Connect with us

Editörün Seçtikleri

Madenlerin Talanı ve Yarattığı Sonuçlar…

Kelimenin tam anlamıyla, elde edilen milyarlarca dolarlık kar, emperyalistlerin kasalarına aktarılırken, ekolojik yıkım, iş cinayetleri, tedavisi mümkün olmayan hastalıklar vs. ülke halklarının omuzlarına ağır bir yük olarak bırakılır. Bu yük, sadece ekonomik olarak açlık ve yoksulluk getiren bir yük değil, daha da önemlisi, bir dizi hastalık ve ölümleri de getiren bir yüktür. Yani hem mala hem cana kıyan, doğadaki tüm canlıların yaşamını tehdit eden, yok eden bir canavardan söz ediyoruz. Bu canavarın adı, kapitalist- emperyalist sistemdir. Çürümüş, yozlaşmış bu canavar sistem yok edilmeden, halkların gerçek anlamda kurtuluşu da mümkün değildir.

Madenlerin Talanı ve Yarattığı Sonuçlar

Özellikle 1980’lerden bu yana emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin uygulamaya koydukları özelleştirme politikaları kapsamında, tüm halkın ortak değerleri sayılabilecek yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarının düşmanca talan edildiğine tanıklık ediyoruz. Kendi değerlerine sahip çıkan veya çıkmaya çalışan halk ise devletin jandarma ve polis güçleriyle susturulmak istenmektedir. Şirketlerin ve tekellerin para kasaları iyice şişsin diye, halka uygulanan zulmün bini bin para. Bu ülkede kendi öz değerlerine sahip çıkmak “vatan hain”li-ğiyle cezalandırılırken, ülkenin en kıymetli değerlerinin emperyalistlere veya onların bir avuç iş birlikçilerine peşkeş çekilmesi vatana “hizmet” olarak değerlendirilip, ödüllendiriliyor.

İşçi ve emekçilerin emeğinin, işgücünün, kültürünün, hakkının, hukukunun yağmalanıp talan edildiği, açlığın ve yoksulluğun normalleştirildiği bir ortamda, halkın ortak değerleri olan madenlerin bu haydutlar tarafından korunması elbette ki düşünülemez. Çünkü, onların (halkın deyimiyle) “ne dini ne imanı” ne vatanı ne de milleti yoktur, olamaz. Onların bir tek şeyi vardır ve bir tek şeye inanırlar, o da paradır. Bunun için satmayacakları, kırıp dökmeyecekleri hiçbir değer yoktur.

Konumuz yağmalanan ve yok pahasına peşkeş çekilen madenler, bizim olan madenlerimiz. Bunun bize, sadece bize değil, gelecek nesillerimize neye mal olduğu ve olacağı üzerine konuşmak ve yaşanan tüm gerçekleri halkımızla paylaşmaktır.

Türkiye- K. Kürdistan’da Madencilik Sektörü…

Bu alanda, yani madencilik sektöründe özellikle 1980’lerin başlarında başlatılan ve giderek yaygınlaştırılan özelleştirme politikaları maden sahalarında ve işletme tesislerinde, genel olarak ülkenin, özel olarak da bu sahada çalışan işçi sınıfının aleyhine inanılmaz sonuçlar doğurdu. Kamu denetimindeki maden işletmeleri “zarar” ediyor, “rekabet gücü kalmamıştır” türünden bahanelerle, özelleştirmenin kapısı sonuna kadar açıldı. Açılan bu kapıdan, uluslararası emperyalist tekeller ve onların yerli işbirlikçileri her türlü kolaylığın kendilerine sağlanması nedeniyle ellerini kollarını sallayarak, hiçbir engelle karşılaşmadan içeri girdiler. Aslında “kar” veya “rekabet edememe” menin algıdan ibaret olduğunu esas amacın doğrudan kapitalist- emperyalist sistemin uygulamaya soktuğu Neo- Liberal uygulamalarla ilişkili olduğu, ekonomiyle, siyasetle birazcık olsun ilgilenen her insanın rahatlıkla bilebileceği bir durumdur.

Mesela, Etibank, Karadeniz Bakır İşletmeleri (KBİ), Türkiye Demir ve Çelik İşletmeleri (TDC) vb. kamu maden tesislerinin ve sahalarının özel sektöre devredilmesinin altında yatan gerçek, devletin, işletmeci rolünün daraltılması devletin esas olarak söz konusu özel sektör tekelleri için kanun düzenleyicisi ve aynı zamanda bunların güvenliğini sağlamak biçiminde ele alınıp görevlendirildiği bugün çok daha iyi bir biçimde anlaşılmaktadır. Artık devlet aygıtı, uluslararası sermayenin jandarmalığını yapma göreviyle görevlendirilmiş durumdadır. Bu politika, Neo- Liberal sistemin en önemli, olmazsa olmaz politikalarından birini oluşturuyor. Sistemin kendisini yeniden üretmesi için eskiye oranla madenlere bugün çok daha fazla ihtiyacı var. Çünkü yaratılan teknolojinin devamı ve büyütülmesi tamamen bu madenlere bağlıdır. Bunlara erişmek için doğayı, insan emeğini çok daha vahşice yağmalamaktadırlar.

Ülkemizde; özelleştirme kapsamında ilk elde linyit sahaları, bakır işletmeleri, altın sahaları, demir- çelik tesisleri, metalik maden sahaları özelleştirilirken, bugün artık özelleştirilmedik yer kalmadı. Dereler, nehirler, ormanlar, Krom, Bor işletme hakları, köprüler, yollar kısacası tüm ulusal zenginlikler emperyalistlere tapulandı.

Osmanlı’nın ilhak ettiği toprakları peyder pey kaybettiği ve kapitalizmin özellikle Batı Avrupa’da gelişmeye başladığı dönemde, Osmanlı, madencilik konusunda Batı kapitalizminin egemenliği altındaydı. Böyle olması da bir ölçüde kaçınılmaz durumdu. Çünkü, Osmanlı hem güç kaybediyordu hem de madenleri işletecek kapitalist üretim tesislerine sahip değildi. Daha da önemlisi, inanılmaz derecede bir borç yükünün altınaydı. Bu durum, Batıya olan borçlarını kapatmanın önemli bir nedeniydi. “Hasta adam” Osmanlı, artık bir imparator değil, Batı Kapitalizminin (Almanya, İngiltere, Fransa) komaya soktuğu bir duruma gelmiş, imparatorluk safhası bitmiş, sömürgeleşmişti.

Anadolu’da yükselen halk hareketi ve bu harekete önderlik eden Kemalist hareket, sömürge yapının, yarı sömürge yapıya dönüşmesini sağlamıştır. Kemalist hareket önderliğinin, sınıf karakterinin komprador burjuvazi ve büyük toprak ağalarının sınıflarının karakteri olduğunu ve güdük bir anti- emperyalist yanının bulunduğunu anlatmamıza gerek yok. Zaten makalemizin konusu da değil. Bu konudaki düşüncelerimizi anlamak isteyenlere, yoldaş Kaypakkaya’nın Kemalizm’e ilişkin düşüncelerini okumalarını tavsiye ederiz.

Cumhuriyet’in ilanından sonra madencilik sektöründe, yarı- sömürgecilik konumuna denk düşen politikaların uygulamaya sokulduğunu görüyoruz. Bir yandan 1935’de devletin bu alana öncülük etmesi için, MTA Enstitüsü, Etibank ve Ereğli Kömür İşletmeleri gibi tesisler ve sermaye bankaları kurulurken, diğer yandan, 1954 yılında 6309 sayılı kanun çıkartılarak madenler özel girişimin arama ve işletmesine açılıyor. 1951 yılında Dünya Bankası’nın hazırladığı rapor hükümete iletiliyor.

Raporda; “devletin sanayiyi geliştirme girişiminden vazgeçmesi, özel işletmeler için maden arama ve işletmesinin kolaylaştırılması” talebi var. Dünya Bankası’nın bu talebi ekseninde ilk önce Sermaye Teşvik Kanunu, daha sonra ise Menderes Hükümeti döneminde Maden Kanunu yürürlüğe giriyor. Böylece emperyalistlerin istemi doğrultusunda, kamusal girişimcilik daraltılıyor, özel emperyalist tekel girişimciliğin önü açılıyor. Tabii ki kazanan emperyalistler oluyor. Bugün artık maden sahaları ve işletme tesislerinin neredeyse tamamı özelleştirilerek, devletin bu alandaki sömürü payı sıfırlanmasa da bir hayli geriletildiği sürece girilmiş durumdadır. Burada bir gerçeğin altını daha çizelim; kurulan sosyal tesisler veya işletmeler, devletin “sosyal” devlet olma olgusundan kaynaklı değil, Türkiye’de Kamu İktisadi Teşekülleri (KİT) her zaman devlet üst bürokrasisinin beslenme alanları olmuştur.

1961 Anayasasıyla, doğal kaynaklar anayasanın teminatı altına alınıyor. Bu yüzden 1963’te Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı kuruluyor. 1978’de çıkarılan 2172 sayılı kanun ile birçok yerdeki kömür ve demir işletmeleri kamulaştırılıyor. 1979’da 177 saha özel sektörden alınarak devlet denetimine sokuluyor. Yani “kamulaştırılıyor”. 1963- 1979 yılları arasında madencilik sektöründe, verilere göre, kamu yatırımının payı %6,56 iken, özel sektörün payı % 0,76 seviyelerinde olduğu belirtiliyor. Ancak 1983’e gelindiğinde, kamulaştırılan bu işletmeler tekrar “sahiplerine” iade ediliyor.

Bundan itibaren madencilik kanunlarında, emperyalist tekellerin ve onların yerli işbirlikçilerinin ve yerli tekellerin lehine onlarca kez değişiklikler yapıldığı gerçeği ile halk karşı karşıya gelmiştir. Önceden madencilik kanunlarında yer alan ve bu faaliyetleri ülke lehine zorlaştıran kimi kanun ve uygulamalar kaldırılıp, şirketlerin lehine kolaylaştırıcı yasalar getirilmiştir. Böylece hem doğanın tahrip edilmesi hem de doğal zenginlik kaynaklarının yağmalanmasının önü bir avuç tekelci sermayedara sonuna kadar açılmış oluyor. Özellikle AKP iktidarıyla birlikte, talanın ve yağmanın dizginsizce sürdürüldüğü, bütün cumhuriyet tarihi boyunca yapılan özelleştirmelerin kat be kat fazlasının yok pahasına AKP döneminde yapıldığının altı çizilmelidir.

“Madencilik sektörü ülkenin GSYİH’sine yaklaşık %1 oranında katkı sağlamaktadır. Bu oran, dünya ortalaması olan %5-7’nin oldukça altındadır.” Oysa, emperyalist tekellere madenler peşkeş çekilmese durum bu denli vahim olmayacaktır. Çünkü ülke, madenler bakımından oldukça zengin kaynaklara sahiptir. Mesela; bor rezervleri bakımından dünyanın en zengin ülkesi durumundadır Toplam bor rezervlerinin %73’ü Türkiye de bulunmaktadır. Bor madenleri, devletin kontrolünde olan Eti Maden tarafından işletilmektedir. Kamuoyuna yansıyan verilere göre, 2022 yılında 2.6 milyon ton bor ürünü ihraç edilerek 1.3 milyar dolar Türk devleti gelir elde etmiştir Öte yandan özelleştirilen altın madeni sahalarında, çıkartılan altının ons fiyatı 800 dolardan düşükse, devlet hakkı % 1.dir. Eğer 2 bin 101 dolardan yüksekse devlet hakkı %15’dir. Yani devletin, kamunun malı olan altın madenini Kanadalı, Avusturalyalı tekellere yok pahasına peşkeş çektiğinin ispatıdır bu.

Maden Sahaları ve Tesislerinin Özelleştirilmesinin Yarattığı Sonuçlar

İlk elde şunun vurgusunu çok güçlü bir şekilde yapalım. Gelinen aşamada, insanlığın geleceğinin garanti altına alınması, sadece burjuvazinin emek sömürüsü politikalarını bertaraf etmekle değil, doğayı hoyratça talan etme ve bundan kaynaklı ekolojik dengenin bozulmasına vesile olan politikalarına güçlü bir karşı koyuşla mümkündür. Gerek ülkemizde ve gerekse dünya genelinde halkların, insanlığın geleceğini karartan bu yağmacı, talancı emperyalist politikalar karşısındaki direnişi, devrimci mücadelenin önemli bir alanını, cephesini oluşturuyor. Doğal olarak devrimcilerin, komünistlerin kitlelerle bu alanlarda omuz omuza olmaları devrimin ertelenemez görevleri arasındadır.

Özelleştirmenin yarattığı sonuçlar denilince hiç kuşku yok ki ilk akla gelen, iş güvenliği, çalışma koşulları, işçi sağlığı, iş “kazaları” olarak dillendirilen iş cinayetleri ve toplu katliamlar, işçilerin sendikal örgütlenmelerinin engellenmesi, taşeronlaşmanın artması, işverenin öncelikli hedefinin azami kar olmasından kaynaklı çevresel denetimlerin doğru dürüst yapılmayışı, ormanların, suların kısacası çevrenin zarar görmesi gibi pek çok ciddi yapısal sorunları peş peşe sıralamak mümkündür.

Yok pahasına satılan veya özelleştirilen maden sahaları veya tesisleri büyük karlar elde ederken, aslında ülke ekonomisi zarar etmektedir. Meseleye sadece artı değerin yarattığı kar miktarı olarak bakılmamalıdır. Madenin, ucuz ham madde olarak satılıp, işlenmiş ürün olarak geri alınmasının ülke ekonomisinde yarattığı farkı hesaba katmak gerekir. Sadece bu da değil, madenin çıkartılması sürecinde tarım alanlarının zarar görmesi hatta yok edilmesi, yer altı ve yer üstü sularının ve havanın kirletilmesi, halk sağlığının bozulması gibi durumları da hesaba kattığımızda tekellerin ciddi karlılığı karşılığında, ülke ekonomisi ve ülke halkının büyük zararlarla karşı karşıya kaldığını görürüz.

Burjuvazi her zaman ve her koşul altında mümkün olabilecek en düşük maliyetle, en büyük karları elde etmek ister. Onun bu doymak bilmeyen aç gözlülüğü, iş yeri güvensizlikliğini, doğal olarak işçi katliamlarını beraberinde getirmektedir. En bariz örneği olarak, Soma’daki 301 işçinin ölümü bundan kaynaklıdır. Özelleştirilen tüm maden sahalarında, işçiler tam bir sömürge pratiği ve anlayışıyla çalıştırılmakta, emperyalist tekellerin yerli ortakları ve iş birlikçileri, işçilerin iş güvenliğini hiçe sayarak işçi katliamlarına kapıları sonuna kadar açık tutmaktadırlar. Halkın gözünün içine utanmadan, sıkılmadan baka baka bunun bir “kader” olduğu yalanını söyleyebilmekteler. Çalışma sahalarının denetimi, özel denetim firmalarına veya iş yeri sahibinin kendi beyanlarına bırakılmıştır. Bu durum, sağlıklı bir denetimi değil, denetimsizliği, doğal olarak işçilerin can güvenliğini ortadan kaldırır.

Kamu denetiminin zayıflatılması, hatta hiç olmaması, sadece işçi katliamlarına neden olmamaktadır. İliç altın madeni örneğinde görüldüğü gibi çevre kirliliğine, hatta çevredeki suların zehir kusması, ağaçların kuruması, tüm canlıların zarar görmesi anlamına gelir. Böyle de olmaktadır. Kısacası ve kelimenin tam anlamıyla, elde edilen milyarlarca dolarlık kar, emperyalistlerin kasalarına aktarılırken, ekolojik yıkım, iş cinayetleri, tedavisi mümkün olmayan hastalıklar vs. ülke halklarının omuzlarına ağır bir yük olarak bırakılır. Bu yük, sadece ekonomik olarak açlık ve yoksulluk getiren bir yük değil, daha da önemlisi, bir dizi hastalık ve ölümleri de getiren bir yüktür. Yani hem mala hem cana kıyan, doğadaki tüm canlıların yaşamını tehdit eden, yok eden bir canavardan söz ediyoruz. Bu canavarın adı, kapitalist- emperyalist sistemdir. Çürümüş, yozlaşmış bu canavar sistem yok edilmeden, halkların gerçek anlamda kurtuluşu da mümkün değildir.

Özcesi, özelleştirme politikalarının ve pratik uygulamalarının özetini şöyle paylaşmak gerekir. Birincisi; işverenin kasası daha çok dolsun diye, çalışma koşulları ve şartlarından tutun, maden işletme vergilerine kadar her alanda maliyet düşürme politikaları, iş güvenliği tedbirlerinin neredeyse hiçe sayılmasını, bunun sonucu olarak işçi katliamlarını beraberinde getirdiğini, ücretlerin düşüklüğünü, sosyal hakların önemli derecede kaldırıldığını, sendikalaşmanın önünün kesildiğini yaşayarak görmekteyiz. İkincisi; Özelleştirilen maden sahalarının, özellikle açık ocak işletmeciliğinde çevresel denetimin kesinlikle önemsenmediği, o çevredeki doğanın kıyıma uğratıldığı, ormanlık alanların yok edildiği, suların kirletildiği, tarım arazilerinin ya yok edildiği ya önemli oranda zarara uğratıldığı bilinen bir durumdur. Üçüncüsü; Özelleştirilen maden alanlarında iddia edildiğinin aksine istihdam artmamış, tam tersine taşeronlaşma ve düşük ücretlerle çalışma ve güvencesiz çalışma koşulları yaratılmıştır. Dördüncüsü; Kamunun zararına, şirketlerin yararına olmuştur özelleştirme uygulamaları.

Nasıl ve Ne Yapmalı…

Emperyalist tekellerin ve onların yerli iş birlikçilerinin yağma ve talanından kurtulmanın tek yolunun sosyalist devrim ve sosyalizm olduğunu söylememize hiç gerek yok. Emekçi halklarımızın tek kurtuluşunun bu olduğunun bilincindeyiz. Ancak bu, hiçbir demokratik mücadele yürütülmeden bütün sorunları sosyalist devrime havale etme anlamına da gelmemelidir. Proletarya diktatörlüğü kurulana kadarki süreç boyunca, kısa ve orta vadeli demokratik, sosyal hak mücadelelerini yürütmek ve buna dönük haklar kazanmak, sosyalist mücadelenin taktik mücadele biçimleri olarak ele alınmak durumundadır. Mesela; özelleştirme politikalarına karşı mücadeleler yürütmek, işçi sınıfının çıkar ve menfaatlerini savunacak ve bunun mücadelesini yürütecek sendikaların kurulması yönlü bir çalışma yürütmek, iş güvencesi ve güvenliği için mücadele etmek, çevre kirliliği ve doğanın tahrip edilmesine karşı çıkmak gibi pek çok demokratik ve sosyal mücadeleler yürütüp, örgütlemeksizin bu talan ve yağmacı sistemden gerçek anlamda kurtulmak olası değildir. Unutmayalım ki küçük derelerin birleşmesi olmaksızın, büyük nehirlerin oluşması olanaksızdır. Yani, nicel birikimler, ancak nitel sıçramalara, değişimlere yol açabilir.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Mayıs-2026 tarihli 60. sayısında yayımlanmıştır.



Mayıs 2026
PSÇPCCP
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

More in Editörün Seçtikleri