Connect with us

Editörün Seçtikleri

CHP’nin “Kuşatılmasından” Ne Anlamak Gerekiyor!

Büyük Orta Doğu Projesi’nin arzulandığı biçimde yürütülebilmesi için, Türkiye’ye biçilen rolün gizli- saklı bir yanının olmadığı tartışmasızdır. Bu rolün oynanabilmesi için parlamentonun tamamen işlevsiz hale sokulması, yasama, yürütme ve yargının tek adam denetiminde olması, “ılımlı” İslami bir rejime geçilmesi vb. koşulların oluşturulması, söz konusu proje için olmazsa olmaz koşullardır.

yazı

Hâkim sınıf klikleri arasında da olsa, siyasi iktidar mücadeleleri birdenbire ortaya çıkan anlık, saman alevi gibi alevlenip sönümlenen mücadeleler değildir. Bunların sınıfsal ve tarihsel bir gerçekliği vardır. Hâkim sınıflar, kitlelerin devrimci mücadeleleri karşısında, birbirlerine toz kondurmayıp birleşseler de kendi aralarındaki iktidar olma veya iktidara gelme çelişki ve çatışmaları hep vardı, var olacaktır. “TC”nin kuruluşundan kısa bir dönem öncesine kadar, çelişki ve çatışma daha çok seküler Kemalistlerle, muhafazakârlar arasında sürerken, bugün, durum biraz farklılaştı. Faşist devletin en ırkçı, resmî ideolojinin “yılmaz” bekçisi MHP, “Yeni- Osmanlı”cılarla kol kola girmiş durumda. Hatta, dünün sözüm ona “devrimci”si veya en azından geçmişte milli burjuvazinin “sol” kanadının temsilcisi denilen ve Kemalizm hayranı Doğu Perinçek kliği bile Cumhur İttifakı’yla aynı kulvarda fink atıyor. AKP ve aynı ideolojiye mensup kesimler, zaten başından beri ideolojik olarak Kemalizm karşıtı, Osmanlı hayranı kliklerdir. Burada ilk akla gelen şey ideolojik olarak birbirlerine benzemeyen bu kesimler nasıl oldu da aynı kulvarda buluşabildiler. Bunlara bir de Kılıçdaroğlu CHP’sini eklemek gerekir. Kürt ulusunun lehine, bu kesimden beklentileri olan DEM’i ise biraz özel değerlendirmekte fayda var.

CHP’nin (seçilmişler kanadı) başını çektiği karşı klik kanadında ise, muhafazakâr kanat kadar karmaşık değil. En azından ortak buluştukları ideolojik bir nokta var. Kemalizm. Bu kanatta da İslami ideolojiye mensup Yeniden Refah, Saadet, Gelecek gibi partiler var. Ancak bunlar Kemalizm konusunda veya seküler yaşam meselesinde, diğer muhafazakârlar kadar tutucu değiller. “İlle de şeriat” diye bir iddiaları yok. Bunlar olsa da olur olmasa da olur modundalar. Yine bu kesim içinde Zafer Partisi, İYİ Parti gibi ırkçı Kemalistler olduğu kadar, kendilerini “sol”- “sosyalist” gören, burjuva demokrasisinden yana olan sivil toplum örgütleri, partiler, sendikalar, dernekler vb. kesimler de bulunuyor.

Birinci kesim (DEM hariç, ki DEM’in kesin tutumu tamamen sözde “çözüm” sürecine bağlı), demokrasinin “D”sine bile karşıyken; ikinci kesimin kısmi veya (“sol” kesimin talep ettiği) geniş demokratik haklara dair vurgular var. Tabi bunların ne kadarının gerçekleşip gerçekleşmeyeceği tartışma konusudur. Ancak tarihsel tecrübeler şunu göstermiştir ki kitlelerin taleplerini dil ucuyla da olsa dikkate almak durumunda kalanlar, iktidarlarına zarar vermeyecek veya kendilerini tehdit etmeyecek bazı talepleri karşılamak zorundadırlar. Bunlar, toplumsal mücadeleler tarihinde sıkça görülmüş şeylerdir. Tam da bu noktada komünistlerin tutumunu yeri geldiğinde özel olarak konuşmak durumundayız.

CHP Neden Kıskaca Alındı, Cumhur “İttifakının” Esas Amacı nedir?

Bu sorunun birden fazla cevabının olduğu herkesin malumu. Birincisi; iktidar olmanın ötesinde rejimi değiştirip değiştirmeme meselesi, ikincisi; bölgesel gelişmeler ve “TC”nin konumlandırılışı, üçüncüsü; dünya genelinde sürmekte olan ekonomik, siyasi krizler ve pazar kaynaklı ticari ve bölgesel savaşlar, daha da önemlisi giderek yakınlaşan bir üçüncü dünya emperyalist paylaşım savaşı. CHP’nin kıskaca alınmasının bir diğer nedeni, iktidardakileri koltuklarından edecek düzeyde örgütlenip yerel seçim sonuçlarıyla birinci parti konumuna gelmiş olmasıdır. Yani Kılıçdaroğlu dönemindeki gibi, “akıllı” ve mülayim bir muhalefetin yerine, iktidardakilerin başını ağrıtacak biçimde bir muhalefete geçmiş olmaları. Türkiye-K. Kürdistan’daki hâkim sınıflar arasında süren ve giderek derinleşen çelişki ve çatışmaları söz konusu bu somut gelişmelerden ayrı olarak ele almak ve sağlıklı bir sonuca varmak mümkün değildir.

Yaklaşık 2 yıldır CHP’ye dönük saldırılar 18 belediye başkanının ve yüzlerce bürokratın, çalışanın tutuklanması, AKP-MHP iktidarı açısından arzulanan sonucu doğurmadığı gibi, özellikle kitleler nezdinde ters etki bile yarattı. Ancak, geniş halk kitlelerine açlık, yoksulluk, adaletsizlik ve faşist baskılardan başka verecek bir şeyi olmayan Cumhur İttifakı’nın, kitleleri önemli oranda peşine takan CHP’yi etkisizleştirmekten başkaca da bir yolu kalmadığından, başta yargı olmak üzere, devletin bütün gücünü kullanarak, CHP üzerinde ki baskılarını yeni yol ve yöntemlerle sürdürdü, sürdürmeye devam ediyor. Şimdi devreye sokulan yöntem ise, “mutlak butlan” yöntemidir. Bu yolla hem CHP bölünüp parçalanıyor, daha da önemlisi, gerekirse önümüzdeki seçimlere CHP’nin sokulmamasının ön koşulları yaratılıyor. Partilerin seçimlere katılma kuralına göre, bir parti 6 yıl içinde kongresini yapmamışsa seçimlere katılma hakkını yitirir. Mutlak butlan kararıyla birlikte AKP böyle bir kozu eline geçirmiş durumda. Kılıçdaroğlu ve ekibi sanki böyle bir şey istiyormuşçasına kongreyi zamanında toplamamakta kararlılar. Yani Erdoğan’ı bir kez daha düştüğü çamurdan çıkartmaya sanki ant içmişler. Tabii yasaları tanımamakta ısrarlı olan Erdoğan da Kılıçdaroğlu’na mutlaka bir güzellik yapacaktır. Ne de olsa eski dost, düşman olmaz. Çünkü ikisi de ABD emperyalizminin projesiydiler.

Erdoğan nasıl ki AKP’nin başına getirildiyse, daha önceden CHP içinde hiçbir fonksiyonu olmayan Kılıçdaroğlu da aynı şekilde CHP’nin başına getirildi. ABD emperyalizmi ve uluslararası emperyalist tekellerin bir dediğini iki etmeyecek şekilde biri iktidar koltuğuna, diğeri “muhalefet” koltuğuna oturtuldular. Erdoğan’ın başı ne zaman “sıkışsa”, Kılıçdaroğlu, hemen imdadına yetişme görevinden kusur etmedi. Örneğin; referandum mühürsüz oylar sayesinde kabul edilmiş oldu. Kılıçdaroğlu, burjuva ana muhalefet partisi adına, bu yasadışılığa itiraz bile etmedi. Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında “yanlıştır ama evet oyu kullanacağız” dedi. Böylece, Selahattin Demirtaş başta olmak üzere HDP milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı ve haksız- hukuksuz bir şekilde tutuklandılar, onlarca yıldır hala içerideler. Hemen hemen tüm seçimlerde yapılan seçim hilelerine, oy hırsızlıklarına bilinçli bir şekilde ses çıkartılmadı. Amaç belliydi, ABD emperyalizminin hizmetkar kulu Erdoğan ne pahasına olursa olsun mutlaka tek adam olarak devletin başında tutulmalıydı. Şimdi, CHP’nin alışılagelmiş muhalefet çizgisinin biraz dışına taşmış olan İmamoğlu ve Özgür Özel ekibi, Erdoğan’ı zora sokmuş durumda. Tam da bu durumda, Kılıçdaroğlu tekrar devreye girdi veya devreye sokuldu. CHP’yi içten “çökertme” görevini tüm samimiyetiyle yerine getirme gayreti içindedir. Üstelik, CHP tabanının yüzde doksan beşinin “hain Kemal” haykırışlarına rağmen.

Büyük Orta Doğu Projesi’nin arzulandığı biçimde yürütülebilmesi için, Türkiye’ye biçilen rolün gizli- saklı bir yanının olmadığı tartışmasızdır. Bu rolün oynanabilmesi için parlamentonun tamamen işlevsiz hale sokulması, yasama, yürütme ve yargının tek adam denetiminde olması, “ılımlı” İslami bir rejime geçilmesi vb. koşulların oluşturulması, söz konusu proje için olmazsa olmaz koşullardır. Bu koşulların hayata geçirilebilmesi için ise, kısmen de olsa var olan demokratik ve sosyal hakların rafa kaldırılması, faşist iktidara kim muhalifse susturulması, işçi sınıfının grev ve sendika haklarından mahrum edilmesi, sermayenin sömürü ve talanı için kusursuz bir güven ortamının hazırlanması gibi birçok anti- demokratik faşist uygulamalarla kitleler karşı karşıya bırakıldılar. Gazeteciler, sanatçılar, medya, işçiler, emekliler, köylüler kısacası bir avuç sermayedar dışında kalan herkes, her kesim bu faşist baskılardan “nasibine” düşeni aldı. Almaya da devam ediyor.

Bunca çelişkiler karmaşası içinde hiçbir kural tanımayan AKP iktidarı, kendi sermaye sınıfını da yaratmış oldu. Sömürü pastasının aslan payı bu kesime sunuldu. Elbette bu böyle sürüp gitmeyecekti, Açlığa mahkûm edilen, anti- demokratik, faşist baskılarla karşı karşıya kalan geniş halk yığınlarının itirazları yükselmeye başladı. Öte yandan sömürü pastasından giderek payı küçülen burjuva kesimlerin de süreci kendi lehlerine çevirme veya pastada ki paylarını arttırma girişimleri gün yüzüne çıkmaya başladı.

Gelinen aşamada, İmamoğlu ve Özel CHP’si, Kılıçdaroğlu dönemindeki gibi, iktidarın koruyucu meleği değil, kendi sınıf çıkarlarına ve Kemalist devlet anlayışına göre hareket etme yolunu seçmiş oldu. ABD’den çok, AB emperyalistleriyle yol yürümeyi tercih ettiği bilinen bir gerçektir. AKP ile CHP arasında ki en belirgin çelişkilerin başında rejim değişikliği ve iktidar kavgası gelmektedir. Biri, tek adam diktatörlüğünün hüküm sürdüğü monarşi rejiminin sürdürülmesinden yana iken; diğeri, bugüne kadar sürdürülen Kemalist devlet veya rejimin devamından yanadır. Bunun için kim iktidar olacak mücadelesi kaçınılmazdır. Hâkim sınıflar arasındaki iktidar kavgalarının zaman zaman sertleştiğine, sertliğin dozajının arttırıldığına toplumsal mücadeleler tarihi tanıktır. İktidarı kaybetme telaşına giren AKP’nin, CHP’nin Özgür Özel kanadına dönük sert politikaları ve giderek bir kuşatmaya eylemine dönüşen tutumu inkara gelecek bir durum değildir.

Önce belediyelerden başlayan saldırı politikaları, CHP’yi içten çökertmeye, olmazsa seçimlere sokmamaya kadar vardırıldı. Kılıçdaroğlu’nu devreye sokarak, yani CHP’nin başına kayyum olarak atayarak, kamuoyuna bunun CHP’nin kendi iç meselesiymiş imajı yaratılmaya çalışıldıysa da başarılı olduğu söylenemez. İpleri elinde tutan Kılıçdaroğlu ve ekibi ise, CHP içinde tam bir tasfiye süreci başlatarak, Erdoğan’ın her dediğini noktasından virgülüne kadar eksiksiz, hatta fazlasıyla uygulamaktadırlar. Bu durum kaçınılmaz olarak Özgür Özel kesimi için yeni bir partiyi işaret etmektedir. Bu, yeni bir parti kurmak şeklinde mi olacak veya anlaşabilecekleri kurulu bir partiyle ortak hareket mi edilecek henüz tam açıklığa kavuşmuş değil. Ama her halükârda kongresi yapılmamış ve başında Kılıçdaroğlu’nun bulunduğu bir CHP ile seçimlere gitmek neredeyse mümkün görülmemektedir. Kılıçdaroğlu’nun elinde yargının kılıcı, Özgür Özel kanadının arkasında ise şimdilik CHP seçmeninin neredeyse yüzde doksanı var. Yani bir kesim Erdoğan’ın yargı kılıcına, diğeri arkasına aldığı kitleye güveniyor. Bu durumda kazanan elbette ki kitleyi yanında tutanlar olacaktır.

Erdoğan açısından ise, kimin kazandığının veya kazanacağının fazla bir önemi yok, Onun için önemli olan şu anda birinci parti konumunda olan CHP’yi bölmek ve Kılıçdaroğlu kesiminin desteğini almak. Pratik olarak bunu başarmış da sayılır. Ancak, kitlelerin neye karar vereceğini kestirmek öyle kolay değildir. İstanbul belediye seçimleri bunun en açık örneğidir. On iki bin fark, bir anda sekiz yüz bine çıkıverdi. Tabii seçim hileleri, burjuva ayak oyunları hesaba katıldığında, sandığa atılan oy değil, sandıktan çıkacak oy belirleyici olacaktır. Hele de halkın iradesinin hiçe sayıldığı, burjuva klikler arasındaki dalaşın keskinleştiği bu ortamda seçim sandığının fazla bir önem arz etmediğini de bilmek gerekiyor.

Devrimci- Sosyalist Tutuma Dair Kısa Bir Özet!

Sosyalistler elbette ki hâkim sınıflar arasındaki çelişkilerden, kitlelerin lehine doğru politikalarla yararlanmasını bilmelidirler. Türkiye K. Kürdistan’da kitlelerle faşist iktidar arasındaki ve hâkim sınıfların kendi aralarında ki çelişkiler derinleşerek sürmektedir. Sadece ülkemizde değil, bölgede ve dünya genelinde de durum bundan farklı değildir. Öncelikle ülkemizdeki durum değerlendirildiğinde, yukarıda da belirttiğimiz gibi iki burjuva kesim arasındaki çatışma ve bu çatışmanın gerekçesi netlik kazanmış durumda. Ya Kemalist devlet ve rejim yanlısısınız ya da “yeni Osmanlı”cı saltanat rejiminden yanasınız. Ya ABD emperyalizminin dümen suyuna gireceksiniz ya da AB emperyalistleriyle iş tutacaksınız. Ya tek adam diktatörlüğü diyeceksiniz ya da eski parlamenter sisteme geri döneceksiniz.

Bu ve benzeri meselelerden kaynaklı, iki klik arasında giderek derinleşen iktidar olma kavgasında, sosyalistlerin doğrudan taraf olabilecekleri bir kesim söz konusu değildir. Ancak mevcut durumda, okun sivri ucunu, ABD’nin dümen suyunda kulaç atan, “ılımlı İslam” veya şeriat rejiminde ısrar eden, adaletsizliği, hukuksuzluğu ilke edinmiş olan, ülkenin bütün zenginliklerini uluslararası ve onların yerli işbirlikçi tekellere yok pahasına peşkeş çeken, işçi sınıfı ve ezilen tüm emekçilerin en ufak demokratik haklarına tahammülü olmayan cumhur ittifakına yönetilmesi doğru olanıdır.

Okun sivri ucu Türk- İslam sentezli iktidara çevrilirken, diğer kesimin destekleneceği anlamı çıkartılmamalıdır. Birincilerin iktidarda kalmaları demek, yolsuzluğun, hırsızlığın, çeteleşmenin, kitlelerin birbirine düşmanlaştırılması, işsizliğin, ideolojik yozlaşmanın, kadın katliamlarının “normal-miş” gibi görülmesi, grev ve sendikal hakların rafa kaldırılması, demokratik bir hak olan gösteri ve yürüyüş hakkının baskı altına alınması vb. vs. gibi durumların devam ettirilmesi anlamına gelecektir. Bu durum, sosyalist devrim mücadelesinin geriletilmesinin koşullarını yaratacaktır. Bu yüzden okun sivri ucu, kendi çıkarları için her şeyi mübah gören faşist tek adam diktatörlüğüne çevrilmek durumundadır.

İktidarın saldırı politikalarıyla karşı karşıya olan CHP’nin seçilmişler kanadı ve ittifak ortakları, isteyerek veya istemeyerek de olsa, kitlelerin desteğini alabilmek için belli demokratik hakları savunmak durumundalar. Şimdilik saldırgan değil, savunma pozisyonundalar. Bu çelişkili durumu, sosyalistler ustaca kullanma becerisini gösterebilmeliler. Bu iki kliğin dışında, geniş halk yığınlarının orta ve kısa vadeli talepleri doğrultusunda asgari bir program etrafında birleşmiş bir devrimci cephe örgütlenebilir. Bir yandan kitleler bu örgütlülük içinde mücadeleye seferber edilirken, CHP’nin seçilmişler kliği ve ortakları demokratik talepler konusunda daha ileri adımlar atmaları için zorlanabilirler. Eğer buna yanaşmazlarsa, kitleler nezdinde teşhir edilmeleri daha kolay olacaktır.

Acilen bir devrimci cephe örgütlenemezse, kitleler, devrimci sloganları kullanmakta imtina etmeyen CHP’nin seçilmişler kliğinin peşine takılıp, faşist iktidardan “kurtuluş”u orada arayacaklardır. Hala fırsat kaçmış değil. Milyonlarca emekçi hiçbir düzen partisine güven duymamakta, kararsızların oranı %25- 30’larda. Kitleler, kendileri için güvenilir bir liman aramakta, bu liman devrimcilerin ortak örgütleyecekleri liman olabilir / olmalıdır da.

Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Temmuz-2026 tarihli 62. sayısında yayımlanmıştır.



Temmuz 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031 

More in Editörün Seçtikleri