
“İnsanların söylediklerinden, hayal ettiklerinden, tasavvur ettiklerinden… değil, gerçek ve faal insandan hareket edip, gerçek yaşam süreçlerini temel alarak bunların ideolojik yansımalarının ve yankılarının gelişimini göstermek suretiyle elle tutulur canlı insana varmaktır. İnsan zihninde oluşan inanılmaz hayaller bile ampirik olarak gösterilebilen ve maddi temellere dayanan maddi yaşam süreçlerinin doğurduğu imgeler olmak durumundadır. Böylelikle, ahlâk, din, metafizik ve her çeşit ideoloji ve de bunlara tekabül eden bilinç şekilleri bağımsız görünümlerini kaybederler. Bunların tarihleri yoktur, gelişimleri yoktur; ancak insanlar maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini geliştirerek kendi öz gerçeklikleriyle birlikte, düşüncelerini ve düşüncelerinin ürünlerini değiştirirler. Yaşamı belirleyen bilinç değildir; bilinci belirleyen yaşamdır. Birinci yöntemde hareket noktası, yaşayan birey olarak görülen bilinçtir; gerçek yaşama uygun düşen ikinci yöntemde ise, bu hareket noktası bizzat gerçek yaşayan bireylerdir ve bilinç sadece onların bilinci olarak ele alınır.” (Karl Marx, Alman İdeolojisi)
Toplumsal gelişmelerin (toplum biliminin) bilimsel olarak teyit ettiği diyalektik, yığınlarca bilimsel veriye karşın, günümüzde bazı anlayışlar tarafından ters yüz edilmekte, içi boşaltılmaktadır. Bu tarafımızca anlaşılmayacak bir durum değildir. Zira hüküm süren sınıflı toplum koşullarında, her sınıfın kendi dünya görüşüne göre, doğayı, toplumu ve bunların işleyiş yasalarını açıklamaya çalışması anlaşılır sınıfsal bir pozisyon alıştır. Temel ayrım devrimci nitelikle karşı devrimci niteliksizliğin karşılıklı duruşudur. Bu sınıfsal ayrım, doğanın, toplumun, düşüncenin temel işleyiş yasalarını ifade eden diyalektiğe bakışta temel farklılıkları kaçınılmaz kılmaktadır. Basitten karmaşığa tüm meselelerde sınıfsal pozisyonunu alan her anlayışın, doğanın, toplumsal işleyişin en temel disiplini hakkında kendi öz yaklaşımını ortaya koyması, eşyanın tabiatı gereğidir. Ki sınıf çatışmalarının tayin ettiği toplumsal gelişmeler de her sınıfın kendi konumuna dair belirlediği siyaset alanında, bu farklılaşma daha belirgindir, daha keskindir.
Burjuva sınıf egemenliğinin niteliğini verdiği sömürü ve baskı dünyasını değiştirmek isteyenlerle, toplumlar tarihinin bu devrimci ilerleyişini engellemek isteyenlerin diyalektik konusunda çatışmamaları olasılık dışıdır. Yani burjuva ideolojik çizgi ile proleter ideolojik çizginin temelden karşıtlığı, bu çatışmalı durumun özüdür. Ama ezilen ve sömürülenler adına, proletaryanın dünya görüşü adına burjuva yaklaşımların sergilenmesi, tartışmamızın ana halkasıdır. Marx’tan Mao’ya, devamında günümüze, sayısız örneklerle sabittir ki birçok siyasal çizgi, akım, diyalektik diye dünyayı, toplumu, metafizik şeklinde yorumlamakta, burjuva felsefenin zehrini toplumsal gelişmelere ve devrimci dinamiklere şırınga etmekte, bura üzerinden tayin ettikleri politika ile burjuvazinin gerici sınırlarına hapsolmaktadırlar.
Diyalektik; bilimsel düşünce üretimiyle, canlı-cansız tüm evrenin ve toplumun işleyişine vakıf olma sanatıdır. Bu vakıf oluş, sadece yorumlama ile sınırlı değil, daha da önemlisi değiştirme eyleminin dinamiklerine hükmetmedir. Bu anlamıyla, diyalektik ele alış, dünyayı yorumlama ve değiştirme eyleminde anahtar rolündedir. Bu anahtar rolünü yadsıyanların, toplumlar tarihi ve günümüzü yorumlamada yaşadıkları eksen kayması, aynı biçimde siyasetlerine sirayet etmektedir. Diyalektiğin Maoizm’le ulaştığı seviyeye gözlerini kapatarak, politik yörüngesine düşüncenin tarihsel gelişim dönemlerinden referanslar üretmeye çalışan bu anti MLM anlayışların vardığı yer, ilk çağ filozoflarının gerisine düşüştür. Temel ve alt yasalarıyla diyalektiğin idealistçe yorumu, özünde girilen burjuva uzlaşmacı siyasal çizgiye anti bilimsel yasalar üretme çabasıdır. Kürt ulusal mücadelesindeki politik-ideolojik etkisiyle, güncel olarak bu anlayış Öcalan şahsında temsil edilmektedir. “Diyalektik en doğru yöntemdir” diyerek, bir bilgi karmaşasını harmanlayarak metafizik anlayışa çıkmak, söylenenin değil, yapılmak istenenin ne olduğunu ortaya koymaktadır. Bundan hareketle, Öcalan’ın fikir dünyası olarak baş gösteren sorunlu yaklaşımları ele alıp, bu bilim dışılığın ürettiği siyasal yaklaşımları ele alarak yazı dizimize devam edeceğiz.
Öcalan, İlk Çağ Filozoflarının Sorduğu Sorulara Dönüş Yaparak, Diyalektik Materyalizmin Cevapladığı Doğa ve Toplum Gerçeğini “Bilinmezlik”, “Kuşkuculuk” Kıskacına Alıyor!
“Barış ve Demokratik Toplum Manifestosunun” “Toplumsal Doğa ve Sorunsallık” başlığı altında Öcalan bir fikir karmaşası ortaya koyuyor. “O kaba materyalizm dönemi yaşandı, o materyalizm iyi ki aşıldı. Evren hiç de öyle söyledikleri gibi değilmiş. İşte o güneş merkezli evren teorisi, daha sonra samanyolu, şu anda kara delik etrafında, bir de kara madde var, karanlık enerji… Bu kavramlar daha da çoğalacak. Parçacıklar, işte en küçük parça atom denildi, sonra baktılar atomun birçok parçacığı var, elektronla, protonla, nötronla izah ediliyor. Onların da parçacığın, parçacığı var. Bir tanrı parçacığı çıktı. Velhasıl bu böyle gidiyor. Niye bunu söylüyorum? Demek ki materyalist açıdan da idealist açıdan da henüz katı gerçekler yok. Yüzde yüz o doğru, yüzde yüz bu doğru yok. Belli ki insan zihninde bir gelişme var, bir patlama var. Hakikat arayışı devam edecek. Bu iyi bir şeydir, hakikat arayışına insan zihninin açık olması umut veriyor en azından. Hem özgürlüğe umut veriyor hem yaşama umut veriyor. Özgür yaşama… Onu geliştirmek bana göre doğru bir şey. Hatta böyle bir düşünce tarzı, bizi toplumsal doğanın izahına götürür. İşte ikinci başlıkta bunu ifade etmek istiyorum. Genelde doğa ve anlam konusunda benim şöyle bir değerlendirmem var: (Hegel de bununla çok uğraşmış) Hegel anlamı doğanın kendisinde bulur. Geist dediği evrensel ruh, evrensel tin aslında beynin dışında bir gerçeklik. Varlık da bir gerçekliktir. Anlam varlığın içindedir. İnsan beyni tarafından üretilmiyor. Bir nevi idealizm de denir buna. Hegel idealizmi diyorlar. Bir gerçeklik payı da yok değil. Marx bunun tam tersini ifade eder. Yansıma olarak ifade eder düşünceyi. Zaman, insan beyninde olup biten bir şeydir. Bunu dışa yansıtır ve düşünce oluşur. Biraz buna terstir. Anlamın kendisi doğadadır. Burada bir felsefi tartışma var, devam ediyor. Bu tartışmaların devam etmesi iyi bir şeydir. Materyalizm ya da idealizm diye dondurmak doğru değildir. Bu ikilem yanlışa götürür, götürüyor. Dolayısıyla diyalektik düşünce bunun aslında katı dogma haline gelmesini engelliyor. Diyalektik adı üstünde ikilem anlamına geliyor. Ari dilinden geliyor. Diyalektikte bir’in anlam kazanması iki’ye bağlıdır. İki bir’i akla getirir. Bunu düşünceye uyguladığımızda; işte düşünce maddeyi gerekli kılar, özne nesneyi gerekli kılar. Bu sürüp gider. Bu faydalı bir şey veya bir açık kapı bırakıyor. Diyalektik düşüncenin tersi metafiziktir. Metafizik bir düşünce biçimi, ama diyalektik kadar başarılı değil. Diyalektik daha başarılı. Yalnız onu geliştirmek gerekiyor ve gelişiyor da. Demin söylediğimiz doğanın izah edilmesi, bu biçimiyle diyalektik düşünce sayesinde olmuştur
“Ama toplumsal doğa düşünce ile örülen, bizzat insanın önce simgesel sonra bilimsel, felsefi, dini bütün düşüncelerini temeline yerleştirdiği bir doğadır. Toplumsal doğa bir taş değil, bir bitki değil, bir hayvan değil. Düşünce temelli oluyor. Toplumsal doğanın böyle bir farkı var. Toplum dedin mi hemen akla düşünce gelir
“Toplum bir araya gelen insanların ürettiği ve etrafında ortaklaşarak kendilerini kolektivize üzerinden gerçekleştirdikleri bir değerler sistemidir. Tüm toplumsal oluş ve yapılanmaların kurucu, taşıyıcı, geliştirici unsuru anlamdır
“Bilim ölçüme dayanır. Bilim deyince ölçü, matematik akla geliyor. Ölçebildiğin şey bilimdir. Ama bu da her şeyi ifade etmiyor. Çünkü ölçülemeyen bir zaman var, zaman ötesi; ölçülemeyen bir mekân var, mekân ötesi. İşte bunun arasında metafizik dediğimiz kurgusal düşünce geliyor: Hayal, inanç, inanış. Ölçülen şeyler de yani bilim de var.
“Daha da somutlaştırırsak; insan bilinci mi evreni mümkün kılıyor; evren mi insan bilincini? Sorun buradadır. Kesin bir yargıya kavuşmaktan uzağız. Farklı evrenler hayali, farklı evrenler düşüncesi çıkmaktadır; gördüğümüz bildiğimiz evrenler, hayali evrenler, yapay evrenler. Jean Baudrillard, Simulakr Teorisini geliştirmiş, simülasyonlardan bahsediyor, ‘Her şey simulakrlardan ibarettir’diyor. Bilimin peşine düştüğü ise ölçümdür. 13.8 milyar yıl öncesinden, Big Bang’dan günümüze kadar getiriyor. Buna da ‘fizik bilimsel yaklaşım’ deniliyor. Ama her geçen gün yeni bulgular ortaya çıkıyor. Durumun pek de öyle olmadığı anlaşılıyor. Big Bang teorisi çöküşle karşı karşıya. İşte farklı evrenler, simulakr, yapay zekâ… Neye inanacaksın?”
Öcalan bu fikir karmaşasıyla ortaya koyduğu görüşlerde, felsefi olarak ilk adımı, materyalizmle idealizm arasındaki temel farkı ortadan kaldırmakla atmaktadır. Yer yer diyalektiği öne çıkaran vurgular yapması, sadece nesnel idealizm-subjektif idealizm, bilinmezci, mistik fikirlerin üzerini örtme amacından öte bir içerik taşımamaktadır. Hegel’in, tinsel ruh-evrensel akıl olarak her şeyin temelindeki manevi ve mutlak varlık olarak adlandırdığı Geist, madde ve bilincin oluşumundaki teorik açılımıyla nesnel idealizmin temelidir. Ve Öcalan, bilinmez sorular sorarak Hegel felsefesi için “bir gerçeklik payı” biçmektedir. Ve kafasında icat ettiği bir Marx fikriyatı. Öylede olabilir, böyle de olabilir. Marx ve Engels’in doğa ve insan toplumu hakkında ortaya koyduğu bilimsel sentezler yokmuş gibi, bir fikir jimnastiği ile düşünceye dair bulunan o yeni kuram… “Zaman, insan beyninde olup biten bir şeydir. Bunu dışa yansıtır ve düşünce oluşur”
Öcalan, Hegel’in, “gerçek olan akılsal, akılsal olan gerçektir” ilkesiyle tarihsel ilerleyişin arkasındaki yönlendirici gücü arıyor olmalı ki evrenin ve insanlığın varoluş temelinde yatan, sürekli kendisini güçlendiren “mutlak akla”, materyalizmi ve metafiziği “barıştırarak” keşfetmeye çalışıyor. Tarihin mistik dünyasına yolculuk yaparak septik sorular sormasının altında yatan budur. Doğa ve insan toplumuna dair ulaşılan en bilimsel cevaplara dahi, göreceli, soyut, kuşkucu, kararsız sorular sorması ve Marx-Engels’e mâl ettiği kaba materyalist fikir bulamacı, inanılacak bir değer yitimini yaratan burjuva sınıfsal çizgiyle olan ortak paydadır. Doğa ve toplum bilimlerinde yaşanan ilerleme, diyalektiğe yeni kuramsal alanlar açar. Ama bu ilerlemeleri kriter alarak diyalektik denen o bilimsel çığırı mahkûm etmeye çalışmak, Orta Çağ aklı değilse, idealist çarpıtmadır.
Engels, Anti-Dühring adlı eserinin önsözüne, Doğanın Diyalektiğini yazma amacını şöyle açıklar: “Matematik ve doğa bilimlerinde bu yinelemeyi yaparken, benim için söz konusu olan şey, doğada, sayısız değişikliklerin karışıklığı arasından, tarihte de olayların görünürdeki olumsallığını düzenleyen aynı hareket yasalarının; insan düşüncesi tarafından gerçekleştirilen evrim tarihinde iletken bir zincir oluşturarak, yavaş yavaş düşünen insanların bilinç alanına giren aynı yasaların: Hegel’in ilk kez olarak geniş bir tarzda, ama mistikleştirilmiş bir biçim altında geliştirdiği ve bizim, öbür özlemlerimiz arasında, bu mistik zarftan çekip çıkarmak ve bütün basitlikleri, bütün genellikleri ile bilinç alanına sokmak istediğimiz yasaların, doğada kendilerini kabul ettirdiklerinden —bütünde hiçbir kuşkum olmadığına göre— ayrıntıda emin olmaktı. … [Benim için], diyalektik yasaları kurgu aracıyla doğaya sokmak değil, ama onları orada bulmak ve oradan çıkarmak söz konusu olabilirdi. Bu nedenle, amaç, doğanın nesnel diyalektiğini ortaya koymak ve böylece doğabilimde bilinçli materyalist diyalektiğin gerekliliğini kanıtlamak, idealizmi, metafiziği, bilinemezciliği (agnostisizmi) ve kaba materyalizmi bilimden söküp atmak, bilimsel gelişmenin belli başlı sonuçlarını, diyalektik materyalizm açısından genelleştirmek ve böylece materyalist diyalektiğin temel yasalarının evrensel niteliğini göstermekti.”
Öcalan ise tarihsel gelişmeler ve bilimsel ilerlemelerden, kuşkuculuk- bilinmezlik üretmektedir. Felsefenin en temel sorularına bile açık, net, kendi içinde tutarlılığı olan cevaplar üretmemesi, bunun en açık izahı. Diyalektiğin bilimsel cevap verdiği “insan bilinci mi evreni mümkün kılıyor; evren mi insan bilincini?” sorusunda girdiği girdap, ilk çağ filozoflarının dahi gerisinde bir karmaşa yumağı… Aynı tutarsız-eklektik fikir, toplum ve düşünce başlığında da söz konusu. Öcalan’a göre toplum denilince akla “düşünce” geliyor. Toplumsal gelişmeleri, “zihinsel hareketin” sonuçları olarak ele alan Öcalan, “kolektif olarak gerçekleştirilen değerler, anlamlar ve düşüncenin temelinde yer alan toplum anlayışı”, üretim biçimi ve ilişkilerinden bağımsız, neyin üretimi olduğu belli olmayan spekülatif ve idealist bir kurgu. Yani Öcalan’a göre, toplumsal maddi üretim, üretim biçimi, üretim ilişkileri önemli değil. Toplumsal çelişkiler ve çatışmalar bundan bağımsız. Düşünce bundan bağımsız. Geist her şeye muktedir.?!
Tüm bu fikir karmaşası içinde asıl soru şu? Öcalan, Marx ve Engels’le başlayan, Lenin ve Mao ile nitel olarak ilerletilen felsefedeki devrimci niteliğin farkında değil midir, yoksa kendi politik ihtiyaçları için bu devrimsel hamle çarpıtılıyor mu? Doğada ve toplumda diyalektik materyalizm ile açılan devrimci ışığı yadsıyıp, tarihin üstünden geri sıçrayarak spekülatif- idealist felsefeye dönmek, bu sorunun cevabı olarak ikinci şıkkı öne çıkarmaktadır. Toplumda ve doğada maddi üretimden bağımsız bir anlam aramak, “sorunsallığı” “iyi ya da kötü ruhun” esaretindeki zihin üretimi olarak açıklamak ve “neye inanacaksınız” gibi ironik soru sorarak bilinmezliği “yeni tanrı” ilan etmek, metafizik bir hortlama değil de nedir?
Sözü Engels’e bırakalım: “Felsefe gibi doğabilim de şimdiye kadar insan faaliyetinin kendi düşünceleri üzerindeki etkisini tamamen ihmal etmiştir; her ikisi de ancak bir yanda doğayı, öte yanda düşünceyi belirler. Oysa insan düşüncesinin en dolaysız ve asli temeli doğanın insan tarafından değiştirilmesidir.” (Engels, Doğanın Diyalektiği)Ve Engels’in “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü” makalesinin girişinde insan-doğa ilişkisindeki anlamı şöyle ifade eder: “Ekonomi politikçiler, emek bütün zenginliklerin kaynağıdır, der. Gerçekten de bir kaynaktır- ki bu kaynak, hemen hemen doğadan sağladığı materyali, zenginliğe çevirir. Ama bundan da sonsuz denecek kadar fazla bir şeydir. O, insanın tüm varlığının başlıca temel koşuludur ve belirli bir anlamda, bu öyle bir ölçüdedir ki, emek, insanı bizzat yarattı diyebiliriz.” İnsan doğa ilişkisinde maddi üretimi, (ilkel biçimden modern sürece kadar, ihtiyaç için üretimden özel mülk dünyasındaki biçimine) toplumsal gelişmelerde zihin indirgemeciliğini mutlak bir biçimde düalizmle birbirinden ayıran Öcalan, insanın toplumsal üretkenlik eylem ve ilişkilerini spekülatif fikirlerle boğmaktadır. Amaç açıktır. Bilgiyi toplumsal ilerlemede bir dinamik olmaktan çıkarıp, sınıf uzlaşmacı bir hale getirmek. Çünkü diyalektik materyalist felsefe, yalnızca doğada ve toplumda gerçeğin bilimsel sentezi değil, aynı zamanda devrimci bir niteliğin tarih bilimine ve toplumsal gelişmeleri özümsenmesidir. Burjuva ideologlar ve burjuva yörüngeye girmiş anlayış ve çizgiler, spekülasyonlarla “aştıklarını” iddia ede dursunlar, Marks, Engels ve devamcıları olarak Lenin, Mao, felsefeye, doğa ve insan tarihi bilimindeki gelişmelerle yeni bir ufuk (diyalektik materyalizm) açtıkları tartışmasızdır.
Diyalektiğin Temel Yasası ve Öcalan’ın Spiritüalist (Ruhani) Yorumlarıyla “Aşılması” Önerilen “Aşırılıkları”, Sınıf Çelişkileri ve Sınıf Mücadelesinin Reddidir!
Kapitalizm ve üretimi olan sömürü, baskı, ulusal baskı ve eşitsizlikler, işgaller, ilhaklar, ancak devrimle aşılabilir. Kapitalizmin yapısal iç çelişkileri, kapitalist sistemi özgün sürece göre örgütlenmesinde “değiştirici” bir rol oynasa da toplumsal ilerlemenin devrimci niteliği, kapitalist sistemi aşarak sosyalizme geçiştir. Bu devrimci toplumsal ilerleyiş ancak tarihsel olarak ilerici olan proletaryanın sınıf bilinciyle yapılacak devrimci alt üst oluşla olanaklıdır. Devrimci eylemin dinamiği olan ezilenler, devrimci olan toplumsal gerçeğe ihtiyaç duyarlar. Yani eskiyi yıkma eyleminde, en az pratik kadar teoride, devrimci yıkıcı nitelikte olmak zorundadır. Bilgiyi edinme yöntemindeki bilimsellik, devamında sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçişin yol, yöntem ve siyasetinde bir bütünlükle teori-pratik diyalektiğinde ele alınmalı. Bu bütünsellikte devrimi yapacak olan sınıf (proletarya ve ezilen-sömürülen halk katmanları) önderliğinin, gerçeğin bütünlüklü bilgisine, bilgiyi devrimci ilerlemede kullanacak bütünlüklü yöntem ve araçlara ihtiyacı yaşamsaldır. Bilgiyi edinme yöntemindeki bilimsellik, proletaryanın ideolojisine ve doğal olarak proletaryaya rehberlik yapacak olan komünist öncünün siyasetteki çizgisini belirler.
Engels ve Marx yaşamı boyunca yaptıkları incelemeler ve ulaştıkları sentezlerle, diyalektik-tarihsel materyalizmi bu işlevi üstlenebilecek yetkinlikte bir bilimsel yöntem olarak kurmaya özel emek harcadılar. Bu özel emeğin ortaya çıkardığı bilimsel kuramları “aşma” adı altında, idealizm iksiri ile zehirlemek, tek sonuç olarak burjuva sınıf uzlaşmacılığına hizmet eder. Öcalan’ın yaptığı da budur. Bu konuda Lenin yoldaştan aktaracağımız bir paragraf, konumuzun anlaşılmasına faydası olacaktır: “Marx ve Engels daima kötü (ve bilhassa anti-diyalektik) materyalizmi mahkûm ettiler; ancak bunu Humecu ve Berkeleyci bir noktada değil daha yüksek, daha gelişkin bir noktada, diyalektik materyalizm noktasında durarak yaptılar. Marx, Engels ve Dietzgen kötü materyalistlerle tartışır, onları ikna etmeye çalışır ve onların hatalarını düzeltmek için çaba sarf ederlerdi. Humecu ve Berkeleycilerle, Mach ve Avenarius ile tartışmaya ise tenezzül dahi etmez, onların eğilimleri hakkında toptan ve daha da aşağılayıcı bir yorumla yetinirlerdi. [Materyalizm ve Ampiryokritisizm. Çev. Abraham Fineberg, Moskova: Progress Publishers, 1977, C.14, s.239.)
Yani Lenin’in de açıklık getirdiği gibi, diyalektik ve tarihsel materyalizm, sınıf uzlaşmacı çizgi ve bu çizgide belirlenen politik ihtiyaçlara göre, idealizmden öznellik alınarak, kaba materyalist yamalarla orta yol bulan, oportünist, sınıf uzlaşmacı, toplumsal gerçeklerde burjuva hegemonyayı inşa eden bir ideolojik-teorik hat değildir. Doğa, toplum ve düşünce tarihinin devrimci yanlarını bilimsel eleştirilerle ileri taşıyan, burjuva ve proleter çizginin ara bulucusu değil, proleter çizgide keskin yıkıcı teori ve yıkıcı pratiğin kuramıdır. Bu temel ayrımı sağa sola çekerek esnetmek, bilimsel yöntemimizden kaçıştır, burjuva çizgidir.
19. yüzyılda Marx ve Engels tarafından temel yönleri ortaya çıkarılan diyalektik, bilimsel ve toplumsal ilerlemelere paralel olarak, yüzyılımızda Lenin tarafından ele alınarak ilerletilmiştir. Kendi döneminde “bir dizi açıklama ve geliştirme gerek” diyen Lenin’den sonra, Mao nitel katkılarıyla diyalektiğin ufkunu daha ileriye taşımış, diyalektiğin sorunlarında yeni bir sıçrama olmuştur. Özellikle Lenin ve Mao döneminde genel söylemlerden çıkarak, diyalektiğin en temel konularında, yani toplumsal ilişkilere, sınıflar arası ilişkilere uygulanması konusunda somut- nitel hüviyete kazandırılmıştır. Bilimimizin 3. nitel aşaması olan Maoizmle, diyalektiğin temel ve buna bağlı yasalarının mücadele anına, sınıflar arası çelişkilere, toplumsal ilişkilere uygulanması, Lenin’den sonra daha ileri bir tecrübe olarak pratikleşmiştir. Modern revizyonistlerin bu tarihsel ilerleyiş karşısında, Hegel’in de gerisine düşerek öne sürdükleri teoriler, özet olarak proletarya biliminin tarihsel ve bilimsel gelişmelere paralel olarak daha ileri düzeyde temsil edilmesine karşı gösterilen “dirençti.” Bu “direncin” sebepleri değişse de ideolojik çizgi uyumunda bugün de sürmektedir ve tasfiyeciliğin derin olduğu günümüz koşullarında daha tehlikeli düzeydedir. Tasfiyeciliğin genel karakteridir. Tasfiyeci siyasete alan açmak için, işe MLM’nin temel teorik kuramları üzerinde oynamayla işe koyulur. Yoksa Öcalan özgülünde gündeme gelen tartışmalar yeni değildir. Ve bu fikir yelpazesi, sadece Öcalan ile sınırlı da değildir. Önemle belirtelim ki Öcalan’ın Kürt ulusal mücadelesi üzerindeki politik etkisi ve bu teorik düşüncelerin somut bir politikada karşılık bulması, açımızdan bu meseleyi Öcalan üzerinden tartıştırma ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır.
Diyalektik-Materyalizmin “Aşırılıklarını” Aşma Adına, Çelişki Yasasından Sınıf Uzlaşmacı Bir Çizgi Türetmek!
Yakın tarihte İstanbul’da düzenlenen “Barış ve Demokratik Toplum Konferansı”na gönderdiği mesajda, Öcalan “temel yöntem diyalektik materyalizmdir” dedikten sonra, dalla kökü birbirine karıştırarak sınıf uzlaşmacı çizgisine çelişki yasasını uyarlamaktadır. “Konferansınızın, sunduğum teorik çözümlemelere dayanarak yeni bir siyasi program ve örgütlenme anlayışına katkı sunacak önemli tartışmalar yürüteceğine inanıyorum. Bu süreçte temel yöntem diyalektik materyalizmdir. Ancak klasik diyalektiğin bazı aşırılıklarının aşılması gerekir. Çelişkileri birbirini yok eden uçlar şeklinde değil, birbirini besleyen toplumsal olgular olarak görmek zorundayız. Çünkü komün olmadan devlet, burjuvazi olmadan proletarya olmaz. Dolayısıyla çelişkiyi yok edici bir mantıkla değil, dönüştürücü bir tarihsel perspektifle ele almak gereklidir.” (A. Öcalan’ın ilgili mesajından)
Bu kısa alıntı üzerine sayfalarca değerlendirme yapılır. Özellikle, diyalektiğin “aşılması” gereken aşırılıkları akabinde çelişki meselesinde açılan yeni “ufuk”, son derece ironiktir. Bilgi statik değildir. Sınıf mücadelesi dinamiğiyle yaşanan toplumsal gelişmelere, dünün teorik düzeyi hazır reçete haline getirilemez. Böyle bir tutum diyalektiğin reddidir. Öcalan diyalektiğe, diyalektiğin temel ilkeleriyle uyuşmayan sorular sormaktadır. Bilim gelişiyor. Teknoloji, tüm alanlarda daha yaygın kullanılıyor. Sınıflar mücadelesinde yeni alanlar, yeni dinamikler ortaya çıkıyor. Yeni keşifler, bilimsel buluşlar, diyalektik materyalizmin teorik hazinesinin daha da geliştirilmesini dayatıyor. Bütün bunlara diyecek bir şeyimiz yok. Ama “aşma” adına, bilimsel temel ilkelerle oynamak, girilen uzlaşmacı çizgiye teorik malzeme toplamaya çalışmak, en yalın anlatımla idealist güzellemelerle tasfiyeciliği “kuramsallaştırmaktır”. Temel yöntem diyalektik materyalist yöntemdir demek, içerikteki ele alış bütünlüğünde ele alındığında, sadece bir iddia olarak kalmaktadır. Keza detaya inilip meselelerin ele alınışına bakıldığı zaman, diyalektiğin temel yasalarını reddeden kaba materyalizm, metafizik daha da ötesi idealizm karşımıza çıkmaktadır.
Temel Yasası ile Diyalektik!
Diyalektiğin bilimsel niteliğini kavramak, diyalektiğin yasalarıyla ele alınmasını koşullar. İlk olarak Engels diyalektiği ele alırken, tüm tartışmalarından belirli yasalar ortaya koyarak doğada ve toplumda diyalektik işleyişi analiz etmiştir. Toplumsal ilerlemeye paralel olarak Engels, Lenin, Stalin ve Mao, diyalektiğin yasaları konusunda farklı başlıklar vererek diyalektiğin bütünselliğini ortaya koymuştur. Bu son derece doğaldır. Özellikle sınıf mücadelesinin dinamiği olduğu toplumsal ilerlemeler, bilimsel gelişmelerin düzeyi, yeni buluşlar ve keşifler, kavramlara tarihsel bir nitelik verir. Bilimler gibi, diyalektik de yeni bulgularla beslendikçe, sınıf mücadelesinin pratiğinde sınandıkça, süreçlerin sonunda temel tanım ve özelliklerinde önemli sıçramalarla ilerler. Engels’ten Mao’ya diyalektiğin yasalarında gündeme gelen farklılıkları böyle okumak gerekmektedir. Ki proletarya biliminin farklı tarihsel kesitlerindeki ustaları, birbirini ret ederek bilimimizi geliştirmemiş, her tarihsel sürece uygun paradigmaları, komünist ideoloji-teori-pratik-bilimsellik üzerinden olası eksikleri aşıp, nitel aşamalar kaydederek ilerlemişlerdir. Marks, Engels, Lenin, Stalin ve Mao’yu bu komünist felsefi, ekonomi-politik ve sınıf mücadelesi kuramlarıyla kavramak durumundayız. Öcalan gibi, bu nitel komünist temsiliyeti karşı karşıya koyarak, sosyalizm konusunda berrak bir düşünce sistematiği oluşturamayız.
Tekrar diyalektik bilimsel tarz ve gelişim süreçlerine dönecek olursak. Engels diyalektiği üç temel yasayla açıklar. “Çelişme, nicelik ve nitelik, yadsımanın yadsıması” olarak diyalektiğin yasalarını ortaya koyar. Önemle vurgulayalım ki, diyalektiği üç temel yasa düzeyinde ele alan Engels, meselenin merkezine çelişkiyi koymuştur. “Hareketin kendisi bir çelişkidir.” diyen Engels, “yaşamda şeylerin ve süreçlerin kendinden var olan, ara vermeden ortaya çıkan ve çözülen çelişkidir. Ve çelişki biter bitmez, yaşam da biter ölüm baş gösterir” çözümlemesinde görüldüğü gibi, diyalektiğin temel yasası olarak çelişkiyi ele alır. Ama Engels, çelişkiyi öne çıkarmasına karşın, “nicelik-nitelik ve yadsımanın yadsımasını da” diyalektiğin temel yasaları olarak ortaya koyar.
Marx ve Engels’in birikimleri üzerinden Lenin, diyalektik konusunda önemli araştırmalar yapmıştır. Lenin de diyalektiğin merkezine çelişkiyi alır. Bununla birlikte, üç ana öge altında 16 alt yasayla diyalektik konusundaki fikirlerini sistemli hale getirir. “A-) kavramın kendi kendinden itibaren tanımı (doğrudan doğruya şey’in kendisi, kendi ilişkileri ve gelişimi içinde göz önüne alınmalıdır). B-) Şeyin doğrudan doğruya kendi içindeki çelişkisi. C-) Analiz ile sentezin birleşmesi” gibi3 ana öge üzerinden 16 alt başlık açan Lenin, (Engels’in yadsımanın yadsımasını Lenin alt başlık olarak ele almaktadır) daha sonraki dönemlerde sorunu daha yalın ortaya koymaktadır. “Diyalektik, karşıtların birliği teorisi olarak tanımlanabilir kısaca. Diyalektiğin çekirdeği, bununla sezilip kavranacaktır, ama bir dizi açıklamayı ve geliştirmeyi gerekli kılar bu” diyen Lenin, gelişmeyi dondurmamakta, ulaştığı teorik düzeyi “mutlak doğru” olarak ele almamakta ve bir dizi açıklama ve geliştirme ihtiyacını salık vererek, diyalektik ilerlemeyi salık vermektedir.
Stalin’in diyalektik konusundaki görüşlerini aktarmakta, konumuz ve gelişim evreleri açısından önem arz etmektedir. Her şey birbirine bağlıdır, her şey sürekli hareket ve değişme ve gelişme halindedir, nicelik nitelik değişimi ve zıtların mücadelesi dört temel yasa üzerinden diyalektiği ortaya koyan Stalin’de, esas göze çarpan, Lenin’de var olan “zıtların birliği” meselesini es geçmesidir. Lenin’in “sözün gerçek anlamıyla diyalektik, şeylerin bizzat özündeki çelişkilerin incelenmesidir, gelişme karşıtların mücadelesidir” (ama Lenin zıtların birliğini yadsıyarak sorunu ele almamaktadır) sözünü esas alan Stalin, “zıtların birliği” meselesine gözlerini kapatmıştır. Mao’da daha detaylı göreceğimiz gibi, “karşıtların mücadelesinden” söz ediyorsak, “karşıtların-zıtların- birliğini” kavramamız gerekmektedir. Bu meseledeki bir kavrayış problemi, sadece karşı devrimle mücadelemizde önemli gedikler açmayacak, aynı zamanda halk sınıf ve katmanları arasındaki çelişkilerin ele alınmasında da önemli politik yarılmaların doğmasına sebep olacaktır. Bu anlayış sorununun Stalin’de, parti anlayışında, sosyalizm sorunlarında, iktisadi politikalarda nasıl şekillendiği konusu ayrı bir analiz konusu. Ama diyalektiğin ele alınışındaki bu kusurlu yanın, siyasette ve politikada önemli kusurlar yaratmayacağını iddia etmek bilimsel değildir.
Felsefe Alanındaki Nitel Katkılarıyla, En ileri Diyalektik Ufuk -Mao ve Maoizm!
Mao’nun felsefi alanda Marksizm-Leninizm’e yaptığı niteliksel katkılar, bilimimizin 3. nitel aşamasının unsurlarından biridir. Ki Mao’nun felsefi alanındaki temel katkısı, çelişki yasasıdır. Çelişki yasası, çelişkinin özgünlüğü, uzlaşmaz karşıtlık, karşıtların dönüşümü vb. başlıklar altında, diyalektiğin çekirdeği olarak “karşıtların birliği” yasasını alan Mao, bu alandaki sentezleriyle önemli bir boşluğu doldurmuştur. Mao’nun “çelişki” yasasına katkısını öne çıkarırken, doğada, toplumda, düşüncede, ilk çelişki yasasından söz eden usta olduğu iddiasında değiliz. Yazımızın içeriğinde vurguladığımız gibi, Engels, Lenin, Stalin, bu konuda önemli tecrübe ortaya çıkarmıştır. Fakat Mao, çelişki yasasında bir derinleşmedir, diyalektiğin ileri mevziisidir. Mao, Engels’in üç temel diyalektik yasasını ve Stalin’deki dört kategoriyi eleştirirken, aynı zamanda alternatif tezini de ortaya koydu. “Engels üç kategoriden söz etmişti ama, bana sorarsanız ben bu kategorilerin ikisine inanıyorum. (Zıtların birliği en temel kanundur, nicelik ve niteliğin birbirine dönüşmesi, nicelik ve nitelik zıtların birliğinden ibarettir ve yadsımanın yadsıması ise hiç yoktur) … Nicelikle niteliğin birbirine dönüşmesini, yadsımanın yadsımasını ve zıtların birliği kanununu aynı düzeyde yan yana koymak “tekçilik” değil, üç’çülüktür. En temel şey zıtların birliğidir. Yadsımanın yadsıması diye bir şey yoktur. Olumlama, yadsıma, olumlama, yadsıma… Şeylerin gelişiminde olaylar zincirinin her halkası hem olumlama hem de yadsımadır. Köleci toplum ilkel toplumun yadsımasıydı, ama feodal toplum için olumlamayı teşkil ediyordu. Feodal toplum köleci toplum açısından yadsımaydı, ama kapitalist toplum açısından olumlamayı teşkil ediyordu. Kapitalist toplum feodal toplumun yadsımasıydı. Ama sosyalist toplum için olumlamaydı.(Mao, Seçme Eserler cilt 6, syf, 327)
Bir sonraki bölümde bu başlığı da ele alarak, Öcalan’ın “çelişki” konusundaki burjuva uzlaşmacılığına ve devlet komün denkleminde kurduğu anti bilimsel çizgisine dair fikirlerimizi ortaya koyacağız. Yazı dizimizdeki felsefi tartışmaların uzaması, tercihimiz olmaktan öte, konunun hassasiyetindendir. Burjuva felsefesinde diyalektik materyalizme karşı yürütülen savaş, sınıf mücadelesinin felsefi mantığına karşı yürütülen savaştır. Ve her savruluş, her tasfiyeci anlayış, ilk hedef olarak MLM’nin bilimsel felsefesi, diyalektik materyalizme karşı savaş açmakla işe koyulur. Proletaryanın sınıf bilinci teori ve pratiğini ezilen-sömürülen yığınların hizmetine sunan Marksizm, diyalektik mantıkla sınıf mücadelesine stratejik araçlar kazandırmıştır. Bilginin nesnel gerçekliğine ve sınıf mücadelesi pratiğine göre, her tarihsel sürecin kategoriler sistemini, elimizdeki bilimsel silahla yeniden kurabilir, tarihsel gelişmelere sınıf bilincimizle cevap olabiliriz. Evrim, burjuva uzlaşmacılıkla “çözüm” perspektifleri, burjuvaziye yedeklenen toplum modelleri, bilimsel dünya görüşümüz karşısında boşlukta uçuşan yabancı sözlerdir. Lenin’den kısa bir alıntı yararlı olacak. “Mantık, düşünmenin dış biçimlerinin öğretisi değildir, ‘tüm maddi, tabiî ve fikrî şeyler’in gelişme yasalarının öğretisidir; buna göre mantık, yeryüzünün toplam somut içeriğinin ve bilginin, yani yeryüzündeki bilginin gelişme tarihinden sonuç çıkarmanın öğretisidir.” (V. I. Lenin, Toplu Eserleri, s. 84/85)
Devam edecek…
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Mart-2026 tarihli 58. sayısında yayımlanmıştır.
“Post Yapısalcı-Post Marksist Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler -1” başlıklı yazının birinci bölümü ile ““Post Yapısalcı-Post Marksist” Düşünce Sistematiğinin Öcalan Çizgisindeki Teorik-Politik Üretimine Eleştiriler- 2” başlıklı ikinci bölümünü okumak için başlıklara tıklayın.








