
Türkiye-Kuzey Kürdistan’da kadın olmak, “faili meçhul” bırakılmak istenen cinayetlerin gölgesinde her yeni güne hayatta kalma mücadelesiyle uyanmak demektir. Bu coğrafyada kadın katliamı kadın kırımına vardı. Bu artık bireysel suç olmaktan çıkıyor. Kadın bedeni üzerinden kurulan tahakküm sarmalıyla birleşen kapitalizmle patriyarkanın kesiştiği sistemin sonuçlarını yaşıyoruz. Nisan ayı itibarıyla Gülistan Doku dosyasında itiraflarla aralanan karanlık ve Rojin Kabaiş davasında açığa çıkan DNA sonuçları, suçluların kim olduğunu açıkça ifade ediyor.
Sistematik cezasızlık ve kurumsal örtbas, bu tür olayların en temel meselelerinden biri hâline geldi. Delilleri karartma çabası yalnızca bir suçluyu koruma refleksi değil; aynı zamanda devletin, iktidarın (ve sarayın) itibarını, hiyerarşisini ve erkek egemen blokun bekasını koruma çabasıdır. Failin bir bürokratın yakını ya da kolluk görevlisi olduğu durumlarda, yargı süreci hukuki olmaktan çıkarılarak siyasi bir savunma mekanizmasına dönüşüyor.
Millî Söylemler ve Sorumluluğun Örtülmesi
En güçlü kalkanları da “bayrak ve İstiklal Marşı” oluyor. Her derde deva “milli duygular”, bütün suçların üstünü örtmenin kara perdesine dönüşüyor. Bu yetmezse “iftira” devreye girer; bu da yetmezse “iktidar partisi yıpratılmak isteniyor” söylemi eklenir. Halkın hafızasını silme operasyonu bununla da kalmıyor. Suç ortaklığı, bürokratların ittifakıyla geniş bir yelpazede yerini alıyor. Kamera kayıtlarını silen hastane yöneticilerinden, SIM kart verilerini silen polise; valinin şoföründen sahte tutanak tutan devlet görevlilerine kadar uzanan bürokratik, erkek egemen bir yapının caniliğiyle karşı karşıyayız.
Tarihsel olarak devlet, kamusal alanı erk(ek) egemen çıkarlara göre düzenleyerek kadını “özel alan” denilen eve hapsetmiştir. Gülistan Doku’nun darp raporunun tutulmamasının nedeni “özel mesele”, “kol kırılır yen içinde kalır” kadını susturma geleneğinin devlet dairelerine kadar yerleşmesi, kamusal alanda erkek egemen refleksin politik olarak yaşam bulmasıdır. Kutsal olan anne, cenneti ayaklarının altına serecek kadar kutsallaştırılan kadın ne zaman “cennetteki bekçiden” kurtulmak istese okun yönü değişiyor. En ilkel yöntemlerle bedeni parçalanıyor. Bazen çocuğunun gözünün önünde, bazen karnında çocuğuyla öldürülüyor. Kadın için “cennet” erkek egemen kültürün egemenlik alanının dışına çıktığında bitiyor. Kutsallık, bu siyasetin korucusu ve sürdürücüsü valiye, memura, amire delilerin silinmesi, dosyanın kapatılması rahatlığını veriyor. Bu sistem kadın cinayetlerinin yaşandığı her ülkede farklılıklar içerse de aynı “üst akılla” işliyor. Küresel olarak erkek fail ataerkilliğin avantajlarını kullanarak, suçunu hafifletecek sebepleri hukukun içine yedirerek ya da “hukuk devletinin” içinde kaybederek aklanmanın yolunu buluyor.
Batman ve Dersim’de Özel Savaş Politikasının Kadına Yansıması
Kürdistan’da “özel savaş” kavramı yalnızca askeri bir strateji değil; devletin, kapitalizmin ve erkek egemen temsiliyetin tahakkümü altında bir toplumu çökertecek ne kadar aygıt varsa hepsinin eşzamanlı olarak işler halde olmasıdır. Kültürel, inançsal, psikolojik ve askeri olarak oluşturulan bu bütünlük içinde ataerkillik güçlendirilerek, çoklu baskı biçimleri yeniden üretilmekte ve uygulanmaktadır.
1990’larda öz örgütlerin Kürdistan’da gelişmesi, ulusal kurtuluş mücadelesinin yanı sıra feodal yapıyı da hedef alan ve erkek egemenliğine karşı kadın mücadelesinin gelişmesi, devlet açısından bir tehdit oluşturdu. Prangalarını kıran Kürt kadını devletin hedefi haline geldi. Çatışma ve savaşın şiddeti arttıkça, özel savaş yöntemleri de buna göre biçim aldı. Faili devlet olan her cinayet ve katliama “faili meçhul” damgası vuruldu. İşkence, tecavüz ve askeri operasyonlar, ambargo ve köy yakmalar da bu “meçhul” kategorisine dahil edildi. Bunlarla birlikte kadına yönelik özel bir strateji izlendi. Serhildanlar kadınlarla özdeşleşti. Hem direnişin hem de toplumsal baskının odağına yerleşen kadın ölümleri giderek çoğaldı.
1990’lar ve sonrası Kürdistan illerinde, özellikle Batman’da birçok kadın intiharları ve kadın cinayetlerinin yaşanması devletin savaş politikalarının kadın bedeni üzerinde nasıl sistematik hale geldiğini gösterdi. Uzun süreye yayılan şiddet, devletin en küçük birimlerinden olan yerel iş birlikçilerden, muhtara, korucusundan, askere, polise, vali ve bakana kadar bu suçlarda fail, devlet olarak resmoldu. Bu güç tek başına bir devlet mekanizması mı elbette ki değil. Kadının tarihsel yenilgisinin adı olan ataerkil sistemin kadın bedeni üzerindeki denetleme, teslim alma ve tahakküm kurma politikasıydı. Teslim alamadığı yerde, taciz ve tecavüzü kadına karşı silah olarak kullandı.
Bütün özel politikalara rağmen, tüm canlılar kadar kadın için de hâlâ yaşanabilir en iyi iller arasında olması özelliğiyle Dersim, tüm canlıların özgürce dolaştığı, nefes aldığı nadir şehirlerden biridir. Bu hali dahi devleti rahatsız etmiş ki kültürel deformasyonu derinleştirecek örgütlenmeleri ya devlet kurumlarını kullanarak ya da zayıf bireyleri kullanarak yayılmasını sağlıyor. Politik muhalifleri bitmeyen gizli tanıklarla tutukladı. Serbest kalanları da günlük imza zorunluluğuyla hareket alanını, çalışma koşullarını daraltarak yaşam alanını sınırlıyor. Genç nüfusu göçe zorlarken, kalanları işsizliğe, yoksulluğa ve madde bağımlılığına ya da beden ticaretine sürükleyerek yeni bir teslim alma ağı oluşturdu. Özellikle yoksul ve çıkış bulamayan genç kadınları ekonomik ve otorite olarak güçlü olanlara yönlendirerek “koruyucu”, “sahiplenici” pozisyon yaratarak koruma tuzağına düşürüyor. Bu paternalist(babacan-babacıl) koruma şekli kadını üzerinde kurduğu tahakküm yoluyla kontrol altına alıyor. Yoksulluk ve işsizlik içinde bu ilişki biçimi ekonomik bağımlılığa yola açıyor. Bu kontrolü daha da kolaylaştırıyor. Kontrol dışına çıkmak isteyen kadın şiddete maruz kaldığında gittiği tüm devlet kurumlarından sonuç alamadan geri döner. Çünkü devlet bu mekanizmayla faili korur. İpek Er ve Gülistan Doku dosyası tüm özel savaş mekanizmalarının birleştiği bir paternalist koruma pratiğidir. Çaresiz bırakıp “kimse sana inanmaz, sahipsizsin” diyerek kendine mecbur etmek. İpek Er, böyle intihara sürüklendi. Dosya kapsamında basına yansıyan ifadelerle devlet-polis-çete ilişkilerini hatırlatan bir tablo yeniden gündeme geldi.
Gülistan Doku Dosyasıyla “Aklanan” Adalet Bakanı
Gülistan Doku cinayetinin failinin başından beri bilinmesine rağmen sürece yayarak bugüne getirildi. Ailenin, özellikle abla Aygül Doku’nun kararlı, cesur ve ısrarcı mücadeleci pratiği bütün kadınlara cesaret verdi. Altı yıldır başta Dersim Kadın Platformu olmak üzere, birçok birey ve kurumun dijital medyada ve sokak eylemlerinde sürekli gündemleştirdiği, tarihsel günlerin de sloganına dönen “Gülistan Doku Nerede?” sorusu, kadın mücadelesi açısından önemli bir yere oturttu.
Devlet bu ısrarcı mücadele karşısında mutlaka açık verecekti, açıklamak zorunda kalacaktı. Geçte olsa bugün açıklanmış olması, bir ailenin acısının az da olsa dinmesi açısından önemli. Birçok belirsiz sorunun yanıt bulması ve altı yıllık cevapsızlığın yanıtlanması oldukça önemli. Devletin valisi, jandarması ve polisi tarafından bir aileye yaşatılan bu acı, yine devletin bir kadın savcısı üzerinden güven tazeleyen bir operasyona dönüştürülmüştür. Savcının bireysel duyarlılığı olsa dahi, burada kadın savcının duyarlılığı kullanılarak bir erkeğin kahramanlaştırıldığı bir süreç yeniden üretilmiştir. Buradaki “kahraman” ise, CHP belediyelerine yönelik operasyonlarla gündeme gelen Akın Gürlek oldu. Savcının sık sık bakana teşekkür etmesi, kendi eliyle kendi çabasını boşa düşürerek ataerkilliği güçlendirme halidir. Bir kız annesi olarak “bireysel duyarlılık!” gösterdiği emeğine sahip çıkarak ve devletin içindeki erkek egemen anlayışı da eleştirerek bir açıklama yapmak yerine, yine erk devlet otoritesine teşekkür ederek süreci yönetti. Çünkü kadın da olsa, o da erkek egemen sistemi uygulayan devletin bir memurudur ve devletin ataerkil yapısını ve güç ilişkisinin yeniden üretilmesine hizmet etmekten başka bir şansa sahip değildir. Böylece birçok CHP belediye başkanına yönelik seri operasyonlarla dikkatleri üzerine çeken bakan, Gülistan Doku dosyasıyla halkın “adaletli” bakanı oldu.
Faili meçhul dosyalar için özel birim oluşturan bakan, bakalım kaç faili belli dosyayı açıklayacak. Cumartesi Anneleri’nin kayıplarını arama mücadelesi 31. yılına girdi. Dersim’de 32 yıl önce kaybedilen Ayten Öztürk’ün dosyası zaman aşımına uğratılarak kapatıldı. Failler aramızda dolaşmaya devam ediyor.
Devrimcilerin, sosyalistlerin, yurtseverlerin yaşadığı Dersim’de, bu coğrafyada son yıllarda mücadelenin zayıflamasıyla devlet, kültürel asimilasyon politikasını Munzur Üniversitesi üzerinden kurduğu ağla aşağıya doğru indirdiğini iddia eden birçok açıklama basında yer aldı. Gülistan Doku’nun katledilmesinde rol oynayan bütün kamu kuruluşları teşhir edilmeli. Gülistan Doku davasında bütün Dersimliler ve özellikle Dersim’deki kadın kurumları doğrudan müdahil olmalılar. Bu vesileyle kadınlar, erkek egemen sistemin kadın kırımı uygulamalarına karşı yeni bir mücadele sürecini örgütleyebilir. Gülistan Doku’nun mahkemesi halka açık yapılmalı. Dersim Kadın Platformu, kadın örgütleri, aile ve Dersim halkı “Gülistan nerede?” demekten vaz geçmedi. Gülistan, Esma, Rojin ve adını sayamadığımız birçok kadının erkek egemen sistem aracılığıyla ve örgütlü devlet mekanizmalarıyla katledildiğini bildiğimiz içindir ki “Kadın Cinayetleri Politiktir!” demeye devam etmeliyiz.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Mayıs-2026 tarihli 60. sayısında yayımlanmıştır.









