
Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Kafkasya bölgesinde “yeşil’lerin” savaş tamtamlarının çaldığı bir süreçte – İran İslam Devrimi’nin (1 Nisan 1979) ilanına denk geldiği bir dönemdir. Bölge coğrafyasını ısıtan bu sosyal ve siyasal değişim, ister istemez projenin önemle gündemi meşgul etmesi kaçınılmaz oldu. 70’li yılların sonlarına doğru, gerek Ortadoğu’da gerekse de uluslar-arası ilişkilerde yeni bir bölgesel çatışmanın objektif ve de subjektif koşullarının şekillendiği bir süreçin ayak seslerinin yükseldiği bir döneme neden oldu. Zira, bu süreci tetikleyen iki önemli neden vardı; biri İsrail faktörü ve bir diğeri ise Amerikan baskısıyla yaratılmak istenilen işbirlikçi yönetimlerin ABD’ye amasız bir şekilde entegre olma koşulların varlığıydı – bu, gündemi oldu-ğundan çok meşgul ediyordu. Mevcut durumun ilişki bütünü içerisinde “Yeşil projesi’nin “dayatma” ve “sürekliliği” küresel boyutta ideolojik bir şekillenmeye bürünürken, Orta-doğu’nun kaderi de yaratılan bu yeni durum üzerinden dış dünyaya resmini veriyordu. Dış müdahalelerle bölgedeki dengelerin (mevcut durum) taşları yerinden sökülmeye zorlanırken, “değişim” adına her tür işgal ve müdahalelere açık hale getirildi.
İsrail ve Mısır arasında imzalanan Camp David (17 Eylül 1978) Barış Sözleşmesi ile her iki ülkenin bir birini resmen tanımalarıyla onaylandı. Bu yakınlaşma Arap ülkelerinin tepkisini almada gecikmedi. (1) Onlar, bunun Filistin sorununa çözüm getiremeyeceğini, dolayısıyla esas meselenin bütün Arap dünyasını ilgilendiren bir konu olduğu noktasında hem fikir oldular. Dolayısıyla, Arapların ısrarıyla bu sorunun haledilmesinin iki ülkenin tek başına verilebileceği bir kararla olamayacağını ve “çözüm” ve “çareyi” Mısır’ı boykot etmekte buldular. Bu geliş-melerle birlikte bölgesel istikrarsızlık, din ve mezhep çatışmasının habercisi olduğu bir ‘önceliği’ tetikler konuma geldi. Bu olumsuz durumu kaynaklık eden gelişmelerle birlikte, özellikle ABD’nin ‘iç düşmanı’ yaratma planı işe yaradı. Bölge halkının içine düştüğü bu çıkmazdan, sonuç ve neden noktasında “yeni” bir Ortadoğu şekillendi. Bu belirsizlik ve dış müdahalenin işgal serüveni henüz altı ay doldurmamış iken; 26 Mart 1979 tarihinde İsrail – Mısır Barış Antlaşması imzalandı. Bu görüşme ve Antlaşmalar sonucu; Ortadoğu tarihinde belki de hiçbir örneğine rastlanmamış bir belirsizlik bölgeye hakim oldu. Bir yönetimsizliğin ve dış bağımlılığın yaşandığı bir süreç olarak irdelemek abartısız olmasa gerek. Bu gelişmelere neden olan en canalıcı konu; açıkcası bölgenin (Arap dünyası) ABD ve Batı emperyalistlerince parçala-narak bölüşme planındaki denklemi idi. İşgalcı güçler bu oyunu tezgahlarken, “Büyük Coğrafya Doktrini” esprisince panlanıyordu. Yani, müdahaleciler istedikleri zamanda ve mekan düşün-meksizin askeri müdahalede bulunabilecek (2) altyapının oluşturulmuş olması idi. ABD ve onun Batılı müttefikleri hiçbir zaman Ortadoğu cografyasında gerçek bir demokrasinin kurulmasında samimi olamamışlardır. Onlar, her eski yönetim sonrası gelen iktidarların, yeni uşak hazırlığın-da bulunmak –ve de her tür müdahaleye açık bir coğrafya konumundaki bir Ortadoğu’yu gör-mek istiyorlardı.
Diğer bir ifadeyle; bir yandan Ortadoğu’yu (Arap dünyasını) yeni işbirlikçi rejimlerin zorla geliştirilmesini – diğer yandan da kendisine karşı ve denetimsiz olan güçleri hizaya sokmak ve son tahlilde de biat etmelerini sağmaktı. Bölgeye müdahale gerekçeleri, kurulan yeni İsrail devletini (1948) gözeterek yapılan hesaplarla her dönem ön plandaydı. Kan ve gözyaşına boğ-durulan Ortadoğu, kelimenin tam anlamıyla bir savaş laboratuarı haline getirildi. Denilebilinir ki, bu yaptırımlar, son 50 yılda Ortadoğu’nun retorik hikayesi olagelmiştir…
1979 Aralık sonlarında Sovyet Rusya Afganistan’ı işgal etti. İşgalle birlikte “yeşil projesi” ABD’nin eline geçmiş ciddi bir fırsat olarak değerlendirilirken – “yeşil’lerin” Sunni Vahhabilik üzerinden uluslararası güçlerin önemli bir müttefiki konumuna gelmişti. Afganistan’ın işgali ve Afgan cihadı İslam coğrafyasında yeni bir sayfanın açıldığının habercisiydi. Bütün gelişmeler ABD’nin istediği gibi seyrediyordu. Bununla birlikte; dünyada radikal İslam’a ve Vahhabizmin yayılmasını sağlayacak bir kahraman veya bir ekol gerekiyordu. Bunu bulmakta pek zorlan-madılar, Amerika’nın eski iş ve ticaret ortağı Usame bin Ladin’i buldular. Bu isim Afgan cihadıyla adı duyulan ve özellikle Arap ülkelerinde taban bulması için ABD ve Suudiler tara-fından desteklenen bir figür olarak öne sürdüler. ABD, tüm bu gelişmelerle birlikte Sovyet kar-şıtı tutumunu radikal islami unsurları örgütleyerek “yeşil projesi’ni” daha etkili hale getirdi. Dünyanın birçok yerinden Müslüman gençlerin Afgan cihadına taşıdı. Bu süreçte, “Türkiye’yi de içine alan geniş İslam coğrafyasında ve -yeşil projesi’nin- etkisiyle Siyasal İslam’ın yaygın-laştığı dönem” (3) olarak anılması manidardır. Bu “proje”nin toplumsal, siyasal, sosyolojik ve daha da önemlisi – psikolojik yansımasının neden ve sonuçlarını bir önceki yazı dizilerinde ana-lizini yapmaya çalıştık…
Bu yıllarda İsrail ve Mısır barış görüşmeleri bölgenin gündemini belirlerken – İsrail’in güvenliğinin en üst düzeylerde güvence altına alınması gerekiyordu. Batı’lılar bunu da stratejik bir avantaj olarak görürken, Ortadoğu’ya olan müdahaleyi kelimenin tam anlamıyla bir iç mesele olarak – yaşanan bütün sorunların da anakaynağı oldular. Bu çıkış noktasından hare-ketle; Batılı müttefikler Ortadoğu’da önemli ve büyük stratejik değişimler diyebileceğimiz dönüşümlerin sebebi oldular. Yukarıda belirtildiği gibi; 1948’de kurulan İsrail devleti, bütün Arap dünyasını kapsayan yeni bir denklemin ana gövdesini oluşturan “yeni dönem’in” bölge coğrafyasının şekillenmesine neden oldular. Bu dizaynla yeni bir jeostratejik, jeo-ekonomik ve jeopolitik oluşumun ABD, Batı ve İsrail’den yana olmasını sağlayacak sonuçlar üzerine dikte edildi:
- İsrail’in güvenliği,
- ABD (gerekse de Batı) karşıtı İran İslam Devleti’nin kuruluşu (varlığı) emperyalist güçlerin gündemine amasız bir şekilde oturtulmuş ve etkisiz kılınması gerekiyordu,
- Ortadoğu petrolünün pay bölüşümü ve emperyalist güçlerin her tür müdahale ve bas-kısının hedefinde ve de etkisinde olan bir Ortadoğu gerekiyordu.
Dolayısıyla Ortadoğu’nun çok yönlü konumu itibarıyla, bölge uluslararası emperyalist güçlerin saldırı ve tehditlerine açık bir adres olmuştur. İşgalci güçlerin oyun odağı haline getirilen Orta-doğu, İsrail’in varlığı ve güvenliği ABD’nin dış politikasının köşe taşlarını oluştururken – tüm bunlar, bölgenin ABD ve Batı güçleri için ne kadar önem arz ettine işaret ediyordu. Ortadoğu’ya verilen önem ve “gerekli” görülen dış müdahaleler, “yeşil projesi” ile paralel yürütülüyordu.
“Yeşil kuşak projesi” bir yandan Müslümanlar arası dinsel çelişkiyi en üst seviyelere taşırken, diğer yandan da aynı inaç gruplarının bir birleriyle savaşarak, hız kesmeden kan dökmeye devam ediyorlar. Bunun örnegi 70’li ve 90’lı yıllarda “yeşil” coğrafyasında gördük. Bu “proje”nin etkisi halen 90’lı yıllardan günümüze dek mezhep uğruna cinayet ve toplu katliam-ların bir “din üstünlüğü” uğruna verildiğini bugünde görmek mümkün. Ortadoğu’daki gerici rejimlerin toplum üzerindeki etkisi, emperyalist güçlerin baskı ve tehditlerini kolaylaştırıyordu. Toplum içi uyuşmazlıklar ve çelişkiler süregelirken, iç çatışmalarda kan davasınca hep kavgalı olagelmiştir.
ABD ve Batı’nın desteğiyle yapılan katliamların meşruluğu savunulurken; tüm islam dün-yasında Suudi Arabistan’ın önderliğinde Şii Müslümanlara karşı sınır tanımaz bir karşı propogandanın izleri “yeşil’in” kurulma gerekçesine denk düşer. Hedefinde milyonlarca insa-nın manipule olmasını isterken -ve savaş alanına taşıyarak bir seferberlik örneği yaşandı. Her şey “din için”, “din elden gider” kaygısıyla, inançlarını kanla örterken, devrimci, sosyalist ve ilerici güçlere karşı cihat mantığıyla saldırmaktan geri adım atmadılar. Aynı şekilde Şii cep-hesinden de Sunni karşıtı “inanç üstünlüğünün” çaba ve mücadelesine yer verildiği bir ısrar vardı. Din bayraktarlığının yapıldığı bu yarışta, karşılıklı olarak binleri ve yüz binleri ifade eden katliamlar pahasına oldu. Bu proje post-Sovyet (1989 – 1990) döneminden sonra nicel bir farlılıkla geçiş sağlar olmuş olsada, nitel anlamda Sunni ve Șii çatışması 2018’e taşınarak, geçmişte olduğu gibi, bugünde aynı kin ve öfkeye devam etmektedir.
…devam edecek…
Kullanılan ve yararlanılan kaynaklar:
- Dreyfuss, Robert, “Devil’s Game”, sayfa, 148 – 149.
- General, Van Ulum, P. J . M., “Commandovoering”. https://www.defentie.nl doctrine…/Joint DoctrinePublicatie2+inlichting+
- Dreyfuss, Robert, “Devil’s Game”, sayfa, 11 – 17.
Can Ataş









