
Yazar: Sinan Köksal
Bir Aileye Bakıp Bir Toplumu Görmek
Bazı olaylar vardır; yaşandıkları dönemde yalnızca kriminal bir vaka gibi görünürler fakat yıllar geçtikçe aslında toplumsal çürümenin simgesine dönüşürler. Susurluk böyleydi. Çorlu Tren Katliamı böyleydi. Tarikat yurtlarında yaşanan çocuk istismarları böyleydi. Bugün yeniden gündeme gelen Palu Ailesi vakası da tam olarak böyle bir yerde duruyor.
Yıllar önce televizyon ekranlarında herkesin şaşkınlıkla izlediği görüntüler bugün belgesellerle, arşiv yayınlarıyla ve yeniden dolaşıma sokulan haberlerle tekrar gündeme taşındı. İnsanlar yeniden aynı soruyu, “Bir aile bu noktaya nasıl gelir?” sorusunu sormaya başladı. Fakat tam da burada yanlış yerden bakılıyor; çünkü Palu Ailesi meselesi yalnızca “anormal” insanların hikâyesi değildir. Ortada salt kriminal bir dosya da yoktur. Palu Ailesi, ülkemizde yıllardır derinleşen kültürel çürümenin, dinselleştirilmiş irrasyonalizmin ve toplumsal çözülmenin yoğunlaşmış biçimidir. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca bir ailenin çöküşü değil; bir toplumun gerçeklikle bağını kaybetmeye başlamasıdır.
Ailenin yaşadığı süreç dikkatle incelendiğinde ortak bir işleyiş görülüyor: Sürekli korku üretimi… Metafizik açıklamalar… Mutlak biat ilişkisi… Failin görünmez hâle getirilmesi… İnsanların kendi deneyimlerini bile inkâr edecek noktaya sürüklenmesi…
İşkence gören çocuklar var. Aç bırakılan insanlar var. “İçinde cin var” denilerek eziyet edilen bireyler var. Aile üyelerinin gözleri önünde yaşanan şiddet var. Fakat bütün bunlara rağmen failin korunması, suçun sürekli başka yerlere bağlanması ve her şeyin büyü hikâyeleriyle açıklanmaya çalışılması var. Bir ailenin malına mülküne çöken bir din tacirinin tüm aileyi metafizik yöntemle maniple etmesi, son günlerde ODTÜ provokasyonunda bayrağın altına gizlenen düşmanlığa inanılmaz şekilde benziyor. Çocuklara taciz, işkence, insanların ölümünün üzerini Palu Ailesi örneğinde nasıl din gizliyorsa başka provokasyonlarda da başka araçlar öne çıkarılabiliyor. İnsan burada yalnızca “Bir insan kendi gözleriyle gördüğü şeyi nasıl inkâr eder?” diye düşünüyor. Fakat kapitalist toplum tam da bunu üretir; çünkü kapitalizm yalnızca ekonomik sömürü sistemi değildir. Aynı zamanda büyük bir gerçeklik kırılması üretir. İnsanların yaşadıkları sorunların kaynağını görünmez hâle getirir. Gerçek fail ortadan kaybolurken yerine komplolar, metafizik anlatılar ve korkular yerleştirilir. Palu Ailesi’nin yaşadığı toplu hezeyan tam olarak budur.
Hezeyan Kendiliğinden Ortaya Çıkmaz
Toplu hezeyan yalnızca psikolojik bir mesele değildir. Aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bir olgudur. İnsanlar sürekli yoksullaşırken, geleceksizleşirken, eğitimsizleşirken ve yalnızlaşırken gerçeklikle kurdukları bağ da parçalanır. Özellikle dinin doğrudan ya da dolaylı şekilde egemen olduğu toplumlarda bu süreç daha ağır yaşanır. Çünkü sermaye düzeni insanlara düşünmeyi değil, teslim olmayı öğretir. Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın yaşadığı durum tam olarak budur. Lozan’ın gizli maddeleri olduğuna inanılması, 2023’te yer altı kaynaklarının açılacağı masalı, her ekonomik krizin “dış güçler” üzerinden açıklanması, tarikatların çocuk istismarlarının “istisna” diye savunulması, yıllardır göz göre göre büyüyen yolsuzlukların “ama onlar da yaptı” denilerek normalleştirilmesi…
Bütün bunlar aynı tarihsel deformasyonun parçalarıdır. Dolayısıyla hezeyan, yalnızca bireysel bir akıl kaybı değildir. Egemen ideolojinin toplumsal ölçekte ürettiği bir körleşmedir.
Kapitalizm kriz yaşadığında topluma gerçekleri anlatmaz. Tam tersine daha fazla sis üretir. Gerçeklerin görünür hâle gelmesi sistem açısından ölümcül bir tehlikedir. İnsanlar yaşadıkları yoksulluğun nedenini gerçekten görmeye başladığında yalnızca hükümeti değil, bütün düzeni sorgulamaya başlar.
İşte tam da bu yüzden toplum sürekli yeni hikâyelerle kuşatılır. Bir dönem büyü hikâyeleri, bir dönem “üst akıl” anlatıları, bir dönem milli beka histerisi, bir dönem dini korkular, bir dönem göçmen düşmanlığı… Gerçek sınıf ilişkileri görünmez oldukça irrasyonalizm büyür.
Marksizm açısından mesele son derece nettir. Egemen sınıf yalnızca ekonomik tahakküm kurmaz; aynı zamanda düşünsel hegemonya da kurar. İnsanların dünyayı nasıl algılayacağını belirler. Hangi korkularla yaşayacaklarını, neyi sorgulamayacaklarını ve hangi sınırlar içinde düşüneceklerini şekillendirir. Hatta ne giyerse ne yer ya da içerse, hangi arabaya sahip olursa mutlu olacağı bile sermaye tarafından belirlenir. “İnsan olma” kavramı beraber üretmekten, toplumla beraber, toplum için üretmekten koparıldığında bencil, yalnız insanın bütün sınırları düzen tarafından çizilir.
Bugün coğrafyamızda yaşanan toplu hezeyan tam olarak bu ideolojik kuşatmanın sonucudur. Palu Ailesi bu yüzden bir istisna değil; toplumsal çürümenin yoğunlaşmış örneğidir.
Kültürel Çürüme ve Çaresizlik
Kapitalizm, özellikle kriz dönemlerinde yalnızca ekonomik yıkım üretmez. Aynı zamanda büyük bir kültürel çözülme yaratır. Toplum atomize olur, insanlar yalnızlaşır, kolektif yaşam çözülür, dayanışma zayıflar ve ortak gelecek fikri ortadan kalkar. İnsanlar hayatlarının kontrolünü kaybettikçe irrasyonalizme daha açık hâle gelir. Bugün Türkiye ve Kürdistan’da alt gelir grubundaki yüz binlerce emekçinin tarikatlara, alt-orta gelir grubunun kendi “din tüccarı” olan astrologlara, enerji gurularına, reiki uzmanlarına yüzünü dönmesi, bir bütün olarak emekçi halkımızın komplo teorilerine ve metafizik anlatılara yönelmesi tesadüf değildir. Çünkü insanlar çaresizlik içinde yaşarken gerçek sorunların kaynağını açıklayabilecek örgütlü bir sınıf siyasetiyle karşılaşmıyor.
Boşluğu ise her zaman gericilik dolduruyor. Tam da bu yüzden bugün dinsel manipülasyon yalnızca muhafazakâr kesimlerde değil, toplumun en geniş alanlarında etkili oluyor. İnsanlar yoksullaştıkça daha fazla kader anlatısına sarılıyor. Geleceksizlik büyüdükçe mistisizm büyüyor. Kolektif mücadele zayıfladıkça bireysel kurtuluş hikâyeleri çoğalıyor.
Palu Ailesi’nde damadın kurduğu tahakküm tam olarak böyle işledi. Sürekli korku üretildi. Sürekli metafizik tehditler yaratıldı. İnsanların düşünme yetisi felç edildi. Aile üyeleri kendi deneyimlerine bile yabancılaştı.
Bugün ülkemizde yaşanan siyasal/ekonomik atmosfer de farklı değildir. Halkımız açlığın ve işsizliğin kıskacında can çekişiyor. Değil ev sahibi olmak, kirada yaşayabilmek bile artık bel büküyor, barınma krizi derinleşiyor. Ülkemizin tek umudu olan gençlik, geleceksizlik içinde, güvencesizlik havuzunda çırpınıyor. Fakat bütün bunların sorumlusu olarak sermaye düzeni değil; sürekli başka hedefler gösteriliyor. Bazen dış güçler, bazen burjuva muhalefet, bazen göçmenler, bazen de görünmez komplolar bu sisi oluşturuyor. Devrimcilerin, komünistlerin güç olamadığı her durumda az önce sayılan paravanlar halkımızın gerçeği görmesinin önüne diziliyor.
Toplumsal Akıl Nasıl Çöküyor?
Ülkemizde uzun yıllardır sistematik biçimde anti-entelektüel bir atmosfer yaratıldı. Bilim küçümsendi. Bilim insanlarına “kısa kes” diye yaklaşan cehalet ordusu pervasızlaştı. Eleştirel düşünce düşmanlaştırıldı, üniversiteler çürütüldü, tarikatlar büyütüldü. Bilimsel eğitimin yerini medreseler, bilim insanının yerini hurafe şeyhler aldı, medya tamamen şarlatanlarla dolduruldu. İstanbul’un emekçi mahallelerinden Kürdistan coğrafyasına kadar uzanan bir hatta çetecilik devlet eliyle yaygınlaştırıldı. Narin ve Gülistan’ın cinayetlerinde bu mafyatik düzen her boyutuyla devreye girmiş ve olayların üzerine sis bulutunu indirdi. Şimdi devlet “kendini aklamak” için öncellerine operasyon düzenlemektedir. Çok eski olmayan bir tarihte devrimcilerin etkin olduğu mahallelerde uyuşturucu ve çetecilik, gençlere tarihimizde hiç olmadığı kadar “kolay” bir gelecek alternatifi sağladı. Çizgi film karakterlerinden ilham alan çetelerin insan kaynağını, hayatının baharındaki gençler hatta çocuklar oluşturmaktadır.
Böylece toplumun düşünsel savunma mekanizmaları bir bir çöktü. Tüm bunların yaşandığı süreç, durumun önünde set oluşturabilecek komünist devrimcilerin zayıflığından ötürü geometrik bir şekilde gerçekleşti.
Bugün herhangi bir televizyon kanalında aynı anda hem komplo teorisyenleri hem sahte tarihçiler hem tarikat propagandacıları hem de “enerji uzmanları” dolaşabiliyor. Çünkü sistem için önemli olan şey insanların düşünmesi değil; sürekli manipüle edilmesidir. Düşünen toplum sorgular, sorgulayan toplum örgütlenir, örgütlenen toplum ise düzen için tehdittir.
Bu yüzden kültürel çürüme sermaye düzeni açısından işlevseldir. İnsanlar gerçeklikle bağını kaybettikçe siyasetin yerini histeri alır. Bir ülke sürekli “dış güçler saldırıyor” psikolojisiyle yönetilebilir.
Bir toplum sürekli korku içinde tutulabilir. Milyonlarca insan açlık yaşarken bile milliyetçi histeriyle sistemin arkasında hizalanabilir. Evinde tenceresi kaynamayan bir emekçi, hayatında hiç görmeyeceği bir köprüyü yapan şirkete her ay maaşının bir bölümünü verirken İHA ve SİHA gibi savaş araçlarıyla gurur duyabilir.
Bu manada Palu Ailesi işte bu ülkenin küçük ölçekteki laboratuvarıdır.
Orada büyü anlatılarıyla kurulan şey neyse burada medya, din ve milliyetçilikle kurulan şey de aynıdır.
Solun İçindeki Kültürel Yozlaşma
Elbette toplumdaki çürümeden nasibini memleketimizin vicdanı olan sol da alır. Baştan söylemekte fayda var; sol içerisindeki kültürel yozlaşma, halkımızın yaşadığı hezeyanla kıyas kabul edemez. Aynı ideolojik merkezin farklı toplumsal kesimlere etkisi tabii ki aynı olmayacaktır. Tersinden bir eşitsiz gelişim (dönüşüm) söz konusudur burada. Ancak iğneyi de çuvaldızı da kendimize batırmamızın vakti geldi. Burada bir günah çıkarma yapmayacak, mevcut durumu tahlil edip halkımızı bu cendereden çıkaracak yolları tartışacağız.
Devam edelim; kültürel çürüme toplumun bütününe sızar. Ne yazık ki bugün sosyalist hareket de bu deformasyondan bağımsız değildir. Son yıllarda özellikle sosyal medya çağının etkisiyle birlikte sosyalist hareket içinde başka bir problem, görünürlük siyaseti büyüyor.
Başka bir ifadeyle: Sol fenomenlik. Bu mesele ilk bakışta önemsiz gibi görülebilir. Oysa tam tersine son derece tarihsel bir kırılmayı ifade ediyor. Sosyalist hareket içinde yaşanan şey yalnızca “fazla sosyal medya kullanımı” değildir. Sorun, siyasetin içeriğinin yerini görünürlüğün almaya başlamasıdır.
Bugün herhangi bir eylem alanına gidildiğinde ortaya çıkan tablo bunu açık biçimde gösteriyor. Her grup en önde görünmek istiyor, en büyük bayrak taşınmak isteniyor, en sert slogan atılmaya çalışılıyor, en dikkat çekici görüntü üretilmek isteniyor. Hatta bazı arkadaşlar kendi fotoğrafçı “arkadaşlarıyla” eylem alanına gelip en “fotojenik” hâlinin servis edilmesini sağlamaya çalışıyor.
Öyle ki bazen direnişteki işçi, direnişin içeriği görünmez hâle geliyor.
Bir basın açıklamasında açıklamayı yapan kişi arkadaki örgüt flamalarından seçilemiyor. Eylem alanları giderek örgütsel vitrine dönüşüyor. Fakat daha trajik olan ise bu durumun devrimcilik sanılmasıdır.
Devrimcilik ile Performans Arasındaki Fark
Bugün birçok yapı açısından siyaset gerçek sınıf ilişkilerinin içinde yürütülen örgütlü mücadele olmaktan uzaklaşıyor. Yerine performatif bir görünürlük yarışı geliyor.
Bir direniş sonrası hazırlanan videolara bakıldığında bu açık biçimde görülüyor. Ağır müzikler, sert geçişler, dramatik kurgu, sürekli tekrar eden sloganlar, yavaşlatılmış bayrak görüntüleri…
Fakat bütün bu estetik gösterinin arkasında çoğu zaman çok sınırlı bir kitle ilişkisi bulunuyor. Çünkü mesele artık işçi sınıfını örgütlemek değil; mevcut çevreye “En radikal biziz.” hissi vermek hâline geliyor. Bu durum tam anlamıyla küçük burjuva gösteri kültürünün sosyalist harekete sızmasıdır.
Kapitalizm her şeyi metalaştırır. Duygular, ilişkiler, kültür, sanat ve nihayet siyaset bu metalaşmadan ciddi şekilde nasibini alır.
Sosyal medya çağında görünürlük doğrudan sermayeye dönüşür. İnsanlar artık yaşamak için değil, görünmek için yaşamaya başlar.
Ne yazık ki bu kültür sosyalist hareketin bazı alanlarında da yeniden üretiliyor. Bugün birçok eylem dışarıdan bakıldığında gerçek bir toplumsal güçten çok, birbirine performans sergileyen küçük çevrelerin ritüeli gibi görünmektedir. En son 1 Mayıs bunun en net göstergesidir. Farklı alanlarda kimin daha çok kitlesi var, kim daha çok bayrak almış, kim kaç ilde kaç merkezde “podyuma çıkmış”, kim köprüden kocaman pankart sallandırdı ya da koşup koşup polis barikatına ilk kim çarptı gibi performatif etkinlikler genel çerçevenin önüne geçmiş; sınıftan, kitlelerin talepleri ve katılımından ziyade sol çevrelerin kamuflajı hâline gelmiş bir 1 Mayıs geldi ve geçti…
Tam da bu yüzden geniş halk kesimleriyle sosyalist hareket arasındaki mesafe büyüyor. Bu mesafenin her gün daha çok büyümesinin nedeni ise solun ayrı, kitlelerin ayrı şekilde gerçeklikten kopup birbirlerine yabancılaşmasıdır.
Direnen işçiler hayatlarına dokunan örgütlülük görmek istiyor. Mücadeleci sendikaların tüm ekonomist eğilimlerine rağmen umut olmalarının sebebi tam olarak budur.
Direnen işçiler bir fabrika direnişinde kendisini gerçekten savunacak güç görmek istiyor fakat karşılarına çoğu zaman yalnızca görünürlük rekabeti çıkıyor.
Sol Fenomenlik Neyi Üretiyor?
Bugün sosyalist hareket içinde giderek büyüyen görünürlük siyaseti birkaç temel sonuç yaratıyor.
Birincisi, siyaset giderek yüzeyselleşiyor. Çünkü sosyal medya mantığı hız istiyor. Kısa videolar istiyor. Çarpıcı sloganlar istiyor. Karmaşık sınıf ilişkileri yerine kolay tüketilebilir görüntüler istiyor. Böylece politik içerik giderek slogan estetiğine indirgeniyor.
İkincisi, örgütlü çalışma geri plana düşüyor. Bir fabrikada aylarca ilişki kurmak zahmetlidir. Bir mahallede güven oluşturmak uzun zaman ister. İşçilerle kalıcı bağ kurmak sabır gerektirir. Fakat sosyal medya görünürlüğü çok daha hızlı sonuç üretir. Bu yüzden birçok yapı gerçek örgütlenme yerine görünürlük üretimine daha fazla enerji harcamaya başlıyor.
Üçüncüsü ise içe kapanma büyüyor. Görünürlük siyaseti çoğu zaman dışarıdaki insanları değil, mevcut çevreyi motive etmeye çalışır. Böylece yapılar giderek kendi kitlesine konuşan kapalı devre alanlara dönüşür. Bu durum devrimci değil; tam tersine çürümenin başka biçimidir. Komünist siyaset kendi kendine konuşma sanatı değildir. Komünist siyaset, proletarya içinde hegemonya kurma mücadelesidir.
Toplu Hezeyan ve Görünürlük Krizi Arasındaki Ortaklık
İlk bakışta Palu Ailesi ile sosyal medya devrimciliği arasında hiçbir bağ yokmuş gibi görünebilir. Oysa her iki durumda da ortak bir mekanizma çalışıyor: Gerçekliğin yerini temsilin alması.
Palu Ailesi’nde insanlar yaşadıkları vahşeti değil, kendilerine anlatılan metafizik hikâyeyi gerçek kabul etti. Sol fenomenlikte ise gerçek örgütlenmenin yerini görünürlük performansı alıyor. İlkinde mistik anlatılar gerçekliğin yerine geçiyor, ikincisinde ise estetik radikallik siyasetin yerine geçiyor.
Her iki durumda da ortaya çıkan sonuç izolasyondur. Palu Ailesi toplumdan koparak kendi karanlık evrenine kapandı. Bugün birçok politik çevre de benzer biçimde kendi sosyal medya evrenine kapanıyor. Kendi sloganlarını tekrar eden, kendi görüntülerini dolaşıma sokan, kendi kitlesinden başka hiç kimseyle konuşamayan, dışarıyla bağ kurmayan kapalı devre yapılar ortaya çıkıyor. Herhangi bir kitle mücadelesi çıktığında ise altında “özel harp dairesi” parmağı arayan, kitlelere asla güvenmeyen, kendi dar çevresine bile kuşkuyla yaklaşan yapılar tersinden izolasyonu tekrar ve tekrar üretir. Bu durum devrimci değil, tam tersine küçük burjuva çürümesinin başka biçimidir.
Komünist Siyasetin Gerçek Ölçüsü, Gerçekliğe Dönme Zorunluluğu
Bugün en büyük sorunlardan biri devrimciliğin estetik bir kimliğe indirgenmesidir. Oysa komünist siyaset görünmek değil, örgütlemektir. Bir fabrikada üç işçinin güvenini kazanmak bazen bin kişilik “like” almaktan daha değerlidir. Bunları birbirinin karşısına koymamak lazım elbette. Elbette görünür de olmak lazım ama görünür olmak, devrimci siyasetin kitlelerle buluşması, komiteler, hücreler kurulmasıyla beraber yürütülürse ancak gerçek bir propagandif araca dönüşür.
Bir mahallede süreklilik taşıyan ilişki kurmak sosyal medyada viral olan videodan daha politiktir. Bir direnişte işçilerin gerçekten söz sahibi olduğu yapı kurmak, “alanın tek sahibi biziz” tadında sallandırılan devasa pankarttan daha anlamlıdır. Unutulmamalıdır ki proletarya kof görüntülerle değil; kendi somut deneyimi üzerinden politikleşir.
İnsanlar hayatlarına temas eden örgütlülüğe yönelir. Bugün sosyalist hareketin yeniden sınıfla bağ kurabilmesi için tam da bu yüzden görünürlük siyasetinden kopması gerekiyor. Diğer tarafa, kitle çizgisine yaslanmayan herhangi bir görünürlük siyaseti enter tuşuna basıldığında devrimin olmayacağını elbette anlayacaktır. Çağımızın ideolojik atmosferi “görünür olmayı” başarı ölçütüne dönüştürdü fakat komünist hareketin başarı ölçüsü, kaybettiği toplumsal bağları kurmak, mahallelere, fabrikalara kök salmak olmalıdır.
Bugün ülkemiz büyük bir kültürel yıkım yaşıyor. Bir tarafta büyü hikâyeleriyle yaşayan toplumsal kümeler, diğer tarafta sosyal medya estetiğini siyaset sanan küçük çevreler…
Fakat her iki durumda da ortak olan şey gerçeklikten kopuştur. Toplumun geniş kesimleri kriz içindedir.
İşçi sınıfı yoksullaşmaktadır. Gençlik geleceksizlik yaşamaktadır. Emekçiler nefessiz bırakılmaktadır…
Tam da bu yüzden bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir gerçeklik siyasetidir.
Komünist hareketin görevi topluma yeni illüzyonlar sunmak değil; gerçek düşmanı görünür hâle getirmektir. Çünkü kapitalizmin yarattığı büyük hezeyan ancak sınıf siyasetiyle parçalanabilir.
Gerçek devrimcilik ise gösteri değil, örgütlülüktür. Gerçek devrimcilik ham görünürlük değil, sınıf içinde kök salmış bir tanınırlığın yaratılmasıdır. Bu bağlamda gerçek komünist siyaset ancak proletaryanın somut yaşamının içinde kurulduğunda tarihsel bir güç hâline gelebilir.









