
Resim: Tammam Azzam
Süveyda’da yaşanan çatışmalar, bölgedeki geçmiş Alevi katliamlarının açtığı yaraları derinleştiren, bugün ise Dürzi ve Arap toplulukları arasında körüklenen ve büyütülen yeni bir fay hattına dönüşmüştür.
Zulmün rengi siyahtır. Orta Doğu’nun göğünde birikir, topraklarında koyulaşır, anaların yüreğine iner. Siyah, kaybolan çocukların, yitirilen hayatların, susturulmuş haykırışların rengidir. Ve bu siyah, tarihin sayfalarına silinmek için değil, yeniden yeniden kazınmak için dökülür.
Geçmişte Filistin’in insansızlaştırılmasını yazmıştım. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımında Almanya’da anneler açlık ve yoksullukla boğuşurken çocuklarını çocuk askılarına bıraktı. Bu askılar, acıyla da olsa başka bir yaşam umudu demekti. Temiz giysiler içinde sessizce terk edilen çocuklar… Bugün Filistinli çocukların böyle bir umudu bile yok. Onlar için bir askı, bir çıkış, bir başka ihtimal kalmadı. Abluka, bomba, susuzluk ve ölüm. Yardım yolları kapalı, nefes yolları kapalı.
Orta Doğu yüzyıllar boyunca farklı dillerin, inançların, kültürlerin bir arada yaşadığı bir topraktı. Ama emperyalizm, vicdanı olmayan, sömürüyü kâr sayan bir düzen olarak bu zenginliği parçalamak için farklılıkları keskinleştirdi. “Böl, yönet” taktiğiyle halklar birbirine düşürüldü.
Suriye’de bugün kurulan geçici hükümet, görünürde tarafsız bir geçiş yapısı olsa da, gerçekte emperyalist güçlerin güdümünde, bölge halklarının iradesinden uzak, sömürüyü sürdürmek üzere tasarlanmış bir yapıdır. Bu yapı, azınlıkları kapsayıcı olmaktan çok uzak, eşit temsili sağlamaktan aciz, demokratik olmaktan fersah fersah uzaktır.
2024’te başlayıp 2025’te zirveye çıkan Alevi katliamları, bugün Dürzi halkına yönelen saldırılar, HTŞ ve onun yönlendirdiği cihatçı çetelerin Alevi ve Dürzi kadınları hedef alması, kadınların kaçırılması, kaybedilmesi, zorla evlendirilmesi, tecavüz ve köleleştirme vakalarının artması, kadınların bedeni üzerinden savaşın yeni cephelerinin açıldığını gösteriyor.
Kadınlara yönelik bu sistematik şiddet, sadece savaşın değil, emperyalizmin ve onun bölgedeki iş birlikçilerinin, yerel taşeronlarının ve vekillerinin yöntemidir. Onlar sadece kurşunla değil, sessizlikle de suç ortağıdır. Bazen sahaya inerek, bazen kenarda durup izleyerek, çatışmaları büyütür, halkları birbirine kırdırır. En büyük zarar bazen “tarafsızlık” kisvesi altında verilir.
Süveyda’daki çatışmalar yalnızca bugünün değil, bölgenin yüzyıllardır iç içe geçmiş halklarını ayırma projesinin yeni bir aşamasıdır. Ama bu karanlık kuşatma karşısında hâlâ bir direnç var. Derler ki:
“Bir yanıyla barut, bir yanıyla ekmek kokar. Bir yanında tank paleti, bir yanında buğday tarlası, bir yanında yanan köyler, bir yanında çocuk ninnileri vardır bu coğrafyanın.”
Ve yine derler ki:
“Kanla sulanır topraklar, kavgayla yoğrulur hayat.
Kardeş kanı dökülür, cehennem olur her mahalle.
Ama umut yüreklerde saklı bir çiçek gibi
direnir düşmana karşı, sonsuzluğa uzanır.”
Zulmün göğü ancak halkların kardeşliğiyle yıkanabilir. Ancak o zaman kara bulutlar dağılır, gökyüzü yeniden maviye kavuşur. Bu karanlıkta sınıfsal ayrışmaların, dış müdahalelerin ve ayrımcılığın zincirleri kırılmalı. Bölgenin halkları ancak eşitlik ve dayanışmayla gerçek barışa ulaşabilir.







