
İçinden geçtiğimiz süreç diyalektik kaideye uygun ve bağlı olarak birden fazla spesifikle biçimleniyor. Bir taraftan emperyalist saldırganlıktaki tırmanışla “at başı” giden emperyalist güçler arası yeni dengelerin koşulladığı paylaşım savaşı tehdidi altında yükselen faşist basınç boy verirken, diğer taraftan emek dünyasına has olan kadim özgürlük tutkusunun toplumsal hareketlere belirgin biçimde yansıyarak dipten gelen dalga eşliğinde yükselen devrimci uyanışa tanık olmaktadır dünya. Emperyalist barbarlık bugün çok daha çıplak olan vahşi yüzüyle hortlayıp kanlı dişlerini göstermekte, külhanbeylikle savurduğu tehditlere paralel tırmandırdığı saldırganlıkla parsellediği dünyayı paylaşmakta, kanlı esaretini perçinleyip dünyayı zapt altına almaya çalışmaktadır. Son sözü söyleyecek olan yoksul dünya halkları ve proletaryası ise, henüz kullanmadığı son sözünü bugün değilse yarın mutlaka ama mutlaka kullanacaktır…
Dünyanın “diken üstünde” olduğunu söylemek isabet olur. Çünkü Hitler bir kez daha ABD’de doğdu. Ve çünkü ABD’nin Hitler’i göreli de olsa dünyayı isteğince çekip-çevirmekte, zülüm çarkını komuta eden “kudretli” haydut(lar) başta olmak üzere, bu çarkın dişlisi durumundaki gericilikler de dünya savaşı olasılığına bağlı pozisyon almakta, bizzat savaş kışkırtıcıları ve yaratıcıları da olası savaştan tedirginlik yaşamaktadırlar…
Buna rağmen, öngörülen ya da başlaması beklenen emperyalist paylaşım savaşı dinamik bir süreç olmaya devam ediyor. Kaos giderek derinleşiyor. Emperyalist haydutların anlaştığı rivayet edilse de ve aralarında kısmi anlaşmalar sağlanmış olsa da dalaş tam rota ilerlemekte, çatışma olasılığı güçlü olasılık olarak sonuçlar üretmektedir… Bütün bu kaosun yansımaları Türkiye-Kuzey Kürdistan’da da doğrudan his edilmekte, etkili olmaktadır. Çok somut olarak açığa çıkmaktadır ki, dünyanın herhangi bir yerinde/coğrafyasında yaşanan gelişmeler şöyle ya da böyle diğer yerleri/ülkeleri de etkilemektedir. Özellikle emperyalist ülkelerdeki gelişmeler dünyanın diğer ülkelerine doğrudan sirayet etmektedir ki, herhangi bir coğrafyadaki gelişmeleri açıklarken bu bağlaşıklarından tecrit bir değerlendirme yapılamaz… Ulusal ve uluslararası hukukun ayaklar altına alındığı bu süreçte milliyetçi faşist eğilimler gittikçe güçlenirken, Hitler’e özenenler de rengini belli ediyor.
Kendi iç/ulusal hukukları dahil, uluslararası hukuk ve anlaşmaları tanımayan, daha da önemlisi tanımadıklarını alenen beyan eden iki faşist ucubeden; Trump ve Erdoğan’dan bahsediyoruz. Bu faşist ucubeler, hukuk normlarını şahsi çıkarlarına indirgeyerek keyfiyetçiliklerini hoyratça ilan ederken, ulusal ve evrensel hukuk kaidelerini takmayacaklarını büyük bir pervasızlıkla itiraf etmiş, etmekten sakınmamış, sakınma gereği duymamıştır. Açık faşizm güdümlü bu ikiliyi, yani Trump ile Erdoğan’ı buluşturan temel müşterek budur; “hukuk bizi bağlamıyor!” Tanımadıkları hukuku kabaca ifade edersek; kendi burjuva hukukları olup aslen biçimsel de olsa, bu hukuku tanıdıklarını beyan eden devletler için geçerli olmak kaydıyla ve bu devletler için, uluslararası hak ve ilişkileri bağlayıcı şartlara tabi kılarak tarif eden, toplumsal yaşamı iktidar/egemenlik imtiyazına dayalı kaidelerle düzenleyen, “toplumsal bireyin haklarını tarif ederek anayasal güvenceye alan, bireyi devletler/iktidarlar karşısında koruyan” ve bütün bunları özel mülkiyet düzenine dayanan sömürü sistemini, bu sisteme dahil olan iktidarları koruma esasına bağlı biçimlenen gerici burjuva hukuktur…
Hukuk, bu Hitler hortlaması faşist unsurlar tarafından rafa kaldırılmış ve geçerli hukuku tanımadıklarını açık itiraflarıyla beyan etmiş oldukları halde, bunu idrak etmemekte ısrar eden burjuva muhalefet, hala hukuk tartışması yürütmekle meşguldür. Gerek uluslararası ve gerekse de ulusal/milli hukuku tanımadıklarını beyan ederek, fiilen bencil burjuva çıkarlarına dayalı tek adam/lider olarak kendi keyfiyetçi hukuklarını, yani hukuksuzluğu uygulayacaklarını söyleyerek bizzat da uygulayan bu unsurlar, aslen sistem reformu, yani sistemleri içinde ama sistemlerini tek adam sultası biçiminde yeniden tahkim edeceklerini veya ettiklerini ilan etmiş olmaktadırlar; hukuksuzluğa dayalı bir “iç devrim”/köklü reform gerçekleştirmektedirler…
Trump açıkça ve dünyanın gözleri önünde, “uluslararası hukuk beni bağlamaz” demekten sakınmadı. Söyledikleri doğrultusunda tutarlı biçimde saldırgan pratiklere/eylemlere girişti; Venezüella baskını bunun en kaba ve en somut örneği olarak gerçekleşti. Gerçekleştirdiği baskınla devlet başkanını tutuklayıp yargılamak üzere ülkesine götürerek uluslararası hukuku tanımadığını kanıtladı ve bu hukuku hoyratça ayakları altına aldı. Açık terörizmi göstermelik burjuva demokrasisinin yerine ikame ederek emperyalist terörizm aşamasında yeni bir açı açılmış oldu. Grönland emeli, AB ülkeleri liderlerine dönük hakaret ve aşağılamaları, İran tehdidi, Filistin/Gazze planı vb. ile bir dönemi kapatıp açık faşist terörizme başvurmakla yeni bir dönemin kapılarını araladı. Uluslararası hukuku tanımadığını pratikleriyle ortaya koydu Trump. Daha da önemlisi dünya bu olup bitene, dolayısıyla Trump’ın bu haline tahammül etti, ediyor. Fakat uluslararası komünist/devrimci hareketin sessiz kalması anlaşılmazdır. Her şeye karşın yoksul devrimci dünyanın eninde sonunda sözünü söyleyeceği kesindir. Trump’a tahammül eden bir dünya anlaşılmaz ve sürdürülemez bir dünyadır. Yoksul dünya ya felaketine göz yumacak ya da kaderini ellerine alacaktır!
Erdoğan’ın Stratejik Yol Haritası: İktidarın Tahkimi ve Seçim Hesapları
Trump’tan geri kalmayan ve hatta “uluslararası hukuk beni bağlamaz” açık beyanında bulunan Trump’ı da geride bırakan Erdoğan; Trump’tan önce ve ona esin kaynağı olurcasına, hukuk tanımadığını ve tanımayacağını (AHİM ve AP kararlarını tanımama, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını tanımama, hatta kapatılmasını isteme örneklerindeki gibi) defalarca tekrarladığı pratiğiyle göstermişti. “Sessiz devrimimizi gerçekleştirdik” sözleriyle de, saklamadığı dine dayalı toplumsal sistem hayalini erkenden ilan etmişti. Gelişmelerin hepsi de bu rota üzerinde yaşanmakta, söz-eylemi örtüşmektedir… Lakin, burjuva muhalefet bu gerçekleri göz ardı edip, atlayarak sorunu basit bir hukuksuzluk sorunu olarak ele alıp tartışmaktadır. Oysa, Erdoğan sultası seküler ve “laik” yaşam normlarını ortadan kaldırarak dini esaslara dayalı toplumsal sistemi inşa etmekte bir dizi adım atmış, atmaya da devam etmektedir. Şayet muhalefet aynı nakarat etrafında dönmeye devam eder ve Erdoğan iktidarını bir dönem daha sürdürürse, dini esaslara dayalı toplumsal yaşam inşası ve Kemalist laikçiliğin tasfiyesi çok daha belirgin biçimde yürürlükte olacaktır…
Erdoğan bu emelini gerçekleştirme planı bağlamında:
1- Kürt ulusal hareketiyle yürüttüğü süreci kendi emelleri açısından başarıya taşıyıp Kürtlerin oy desteğini alma ve hatta almayı garanti ederek, bir dönem daha kendi cumhurbaşkanlığını sağlama alma.
2- Kemalist eksenli burjuva muhalefetin çatısı olan CHP’yi belediyeler üzerinden ve cumhurbaşkanı adayı üzerinden (siyasallaştırılmış hukuk eliyle) yürüttüğü operasyonlarla zayıflatma ve hatta algı operasyonlarıyla toplumsal desteği kesip ittifaklarından da tecrit ederek yalnızlaştırma siyasetini geliştirip uygulayarak.
3- Burjuva muhalefetle birlikte, şimdiden işaretlerini verdiği gibi, önümüzdeki orta vadede devrimci dinamikleri tırpanlayıp etkisizleştirmek için saldırı ve tutuklamalara girişme.
4- Sokakları çete ve gangsterlerle doldurarak bunlar eliyle topluma korku salmakta/salmayı amaçlayarak toplumsal yaşamı güvensizlik tehdidiyle teslim alıp kendine muhtaç ederek oylarını almayı düşlemekte.
5- Oğul Bilal’i ısıtıp piyasaya sürerek halefinin alt yapısını hazırlama çalışmalarını yürütmektedir. Ancak, dillendirildiği gibi Bilal’i mevcut aşamada başkanlık/cumhurbaşkanlığı için değil, AKP’nin başına getirmek için hazırlıklar yapmaktadır. İlk adım buyken, ikinci adım elbette başkanlık/cumhurbaşkanlığı olacaktır. Bilal’i AKP’nin başına getirip kendisinin bir dönem daha başkanlık/cumhurbaşkanlığı yaptığı koşullarda ve bizzat destekleyerek yetiştirdikten sonraki koşullarda Bilal’i bir dönem sonra cumhurbaşkanlığına getirmeyi planlamaktadır…
Yukarıdaki gelişmelere göre ya da analizlerimize göre, Erdoğan’ın erken seçim planı olduğu da kendiliğinden açığa çıkar ki, bir daha seçimlere girmesinin ancak erken seçimlerle mümkün olduğu düşünüldüğünde erken seçimin veya erkene alınmış seçimin yapılacağı muhakkaktır. Olağan tarihinden aylarca önce de olsa, yapılacak seçim “öne alınmış/erken seçim” olarak Erdoğan’ın adaylığını olanaklı kılacaktır. Yani adı erken olan ama pek de erken olmayan bir erken seçim gündem de olacaktır… Toplumsal mühendislik, baskı/korku, manipülasyonlara paralel olarak, rüşvetlerle vekil ve belediye başkanları devşirme, yoksulluğu ve dolayısıyla oyları satın alma, hile ve oy hırsızlığı da bu sürecin seçimler klasiği olarak devrede olacaktır…
Bu süreçte, yani seçimlere doğru adım-adım yaklaşan süreçte çok opsiyonlu planlar yapan Erdoğan, devrimci hareketi büyük tehdit görmediği için saldırı sıralamasının arka sıralarına atsa da asla göz ardı etmeyecektir. Bugün değilse yarın kapsamlı tutuklama furyasına girişeceği bilinmelidir…
İkincisi, Kürt hareketiyle geliştirdiği süreç Erdoğan için kader belirleyici önemdedir. Dolayısıyla en katı olacağı konu da bu olacaktır. Bu bağlamda en tahammülsüz olacağı şey sürecin sabote edilmesine dönük girişim ve çabalar olacaktır. Bu, esasta burjuva muhalefet içindeki kimi odaklarda somutlanır. İyİ Parti gibi partiler Erdoğan’ın hışmına maruz kalacak partiler olacaktır. Bunlara dönük tutuklama ve komploların gündeme gelmesi mümkündür. Elbette sürecin gelişmesi veya süreci engelleyecek gelişmelere bağlı olarak bunlar gündeme gelecektir…
Erdoğan’ın sürecin başarısı için Komisyonun hazırladığı rapor ve raporun içeriğine uygun olarak ve komisyon uzlaşısı bağlamında komisyon bileşenleri eliyle kimi adımları atacak/attıracaktır. Kayyım düzenlemesi, yerel yönetimler yasası, “Af/Umut Hakkı” meselesi gibi birçok konuda düzenlemeler gündeme gelecektir. Yeni anayasa ya da anayasada değişikliklere gidilmesi de önemli bir başlık olarak süreçte yer alacaktır… Bu sürecin planlandığı gibi sorunsuzca ilerlemesi, siyasi iktidarın bazı ödünlerine tanık olunacağı gibi, Kürt ulusal hareketinin tam manasıyla revize edilip yeni formata kavuşturularak tasfiye edilmesi de tamamlanacaktır. Mevcut eğilim ve iki tarafın karşılıklı iradesi sürecin öngörülen rotada gelişip sonuçlanacağını işaret etmektedir…
Sadece Ortadoğu’nun dizaynı ve dünya çapında yaşanan gelişmelerin basıncı değil, önümüzdeki seçimler süreci de Erdoğan ve güruhunun Kürt hareketiyle yürüttüğü süreci ilerletmesinin bir sebebidir… İlerletilerek sonuçlanacak süreç, Kürt ulusal hareketi ve Kürt ulusu açısından yepyeni bir dönemin açılmasıyla anlamlıyken, devrimci hareket açısından da hem kısmi hak ve kırıntılarla ortaya çıkacak siyasal şartları, hem de devrimci dinamiği zorlayacak olan tasfiyeci sürecin desteklenerek derinleştirilmesi bakımından negatif önem taşır/taşıyacaktır.
Elbette “havuç-sopa” politikasının bu süreçte belirgin bir taktik olarak yer alacağını söylemeye bile gerek yoktur. Dolayısıyla Kürt ulusal hareketi hangi formata otursa da üzerindeki ulusal baskıdan muaf kalmayacak/kalamayacaktır. Bir yandan uzlaşma/anlaşmayla istenilen pozisyona çekilmiş bir Kürt ulusal hareketi öte yanda tamamen ırkçı-şoven-tekçi yapıya sahip egemen Türk ulusu yapısı gereğince çelişkilerin şiddetini dindiremeyecektir. Resmî ideoloji ve paradigmalara bağlı olarak milli baskı ve egemenlik altında tutulan bir Kürt ulusu gerçekliği orta yerde dururken, Kürt ulusu adına özgürlükten, eşitlikten, demokrasiden vb. vs. söz etmek mümkün değildir. Gerici burjuva sınıf devletine sahip egemen ulusun baskısı, zor-şiddeti ve faşist terörü eksik olmayacaktır. Tersi sınıf karakteri ve siyasi doğasına aykırıdır ki, faşist devletten demokrasi ve özgürlük beklemek yanılgının zirvesidir…
Toplumsal Muhalefet, Kürt Hareketi ve Seçimlerin Belirleyici Dinamikleri
Reel durum şu ki, Türkiye-Kuzey Kürdistan toplumu bugünkü baskı ve terörden daha fazlasını yapan Erdoğan’ı (oy vererek iktidarda tutma tavrı bağlamında) bugüne kadar hazmetti, daha da acısı bugün hala hazmetmeye devam etmektedir. Bu hazım hali önümüzdeki seçimlere yansır mı bilinmez ama yansırsa sürpriz olmaz. Zira Erdoğan’a hazmı sağlayan, CHP başta olmak üzere burjuva muhalefetin siyasi sınıf karakterine uygun olarak öfkeyle dolmuş olan geniş kitleleri kurulu düzene yedekleyen tutumunun etkisi büyüktür.
Aynı CHP, mevcut iktidara oranla önemli bir kitle ve oy potansiyelini arkalamış durumdadır. Bu gerçeklik CHP’nin iktidara gelmesini olanaklı kılmaktadır. Ne var ki, CHP’nin bu avantajına karşı, Erdoğan da Kürt hareketiyle geliştirdiği süreç kartına sahiptir. Erdoğan’ın kitle desteğini büyük oranda yitirdiği doğrudur. Fakat Kürt hareketiyle geliştirdiği süreç zemininde Kürtlerden büyük oy desteği alarak aleyhine olan durumu lehine çevirmesi tamamen mümkündür. Dolayısıyla önümüzdeki seçimler süreci ve iktidarın kaderi Kürtler tarafından belirlenecektir…
Olağan koşullarda Türkiye-Kuzey Kürdistan’da mücadele ve devrimci değişimin dinamikleri güçlüdür. Fakat değişim dinamikleri yeterince uyandırılmamış ya da görece uyuyan durumdadır. Bu devrimci potansiyelin aktive edilmesi şarttır ve bunun koşulları elverişli olarak vardır. Fakat bu, burjuva muhalefetin harcı da karı da değildir. Açlık, yoksulluk, pahalılık, ücret düşüklüğü, vergi yükü, faizler, özelleştirmeler, emekli maaşları, pazardaki uçuk fiyatlar, asgari ücret ve işçi ücretleri, çevre sorunları vb. vs. hemen her günün tartışma konusu olarak gündemde yer almaktadır. En geniş toplumsal kesimler, kadınlar, gençler, emekliler, depremzedeler ve aydınlar Erdoğan sultasının mağdur ettiği ve değiştirme eylemine kalkışacak olan büyük yığınlardır…
Bu tablo haklı olarak iktidara karşı öfkeye de yansımaktadır. Kamuoyu yoklamaları da bu tabloyla esasta uyumludur. Ne var ki, burjuva muhalefet bu sorunları sadece kendi iktidar emeli için kullanmakta ve devrimci kitlelere kurtuluş perspektifi sunmamaktadır; bunun tersi de tasavvur edilemez. O halde geniş kitlelerin devrimci uyanışını sağlayarak onlara gerçek kurtuluş yolunu gösterecek ve buna bizzat önderlik yapacak olan devrimci hareketin ta kendisidir.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Mart-2026 tarihli 58. sayısında yayımlanmıştır.








