
İşçi sınıfının kapitalist sermayeye karşı kuşkusuz pek çok mücadele araçları vardır. Bunların en önemlisi tartışmasız olarak politik mücadele aracı olan iktidarı hedeflemiş olan sınıfın öncü partisidir. Ancak, yazımızın başlığından da anlaşılacağı üzere işçi sınıfının esas olarak ekonomik, sosyal ve siyasal talepleri adına mücadele yürütecek olan sendikalar üzerinde durmak istiyoruz. Bunun nedeni, özellikle günümüz koşullarında bu aracın gerek burjuvazi tarafından ve gerekse sendika ağaları tarafından işlevsizleştirilmesinden ötürüdür. Sınıfın, elindeki bu önemli mücadele aracının yeniden işlevsel hale sokulması, işçi sınıfının örgütlenmesi, kendi ekonomik, sosyal ve siyasal hakları açısından önemli ve zorunludur.
Sendikaların bir mücadele aracı olarak kazanımı, işçi sınıfının tarihsel olarak çok zorlu mücadeleleri sonucu kazanılmış bir haktır. Doğal olarak bu hakkın korunması ve sınıfın çıkarları doğrultusunda kullanılması elzemdir.
Sendikacılığın Tarihsel Gelişimine Kısa Bir Bakış
Feodal toplumdan, kapitalist topluma geçiş ve sanayileşmenin başlangıcıyla birlikte üretim ilişkileri ve üretim araçlarında, doğal olarak toplumsal dönüşümlerde önemli değişim ve dönüşümler yaşanmıştır. Bu değişim ve dönüşümlerle birlikte kapalı pazarın yerini yavaş yavaş açık pazar almaya başlamış, ev ölçekli ya da küçük üretimin yerini giderek daha büyük üretim yapan fabrikalar almış, köylüler proleterleşmeye başlamışlardır. Bu kapitalist üretim biçimi, daha önce var olmayan yeni çalışma biçimlerini ortaya çıkartmıştır. Yani insanlar küçük de olsa kendilerinin sahip oldukları çalışma alanlarından çekilerek, ya da mülk sahibi olmayan köylüler, yeni burjuvazinin, sermaye sahiplerinin elinde olan alanlarda, yani fabrikalarda çalışmaya başlamışlardır. Kısacası, sermaye sahiplerinin çalışma planlamaları ve çalışma isteklerine dayalı bir çalışma disiplinine dahil olmuşlardır.
Onlarca, yüzlerce işçinin, sermaye sahibi lehine fabrikalarda kolektif çalışmaları, çalışma koşullarının ağır olması sendikalaşmayı beraberinde getirmiştir. Tarihsel olarak, sendika terimi ilk olarak İngiltere’de kullanılmaya başlanmıştır. Sınıfın böyle bir araca ihtiyaç duymasının nedeni, hiç kuşkusuz 18. yüzyılın başlarında bir dizi yeni buluşların (buhar makinalarının bulunuşu gibi) üretim üzerinde büyük etkisiyle birlikte, üretim araçlarının da farklılaşmasına, daha da modernleşmesine neden olmuştur. Bu durum kaçınılmaz olarak fabrikalardaki işçi sayısının artışını beraberinde getirmiştir. Bununla birlikte, çalışma koşullarının ağırlığı, uzun çalışma süreleri, işçilerin çok düşük ücretlerle çalıştırılması vs., sendikalaşmanın zeminini hazırlamıştır.
18. yüzyılın ortalarında ilk sendikalar İngiltere’de kurulmuştur. Amaç, “işçi veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde ortak ekonomik ve sosyal hak menfaatlerini korumak ve geliştirmek” olarak tanımlanmıştır. Daha sonraki yıllarda sendikalaşma hareketi Avrupa’nın çeşitli ülkelerine ve ABD’ye kadar yayılmıştır. Sendikaların gelişim sürecine ilişkin olarak şunu söylemek sanırız doğru olacaktır. Sendikalar, esas olarak işçi sınıfının ekonomik, sosyal haklarının korunması, yeni yeni kazanımların sağlanması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi adına yaratılan mücadele araçlarıdır. Dolayısıyla denilebilir ki ilk sendikaların amacı, işçi sınıfının örgütlenmesi ve kolektif mücadelenin yaratılmasıdır.
Aslında sendikalaşmanın ve sendikaların kökeni biraz daha eskilere, “kalfa birlikleri” veya “arkadaş birlikleri” denen örgütlenmelere dayanır. Feodal toplum sürecinde Kalfa birlikleri, “aynı bölgede yaşayan esnaf ve zanaatkarların örgütlendiği orta çağ işgücü yapısının temelini oluşturan meslek organizasyonları” olarak bilinirler. O dönem üretim içerisinde olan usta, kalfa ve çırakları kapsayan ve esas olarak da kalfaların öncülük ederek, usta egemenliğine karşı kurdukları, kalfaların kendi ekonomik bağımsızlıklarına kavuşma arzularına dayalı, çalışma koşullarını ve ücretleri düzenleyen bir sistem biçimi olarak karşımıza çıkar. Söz konusu Kalfa birlikleri üyeleri arasında bir kardeşlik duygusu oluşturmaya, aralarındaki hastalara, vefat eden arkadaşlarının eş ve çocuklarına yardımcı olmak gibi insani ilişkiler de geliştirmişlerdir. Çırak ve kalfaların o dönemde çeşitli eylemlerde bulundukları da bilinmektedir. Mesela; şehirleri terk edip köylere çekilmeleri, işi topluca bırakma olarak anlaşılan bu durum bir nevi “grev” olarak düşünülebilir. Kalfa ve çırakların giriştikleri bu türden eylemler, çeşitli cezalandırmalarla karşı karşıya kalmıştır. Kulak kesmeler, idamlar gibi cezaların uygulandığı bilinen durumdur. Dolayısıyla, çalışanların hak ve çıkarlarının korunması hem insani bir ihtiyaç hem de köklü bir gelenek olarak değerlendirilmelidir.
Sendikalar da Kalfa Birlikleri gibi, zaman içerisinde yaşanan ekonomik ve toplumsal gelişmelerin bir ihtiyacı olarak ortaya çıkarlar. Her bir şeyin, bire bir aynısı olmasa da mutlaka bir evveliyatı vardır. Yeni, o evveliyatın üzerinden şekillenir ve mevcut durumun cevabı olur veya olmaya çalışır. Tarihte, çalışanlarla çalıştıranlar arasındaki çelişkiler ve bu çelişkilere dönük mücadele biçimleri, mücadele araçları her daim gündeme gelmişse de kapitalist toplumdaki işçi hareketleri, işçi- işveren ilişkileri ve aralarındaki çelişkiler bu toplumun kendisine özgün üretim ilişkileri üzerinden şekillenmiştir. Feodal toplumun hâkim sınıfları olan toprak ağalarının, senyörlerin, kralların vb. yerini, yeni burjuvazi almıştır. Burjuvazi, aynı zamanda kendi mezar kazıcısı işçi sınıfını da yaratmıştır. Fabrikalarda ve fabrikaların yoğun olduğu sanayi merkezlerinde bir araya gelen işçi yığınları, günümüze kadar süre gelen sendikaların kurucuları ve geliştiricileri olmuşlardır. Emek- sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişki, kanlı mücadele biçimlerinin ve araçlarının ortaya çıkışlarını kaçınılmaz kılmıştır. Çünkü bu yeni toplumsal şekillenişte, işçi, sermayedar karşısında hemen hemen bir hiçti. İşçinin tek başına, sermayedar karşısında direnmesi, hakkını alması olanaksızdı. Tek çıkar yol vardı, işçilerin bir araya gelerek ortak bir mücadele yürütmeleriydi. Bunun olanakları ve zeminini zaten burjuvazi istemeyerek te olsa zorunlu olarak yaratmıştı. Kâr etmek için, büyük işçi yığınlarını bir araya toplamış, fabrikalar kolektif çalışma alanlarına dönmüştü. Bu kalabalık olmadan, üretimin yapılması da mümkün değildi. Kapitalizmin bu zorunlu gerçekliği, sendikaların ortaya çıkmasına yol açmış oldu.
Başlangıçta, burjuvazi ve burjuva devlet aygıtları, işçi sınıfının bu örgütlenme ve mücadelesine şiddetle karşı koydular. İşçi sınıfı sindirilmeye ve geri adım attırılmaya çalışıldı. İlk adım olarak kurulan işçi birlikleri yasa dışı ilan edilerek, bu birlikler içinde yer alan, önderlik eden pek çok işçi işten atılmış ve çeşitli cezalara çarpıtılmışlardır. Örneğin; 1692 yılında Hollanda’da birçok işçi birliği mensubu idam edilmişlerdir.
Genel hatlarıyla, sendikacılık sanayileşmiş ülkelerde benzer özellikler gösterse de yine de her ülkenin kendine has farlılıklar taşıdığını söylemek gerekir. Kıta Avrupa’sı ülkeleri arasında çeşitli farklılıklar olduğu gibi, Amerikan sendikacılığı ise tamamen farklı bir çizgide ortaya çıkmıştır. Ya da Japonya’da tamamen kendi kültürel şekillenişine göre bir yol izlendiği bilinmektedir. Yani, her ülkenin sosyal, kültürel, ekonomik durumu, sendikalaşmanın yol ve yöntemleri konusunda önemli ve belki de belirleyici bir rol oynamıştır. Doğal olarak, tek tip bir sendikalaşma hareketinden söz etmek mümkün değildir. Sendikacılık hareketinin tarihsel gelişiminin bütün yönlerini ele alıp incelemek, aralarındaki farklılıkları irdelemek elbette ki gerekli ve önemlidir. Ancak bu, bir makalenin sınırlarını fazlasıyla aşan bir durumdur. Bu konuda ciltler dolusu kitaplar yazılmış ve hala da yazılmaktadır. O yüzden biz, sendikalaşmanın dünya genelinde ki tarihsel gelişiminden ziyade, kendi ülkemizdeki gelişmeler üzerinde biraz durmayı daha acil bir görev olarak görmekteyiz.
Türkiye – Kuzey Kürdistan’da Sendikacılık
Osmanlı döneminde ki sendikal çalışmalar Tanzimat fermanı öncesi ve sonrası şeklinde ele alınıp incelenir. Çünkü, Tanzimat fermanıyla Osmanlı devleti yapısında ve işleyişinde epeyce köklü değişikliklerin olduğu bilinir. Durum böyle olmakla birlikte, Osmanlı’daki işçi örgütlülükleri henüz filiz halinde iken çeşitli resmi engellemelerle karşı karşıya geldi. 1845 yılında çıkarılan Polis Nizamnamesi bu baskıların ilkiydi. Bir baskı niteliği taşıyan nizamnameye, işçi derneklerinin kapatılması, topluca iş bırakanların cezalandırılmasını içermekteydi. Buna rağmen işçiler mücadeleyi elden bırakmadılar. İlk işçi kuruluşu olan Ameleperver Cemiyeti bir yardımlaşma derneğiydi. Sendika türü ilk örgütlenme ise, 1894 yılında İstanbul’da Tophane fabrikasındaki işçilerin gizlice kurdukları Amele-i Osmani cemiyetidir. Osmanlı devleti sırasında yapılan ilk grev 1872 yılında Kasımpaşa Tersanesin de çalışan işçilerce gerçekleştirildi. 600 işçi ücretlerini alamadıkları için greve gitmişti. Grev işçilerin lehine sonuçlandı. 1872’den 1908 II. Meşrutiyet’in ilanına kadarki dönem zarfında toplam 22 grev daha gerçekleşti. Bu grevler ağırlıklı olarak tersaneler, demir ve deniz yolları, tütün işletmeleri gibi iş kollarında yapıldı. İşçilerin talepleri arasında, ücretlerin yükseltilmesi, ustabaşı baskılarına son verilmesi ve hafta sonu tatilleri gibi talepler yer alıyordu.
1908 yılının temmuz ayında II. Meşrutiyet ilan edildi ve kısıtlı da olsa demokratik bir bir sürece girildi. Ağustos ve eylül ayları grevlerle geçti. Bu iki ay içinde toplam 30’a yakın grev gerçekleştirildi. Grevlerin büyük bir kısmı yabancı sermayeye ait iş yerlerinde olmuştu. Bu dönemde Polis Nizamnamesi hala yürürlükteydi, ama grevlerin önü alınamıyordu. Hâkim sınıflar daha katı kanunlara ihtiyaç duyuyordu. Bu “ihtiyacı” 1909 yılında yayınlanan ve 1936 yılına kadar yürürlükte kalan Tatil-i Eşgal Kanunu ile halletmiş oldular. Bu kanun, kamuya yönelik hizmetlerde çalışanların sendikalaşmalarını yasaklayan bir kanundu. Grevler tamamen yasaklanmasa da sınırlamalar getirildi. Greve çıkabilmek bir ön uzlaşma şartına bağlandı. Süreç işçi sınıfının aleyhine ilerliyordu. Birinci emperyalist paylaşım savaşının çıkmasıyla birlikte çalışma şartları ve iş güvenliği daha da ağırlaştı. İşçilerin mücadelesinde ciddi gerilemeler başladı.
Cumhuriyet dönemindeki gelişmelere göz atacak olursak süreci şöyle özetlemek mümkündür. 1923 yılında İzmir’de yapılan İktisat Kongresi’nde kalkınma planlaması yapıldı. Bu planlamadan iki yıl kadar sonra, Kürt ulusu kendi kaderini tayin etme mücadelelerini başlattı. Çünkü, iktidardakiler Kürtlere verdikleri sözlerin arkasında durmamışlardı. Başlatılan isyanları bastırmak ve iktidarı sürdürebilmek için, 1925 yılında Takrir-i Sükûn Kanunu çıkartıldı. Bu kanunla hükümete her türlü cemiyeti kapatma ve yasaklama yetkisi verildi. İşçi sınıfının var olan tüm siyasal ve sendikal örgütleri kapatıldı. Daha önceki yıllarda işçi bayramı olarak kutlanan 1 Mayıs bile yasaklandı. 1935 yılında çıkartılan yeni bir yasayla “çiçek bayramı” olarak ilan edildi. 1933 yılında grevleri teşvik edenler için ağır cezalar öngörüldü. 1936’da iş kanunu çıkartıldı. Bu kanuna göre, sendikaların yerine işçi temsilcileri gibi ne idüğü belirsiz uygulama getirildi.
Türkiye- Kuzey Kürdistan işçi sınıfının uzun yıllara yayılan mücadelesi, dünya işçi sınıfının sınıfsal kazanımları ve ikinci emperyalist paylaşım savaşının son bulmasıyla uluslararası alanda demokratik bir atmosferin oluşmasıyla, Türk hâkim sınıfları da sendika kurma hakkını tanımak zorunda kaldılar. 1947 yılında sendikalar kanunu çıkartıldı. Yasa, sendikalaşmayı tanısa da grev hakkını tanımayarak, sendikaları temel işlevlerinden yoksu bırakıyordu. 1948 yılında sendika sayısının 73, sendikalı işçi sayısı ise 52 bin olduğu kaynaklarca söylenmektedir. “1952 yılına gelindiğinde sendika sayısı 248’e yükselirken, sendikalı işçi sayısı 130 bine ulaştı. Sendikaların üst örgütü olarak 31 Temmuz 1952’de Türk- İş kuruldu.”
1961 yılına gelindiğinde sendikacılıkla birlikte temel hak olan grev ve toplu iş sözleşme hakları anayasada yer aldı. Anayasada ayrıca, memurlara da sendikalaşma hakkı tanındı. Bu süreçten sonra sendikal faaliyetlerde ciddi bir yoğunlaşmanın olduğu görüldü. 1963 yılından sonra özellikle kamu kesiminde ve özel sektörde toplu iş sözleşmelerinde ciddi artışlar meydana geldi. “1961 yılında 511 sendikada örgütlü 298 bin işçi varken, 1966’da sendikaların sayısı 704’e, sendikalara üye işçilerin sayısı 347 bine ulaştı.”
1967’de Türkiye Devrimci İşçileri Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kuruldu. DİSK, Türk-İş’ten ayrılan Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş, Bağımsız Gıda-İş, Türk Maden-İş sendikaları ve bu sendika başkanları tarafından kurulmuştu. İşçi sınıfı içinde yürütülen uzun mücadeleler sürecinde, 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası’nın iş başına gelmesiyle birlikte kapatıldı. 19 Ocak 1992 tarihinde tekrar yeniden kurulan DİSK’in sendikal alandaki faaliyetleri eskiye kıyasla tartışılmaya muhtaçtır. Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ve Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu üyesi olan DİSK’in çizgisini, bu kuruluşlardan bağımsız olarak ele almak elbette ki mümkün değildir. Özellikle gelişmiş emperyalist-kapitalist ülkelerdeki sendikacılığın, işçi sınıfının çıkarlarından çok iktidarın çıkarlarına göre bir eylem içinde bulundukları bilinen bir gerçektir.
DİSK, Türk- İş’ten ayrılırken şu haklı gerekçeleri öne sürmüştü;
“14 Ocak 1967 Ortak Bildirgesi
Türk-İş Konfederasyonu bir işçi örgütü olmaktan çıkmıştır. Türk – İş, Amerikan hükümetinin para yardımı ile ayakta durmaktadır. Türk-İş, işçi haklarını ayaklar altına almıştır. Türk-İş, iç ve dış sömürücüler doğrultusunda yürümektedir. Türk-İş, partiler üstü politika diyerek işçi davalarını savsaklamıştır. Türk- İş, işçi sınıfının etkin bir rol oynamasını engellemeye çalışmaktadır. Türk-İş, Türkiye gerçeklerine göre değil, iç ve dış sömürücülerin tavsiyelerine göre hareket etmektedir. Türk-İş, işçilerin insanlık onuruna yaraşır bir hayata kavuşmasına değil, kendi başında bulunan kişilerin çıkarlarına önem vermektedir.
Bütün bunlar ve Türk-İş’in bağımlı duruma gelmesi, bu örgüt içinde kalarak düzeltilmesini, doğru yola getirilmesini imkansızlaştırmıştır. Bu gerekçeleri kabul eden bizler, Türkiye koşullarına uygun, işçileri gerçekten temsil eden bir işçi Konfederasyonu kurmaya karar verdik.”
Türk-İş’ten ayrılmanın gerekçelerini bu şekilde sıralayan DİSK, nasıl bir sendikacılık faaliyeti içinde olacaklarını da sıralamışlardı. Tek tek bütün maddeleri buraya aktarmaktan ziyade, özet olarak okurla paylaşmayı yeterli bulduk. “Konfederasyonumuz, işçi sınıfının ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınması ve yücelmesi için çalışacaktır. İşçi hareketinin devrimci bir öz kazanmasını sağlayacaktır. İşçi sınıfının kendi sınıf bilincine erişmesi için önüne dikilen tüm engelleri aşarak, emeği en yüce değer sayan bir açıdan eğitime büyük önem verecektir” şeklinde önlerine görevler koymuşlardır.
DİSK’in kuruluşunu sadece Türk- İş’e duyulan tepkilerle açıklamak yeterli bir açıklama olamaz. Evet, Türk-İş’in devletçi tutumu önemli ama ülkenin içinde bulunduğu nesnel durumu da hesaba katmak gerekir. 1960’lı yıllar, ülkede önemli gelişmelerin de yaşandığı yıllardır. Her şeyden önce, feodal toprak ağalarını temsilciliğini yapan, kendisi de büyük bir toprak ağası olan Menderes ve Demokrat Parti’nin içinde kümelenen diğer beyler ve ağaların iktidarı askeri bir darbeyle sonlandırılmış, 61 anayasası onaylanmış ve bu anayasaya kısmi demokratik haklar konulmuş, TİP kurulmuş ve meclise hatırı sayılır sayıda milletvekili koymuş (15 milletvekili), tarım toplumundan, sanayi toplumuna doğru bir yönelim içine girilmiş, ücretle çalışanların ve sanayi işçilerinin oranı giderek artmaya başlamış, emek ve sermaye arasındaki ilişki ve çelişkiler giderek daha belirgin hale gelmiş vs. vb. İşte bütün bu gelişmeler DİSK’in kuruluş zeminini oluşturuyordu. Kısadan hisse olarak şunun da altını çizip, bu bölümü sonlandıralım. 1961 anayasası grevi her ne kadar bir hak olarak tanıyıp sözde “güvence” altına almış olsa da bu hakkın nasıl kullanılacağına dair usul ve esaslara ilişkin düzenleme yoktu. Doğal olarak grev yapmak gene bir sorun olarak ortada duruyordu.
Önümüzdeki sayıda süreci biraz daha detaylandırmak, günceldeki durumu irdelemek ve sınıf sendikacılığı üzerine düşüncelerimizi okurla paylaşmak umuduyla, şimdilik makalemizin ilk bölümünü sonlandırmak durumundayız.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Ocak-2026 tarihli 56. sayısında yayımlanmıştır.









