kültür etinin küresel ısınma potansiyelinin, geleneksel sığır eti üretimine kıyasla 4 ila 25 kat daha yüksek olduğudur. Bu sonuç bize göstermektedir ki koca bir yalan deryası içinde aslında ekolojik bir kurtarmanın, sermayenin masalından başka bir şey olmadığıdır. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerine göre 2000’lerin başlarından beri tarımsal ürünlerdeki çeşitliliğin %70’e yakını ya yok olmuş ya da bilinçli bir şekilde yok edilmiştir. Bunun temelinde yatan teknolojik gelişim ile ortaya çıkan akıllı tarımın dayattığı yapay zekâ sistemleri ve üretim modellerinin yarattığı değişim ile aslında insanlığın temel besin ihtiyacının sadece %60’lık bir kısmı pirinç, buğday ve mısır ile karşılanabilir hale gelmiştir. Bu veriler bize kapitalist sömürü sisteminin doğa üzerinde derin, yıkıcı sonuçlarını göstermektedir.
Bir diğer mesele ise akıllı sulama sistemleridir; yapay zekâ temelli sensörleri ve dron destekli nokta ilaçlamalar, birim alan başına düşen su, kimyasal ve gübre tüketimini azaltarak ekolojik kaynak tasarrufu sağlıyor gibi görünse de temelinde kaynak tüketimini azaltmak yerine üretim yöntemlerini ve araçlarını endüstrileştirerek genişlemesine ve toplamda emperyalistlerin doğa üzerindeki baskısının artmasına neden olmaktadır. Çok daha büyük genişlikte yapay tarım yapan emperyalist tekeller, sözde teknolojik verimlilik yapısının arkasına saklanarak; ekosistemleri, biyoçeşitliliği ve geleneksel tohum alanlarını tek tipleştirmekte, doğayı tamamen izole edilmiş birer fabrikaya dönüştürmektedir.
Avrupa Birliği’nin Tarım ve Hayvancılık raporlarının arasında gizlenen bu durum endüstriyel tarım yüzünden son 20 yılda doğadaki bitki çeşitliliğinin önemli bir kısmının yok olmasına neden olduğu yapılan bağımsız araştırmalar sonucu ortaya konmuştur. Akıllı tarım/hayvancılık bu tek tipleşmeyi algoritma zoruyla daha da hızlandırmaktadır. Dahası ise doğal tarım ve hayvancılık alanlarını yok eden bu sistem, küresel karbon salım oranlarını sıfırlayacağını iddia ediyor. Ama gerçekte ise hayvancılığın doğrudan emisyonunu azaltırken, arkasında devasa elektrik şantiyelerinin çalışmasını sağlayan muazzam bir elektrik ve fosil yakıt enerjisi tüketimi bırakmaktadır; yapılan bilimsel araştırmalar, laboratuvar etinin küresel ölçekteki potansiyel karbon ayak izinin mevcut endüstriyel sığır etinden katbekat daha fazla olabileceğini göstermektedir.
Aynı durum tarım arazilerinde uygulanan sistemler için de geçerlidir. Aslında bu durumun özeti, teknolojinin ekolojik sonuçlarını alıp başka bir sömürü sektörüne transfer etmekten başka bir şey değildir. Sonuç olarak teknolojinin ekolojik sonuçları; sadece teknolojinin kendi doğal akışını sermayenin hızlandırılmış zaman akışına göre zorlayan, toprağın doğal yapısını yapay zekâ algoritmalarının komutlarına karsı zorunlu kılan yeni bir tekno-ekolojik yabancılaşma algısından başka bir şey değildir.
Tüm bu değişim süreçlerinin nihai sonucunda, traktörün mekanik gücünden dronların algoritmik gözetimine, toprağın geleneksel üretkenliğinden laboratuvarların yapay üretimine uzanan bu teknolojik değişim, doğayı ve insan emeğini özgürleştiren bir ilerleme değil; aksine sermayenin tarımsal alan üzerindeki sınıf egemenliğini ve sömürüsünü ortaya çıkaran bir araçtır. Akıllı tarım ve akıllı hayvancılık adıyla parlatılan dijital ekosistem, iklim krizinin nesnel faturasını küresel işçi sınıfına ve mülksüzleşen köylülüğe keserken; gıda üretiminin bilgisini, patentini ve mülkiyetini emperyalist kapitalistlerin elinde merkezileştirmektedir. Dünyanın kurtuluşu olarak sunulan laboratuvar üretimi alternatif proteinler ve az su kullanımı, sözde ekolojik tarım, kapitalizmin kendi yarattığı ekolojik yıkımı yeni bir sermaye birikimi modeline dönüştürmedir. Dolayısıyla akıllı tarımın politik ekolojisi bize göstermektedir ki; gıda üretimi araçları, patentler ve bu araçları yöneten algoritmik veriler tüm insanlı adına kamulaştırılmadığı, üretimin amacı değişim değerinden, insanlığın ihtiyacına doğru devrimcileştirilmediği sürece, teknolojik ilerleme insanlığı doyurmanın değil, onu tamamen kontrol altına almanın ve sömürmenin en net aracı olmaya devam edecektir.
Burada kavranması gereken gerçeklik, teknolojinin kendi başına bir tehlike olmadığıdır; zira asıl belirleyici olan unsur, bu teknolojinin mülkiyetinin kimin elinde olduğu, hangi sınıfsal çıkarlara hizmet ettiği ve insanlığın ortak mirası olarak dünyanın doğal yapısına zarar vermeyen, yenilenebilir, geliştirilebilir ve paylaşılabilir bir karakter taşıyıp taşımadığıdır. Tarihsel süreç bize göstermektedir ki emperyalistler kriz sarmalına giren sistemlerini ayakta tutmak ve kabaran iştahlarını tatmin için dronlardan yapay zekâya, uydulara kadar teknolojinin bütün imkânlarını, tüketim ve üretim araçlarının hepsini topyekûn ve en vahşi biçimde seferber edeceklerdir. Dolayısıyla asıl soru ve asıl mücadele alanı teknolojinin varlığı değil, insanlığın ortak emeği, üretim süreçlerinin toplam tecrübesi ve birikimi olan bu teknolojiyi özel mülkü edinmiş bir avuç kapitalist tekelin elinden alıp tüm insanlığın yararı için kamulaştırıp çalıştırmaktır. Bu da hiç kuşkusuz söylenebilir ki bir sınıf mücadelesiyle ulaşılabilir bir merhaledir.








