
Bugün Türkiye-K. Kürdistan’da sokaklara, okul koridorlarına, işçi havzalarına ve dijital mecraların tekinsiz boşluklarına bakıldığında görülen manzara, yalnızca yozlaşma olarak ele alınamaz, tam anlamıyla devasa bir toplumsal cinayet mahallidir. Egemenlerin, ana akım medyanın ve liberal gevezeliğin diliyle örülen o meşhur “gençlik bozuldu”, “ahlaki değerler çöktü”, “yeni kuşak şiddete meyilli” masalları, aslında failin kendi suçunu kurbana yıkma çabasından başka bir şey değildir. Bu çarpıtma korosu, meseleyi bireysel bir ahlak ya da terbiye sorununa indirgeyerek asıl sömürü çarkını ve siyasal şiddet aygıtını gizlemeye çalışır.
Oysa gerçeklik ne özünden sapmış bir gençlikte ne de gökten zembille inmiş bir kötülüktedir. Gençlik yozlaşmıyor; gençlik, iliklerine kadar yozlaşmış, tarihsel ömrünü tamamlamış ama ayakta kalmak için her şeyi çürüten emperyalist-kapitalist düzenin tam ortasına, bile isteye fırlatılıyor. Akran zorbalığından çeteleşmeye, uyuşturucu batağından nihilist bir öfkeye uzanan bu karanlık çizgi, gençliğin doğasından değil; sermaye düzeninin, devlet şiddetinin, sömürgeci tahakkümün ve topyekûn yoksullaştırmanın maddi zemininden fışkırmaktadır.
Akran Zorbalığı ile Çeteleşme Arasındaki Süreklilik
Bu karanlık tablonun ilk nüvelerini okul sıralarında, yurt kantinlerinde ya da sosyal medya gruplarında “akran zorbalığı” adıyla görüyoruz. Egemen pedagojinin salt bir “ergenlik patolojisi” ya da psikolojik bir uyumsuzluk olarak pazarladığı zorbalık, aslında tahakküm ilişkilerinin en erken ve en “saf” biçimidir. Akran zorbalığı, kapitalist rekabetin, güce tapmanın ve ezme-ezilme denkleminin bir prototipidir. Okulda kendinden zayıf gördüğünü aşağılayarak güç devşiren, devşirdiği güce yaslanarak korku üreten, dışlayan ve itibarsızlaştıran çocuk; aslında içinde yaşadığı toplumun egemen değerlerini başarıyla içselleştirmiş öğrencidir. Çünkü bu düzende sermaye emeği eziyor, devlet toplumu bastırıyor, erkek kadın üzerinde egemenlik kuruyor. Gençliğin de gücü, “bir başkasının üzerinde kurulan tahakküm” olarak öğrenmesi şaşırtıcı değildir. Bu bakımdan akran zorbalığı ile çeteleşme arasında yapısal bir süreklilik vardır: Akran zorbalığı çeteleşmenin çocukluk dili, çeteleşme ise zorbalığın örgütlü, silahlı ve piyasalaşmış yetişkin biçimidir. Zorbalık, düzenin minyatürüdür; çete ise bu minyatürün sokağa taşmış, cüret kazanmış ve profesyonelleşmiş halidir.
Çeteleşmenin bir çekim merkezi haline gelmesini sağlayan maddi zemin, Türkiye/K. Kürdistan’da gençliğe sunulan mutlak geleceksizliktir. Geleceksizlik içerisinde boğulan gençliğe “okuma masalları” gerçekçi gelmemektedir. Eğitim sisteminin bir “sınıf atlama aracı” -okumak böyle teşvik edilirdi- olmaktan çıkıp bir oyalama ve vasıfsız işgücü deposuna dönüşmesi, diplomaların değersizleşmesi ve emeğin sömürü oranının görülmemiş boyutlara ulaşması gençliği büyük bir hiçlik duygusuna itmiştir. Bugün bir gencin önüne konulan “başarı” hikayesi, ya asgari ücretle ömür boyu kölelik ya da esnek-güvencesiz çalışma rejiminin (örneğin kuryeliğin) ölümcül temposudur.
Barınma sorununun imkansızlaştığı, kentin merkezinden dışlanan, ailesinin yoksulluğunu bir miras gibi devralan gençlik için çete, bir suç örgütü olmaktan çok; bu düzenin sunduğu bir “yükselme” ve “korunma” vaadidir. Çete, sistemsizliğin içindeki sistemdir. Yalnız bırakılmış gence “ekip”, güvencesiz bırakılana “arka”, görünmezleştirilene “itibar” ve parçalanmış hayatlara bir “kimlik” vaat eder. Daltonlar ya da Boyunlar gibi yeni nesil mafyatik ağların bu kadar hızlı taban bulabilmesi, onların “karizmasından” değil, sermaye düzeninin yarattığı o devasa toplumsal boşluktandır. Çete, gençliğin dışına düşen bir sapma değil; piyasa vahşetinin gençlik içinde ürettiği karanlık bir istihdam ve toplumsallaşma modelidir.
Bu noktada dijital teşhir kültürü ve suçun görünürlük kazanarak özendirilmesi kritik bir öneme sahip. Geçmişin yeraltı mafyası gizli kalmayı seçerken, günümüzün post-modern çeteleri suçlarını sosyal medyada, neon ışıkları altında, TikTok videolarında ve rap kliplerinde sergilemektedir. Lüks araçlar, uzun namlulu silahlar ve deste deste paralarla yapılan bu dijital gösteri, hiçbir şeye sahip olmayan ama her şeyi arzulayan mülksüzleştirilmiş gençlik için büyüleyici bir seraptır. Toplumda bir özne olarak kabul görmeyen genç, belindeki silahı dijital mecralarda sergileyerek, aslında sistemin ondan esirgediği o sahte toplumsal onayı devşirmeye çalışmaktadır. Bu durum, toplumsal çürümenin ne kadar derinleştiğini gösteren bir aynadır. Suçun estetize edilmesi, gençliğin öfkesini sisteme değil, yine kendi sınıfına ve kendi mahallesine yöneltmesini sağlar.
Bu tablonun ayrılmaz bir parçası da erkek egemen rejimidir. Çeteleşme, gücünü sadece sınıfsal yıkımdan değil, aynı zamanda krizdeki bir erkekliğin şiddetle yeniden tahkim edilmesinden alır. Siyasal ve ekonomik olarak ifadesizleştirilmiş genç erkeğe düzenin sunduğu tek iktidar alanı, bir başkası üzerinde kuracağı fiziksel tahakkümdür. “Adamlık”, “racon”, “abi-kardeş hukuku” gibi kavramlar, aslında sömürülen gencin kendi ezilmişliğini bir başkasını ezerek telafi etme çabasının kodlarıdır. Erkeklik, bu düzende gençlere verilen ucuz ama zehirli bir avuntudur. Tribünlerdeki o kontrolsüz şiddetten mahallelerdeki “abi” tahakkümüne kadar her şey, genç erkeğin sistem karşısındaki çaresizliğini silahla, kaba kuvvetle ve kadın düşmanlığıyla örtme girişimidir. Düzen, genç erkeğe sınıf bilincini değil, silahlı bir erkeklik performansını aşılar ki o öfke asla patronlara ya da saraylara yönelmesin.
Mahallelerde Çeteleşmenin Devletle Bağlantısı
Meseleyi Türkiye/K. Kürdistan özgülünde ele aldığımızda, karşımıza çıkan manzara sadece neoliberal bir yıkım değil, aynı zamanda bilinçli bir siyasal-toplumsal çürütme politikasıdır. Türkiye/K. Kürdistan’da gençlik, aynı zamanda faşist devlet gerçekliğinin, inkârın, savaş siyasetinin ve kayyum rejiminin kuşatması altındadır. Özellikle K. Kürdistan’da gençliğin politik bir özne olmaktan uzaklaştırılması, bilinçli bir politikanın temel hedefidir. Devrimcilerin mahallelerden tasfiye edilmesi, mahallelerde uyuşturucu trafiğine göz yumulması, fuhşun ve lümpenleşmenin el altından teşvik edilmesi, gençliğin örgütlü ve devrimci kanallardan koparılıp çeteleşmeye ve apolitizme itilmesi tesadüfi değildir. Devlet, hakkını arayan, anadili için mücadele eden ya da sömürüye karşı duran genci “terörist” ilan edip en ağır baskıyla ezerken; elinde silahla mahalleliyi tehdit eden, çeteleşen yapıları “kullanışlı aparatlar” olarak görmekte, hatta yerel düzeyde bunlarla iş birliği yapmaktadır. Hâkim sınıflar için örgütlü, bilinçli gençlik tehlike arz eder; birbirine düşmanlaşmış, şiddeti birbirine yönelten ve uyuşturucuyla sersemletilmiş gençlik ise adeta biçilmiş kaftandır.
Peki, gençliği bu devasa çürüme kuşatmasından nasıl çekip alacağız? Çözüm; polisiye tedbirlerde, daha fazla cezada ya da ahlak vaazlarında değildir. Devletin copu ya da hapishane duvarları çürümeyi durdurmaz, sadece onu daha da radikalleştirir. Gençliği kurtaracak olan şey ona kaybettirilen kolektif yaşamı ve politik özne olma sorunluluğunu yani örgütlenme sorumluluğunu ve hakkını yeniden kazandırmaktır. Çetenin sunduğu sahte aidiyete karşı, örgütlü mücadelenin gerçek yoldaşlığını; çetenin sunduğu sahte güce karşı, sınıfsal birliğin gerçek yıkıcı gücünü koymak zorundayız. Bu, yalnızca sözle değil, mahalle mahalle, sokak sokak örülecek somut bir devrimci toplumsallaşma ile mümkündür.
Devrimci Gençlik Hareketlerinin Görevi
Türkiye/K. Kürdistan’ın işçi semtlerinde, üniversitelerinde ve liselerinde gençliğin nefes alabileceği, tartışabileceği ve birlikte üretebileceği kolektif alanlar yaratılmalıdır. Parasız kültür-sanat-spor alanları, semt evleri, gençlik dayanışma ağları ve öz savunma komiteleri; çeteleşmeye karşı kurulacak en güçlü barikatlardır. Gençliğin öfkesini rap müzikle, sporla, tiyatroyla ya da politik eylemle ifade edebileceği kanalları biz açmazsak, o öfke çetelerin silahında patlayacaktır. Rap atölyelerinden mahalle forumlarına, duvar gazetelerinden öğrenci dayanışmalarına kadar her mevzi, çürümeye karşı birer arındırma alanıdır.
Gençliği uyuşturucunun ve mafyanın elinden çekip alacak olan şey, ona “nasihat vermek” değil, onu hayatı değiştirecek bir kavgaya yoldaş etmektir. Bu anlamda kendisine devrimci, sosyalist, komünist diyen gençlik hareketlerine asıl görev düşmektedir. Eylem birliklerini daha ileri taşımalı, yukarıda bahsettiğimiz kolektif alanları hep beraber yaratmanın yollarını aramalı, yan yana gelmeyi kurumsallaştırmalılar. Eminiz ki bu gençliği çete-sermaye hegemonyasından kurtarmakla, onu bilinçli politik özne haline getirmekle kalmayacak daha ileri birliklere yol gösterici de olacaktır.!
Zorbalığa karşı devrimci bir iradeyi, çeteleşmeye karşı örgütlü dayanışmayı yükseltmek zorundayız. Gerçek gücün bir akranını ezmekte ya da bir çete liderine boyun eğmekte değil; bu sömürü düzenini, bu faşist kuşatmayı ve bu geleceksizliği yaratanların karşısına dikilmekte olduğunu göstermeliyiz. Gençliği “mağdur” olarak görüp onlara acımak yerine, onları bu düzeni yıkacak asli özne olarak örgütlemeliyiz. Çünkü gençlik yozlaştırılmış bir yığından ibaret görülmemeli; o, bu çürümüş düzenin bütün dayanaklarını yerle bir edecek dinamizmi bağrında taşımaktadır. Çürümenin panzehri örgütlülüktür, korkunun panzehri kolektif eylemdir, geleceksizliğin panzehri ise sınıf mücadelesidir. Türkiye/K. Kürdistan’ın sokaklarını çetelere ve sermayeye bırakmayacağız. Gençlik, kendi geleceğini bu karanlık dehlizlerde değil, halkın ve ezilenlerin saflarında örgütlenerek kazanacaktır.
Gelecek ne çürümüş bir düzenin vaatlerindedir ne de mafyatik ağların karanlığındadır. Gelecek, bu bataklığı kurutacak olanların ellerindedir. Haydi, sahte aidiyetleri parçalamaya, gerçek yoldaşlığı kurmaya ve sokakları çürümeden temizlemeye!
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Nisan-2026 tarihli 59. sayısında yayımlanmıştır.







