
Rusya- Çin önderliğinde kurulan Şangay Beşlisi, AB emperyalistlerinin kendi içlerinde ortak politikalar ve hedefler belirlemeye başlaması, ABD ve İngiliz hegemonyasında gedikler açmaya başlamıştı. Arap Baharı, Abraham Anlaşmaları, Ukrayna savaşı, Filistin soykırımı, Suriye gibi ataklarla aşınan bu hegemonyalarını yeniden tesisi etmeye çalıştılar. Ancak attıkları her adım, aşınmanın etkisini ve çapını daha da artırdı. Yerli işbirlikçilerinin yardımıyla korsanca Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun konutundan kaçırılması ve buna uluslararası alanda ciddi bir tepkinin oluşmaması ve bunun üzerinden yapılan güç gösterisi İran saldırısı için cesaretlenmelerini sağladı. Dini liderlerini ve devlet yönetim kadrolarını fiziki imha ederek bütün dünyaya güçlerini gösterecek ve biat etmelerini sağlayacaklardı. Bu şekilde yeniden ve tartışmasız olarak hegemon güç olduklarını rakiplerine ve dünya halklarına kabullendireceklerdi.
Ancak İran, uzunca yıllar uygulanan yaptırımlar altında ekonomisi çökmüş ve süreklileşen ayaklanmalarla meydanları işgal ediyor olsa da savaşın seyrini tümüyle değiştirecek stratejik araçlara sahip. Bunlardan birisi Hürmüz boğazıyken, diğeri Lübnan ve Yemen gibi ülkelerdeki Hizbullah ve Husi’ler gibi silahlı Şii güçleridir. Üçüncüsü, böylesi bir saldırıyı öngörerek füze, SİHA, Dron gibi teknolojik savaş araçlarını geliştirmiş olmalarıdır. Bu avantajların kademeli olarak devreye sokulması ABD-İsrail merkezli çökertme saldırısını tersine çevirdi. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması en etkili savaş aracı oldu. Boğazın kapatılması, dünya enerji arzını kesti ve enerji piyasasını sarsarak savaşı bölgesel olmaktan çıkararak bölgesel ve küresel bir boyuta taşıdı. İran’ın bu hamlesi ABD ve İsrail’in müttefiki ve bu savaşı kışkırtan bölgedeki gerici molla iktidarları zora sokarak savaşın bir an önce bitirilmesi noktasına getirdi. Milyarlarca dolarlar vererek aldıkları savunma sistemlerinin rafinerilerini, limanlarını, havaalanlarını ve askeri alanlarını vuran İran füzeleri, Dron ve SİHA’larından kendilerini koruyamadığını gördüler. Kuveyt, Bahreyn ve Irak hava sahalarını ABD-İsrail saldırganlarına kapatarak savaşa karşı net bir tutum almak zorunda kaldılar. AB emperyalistleri ülkelerindeki NATO üslerinin saldırıda kullanılmasına ve hava sahalarının kullanılmasına izin vermediler. NATO müttefiklerinin bu tutumuna köpüren Trump Münih Güvenlik Konferansın’ da tehditler savurup durdu. Ancak bu tehditleri hiçbir işe yaramadı. Aksine AB ile ABD arasında Ukrayna savaşında açılmaya başlayan mesafeyi bir adım daha ileri taşıdı. AB emperyalistlerini ABD ve NATO bağımlılığından kurtaracak olan ve hegemonya savaşında kendi başlarına bir güç olarak sahnedeki yerlerini netleştirecek olan hızla atmalarına vesile oldu. Öyle ki, küresel her politikada ortağı olan İngiliz emperyalistleri bile ABD’den koptu ve saldırıya karşı tavır aldı.
Mayıs ayındaki Çin ziyaretinde Xi Jinping’in ”Tukidides tuzağı” göndermesi bir yanıyla ciddi bir uyarıyken diğer yanıyla da üstü örtülü bir tehditti. Hegemonyasını yeniden tahkim etmek isteyen ABD, her bir adımında nasıl hüsrana uğruyorsa en büyük rakibi Çin’den gelen bu tehdidi dikkate almak zorundaydı. Bu nedenle anlaşma ve ateşkes görüşmelerini hızlandırmak zorunda kaldı.
Hürmüz’ün kapatılmasının yarattığı bu sonuçlar, ABD-İsrail’i hem bölgesel ve hem de küresel anlamda yalnızlaştırdı. Var olan hegemonyanın altını biraz daha oyarak görünür kıldı. Bu da ABD’yi geri adım atmak zorunda bıraktı. İran’la anlaşmaya mecbur etti. Ve gelinen aşamada, karşılıklı saldırılar, tehditler ve görüşmeler eşliğinde sürdürülen ateşkesin nasıl sonuçlanacağı, bir muamma olmaya devam ediyor. Sürecin seyrini, görüşülmesi için anlaşmaya varılan 14 maddelik başlığın ayrıntılarında varılacak sonuçlar belirleyecektir.
Gelinen noktada, ABD ve İsrail bir hezimeti yaşarken, İran bölgesel güç denklemindeki yerini sağlama aldı. Bölge devletleri üzerindeki etkisini ve bölge politikaları üzerindeki rolünü artırmakla kalmadı, tüm gerici molla iktidarlara da kabul ettirdi. Küresel anlamda da tüm emperyalistlere, kendisine yönelecek herhangi bir saldırıda elindeki stratejik araçları kullanarak ekonomilerini nasıl felç edecek ve küresel sonuçlar doğuracak bir güç olduğunu da gösterdi.
Kuşkusuz ki 14 maddelik ön anlaşmanın ayrıntılarındaki görüşmeler bütün bunlar -özellikle ABD tarafından- dikkate alınarak yapılacaktır. Ancak görüşmeler hangi biçimiyle sonuçlanırsa sonuçlansın, ABD-İsrail ve bölgedeki molla rejimler, İran’ı ve vekil güçlerini güçten düşürmek ve etkisizleştirmek için her yolu denemeye devam edeceklerdir. Ayrıca insanlığın tarihsel deneyimlerinden de bildiğimiz gibi, gerek bu tür ateşkes süreçleri ve gerekse de ”barış” anlaşmaları, kalıcı değil, yeni bir savaşa hazırlık sürecidir. Bu, sermayenin varoluş ve gelişim yasasıdır. Bu nedenle sermayenin egemen olduğu dünyada, dünya halklarına hiçbir zaman kalıcı bir barış getirmemiştir. Getiremez de. Barış, sermayenin varoluş yasasına aykırıdır. Dolayısıyla gerçek anlamda barış, ancak ve ancak dünya ezilen halklarının ve proletaryasının sermayenin iktidarını yıkmasıyla, özel mülk dünyasını ortadan kaldırması ve kendi iktidarlarını kurmasıyla mümkündür.
Hegemonya Dalaşında AB Emperyalistleri Yeniden Sahne Alma Çabasında
Avrupalı emperyalist-kapitalist sermaye, AB’nin oluşmasıyla sermaye gücünü devasa boyutlarda artırdı. Ancak askeri güç büyümesi, birçok alanda ortaklaşarak büyüyen bu sermayeye orantılı olmadı. Bu da ABD emperyalistlerinin inisiyatifindeki NATO’ya bağımlılıklarını sürdürmelerine mahkûm etti. Dolayısıyla hegemonya savaşında yine hükmettikleri sermayeye orantılı bir varlık ortaya kayamadılar, etkisiz ve silik bir konuma sürüklendiler.
İkinci Emperyalist savaştan bu yana ABD gölgesinde palazlanan AB emperyalistleri, Trump’ın Ukrayna savaşının faturasını yüklenmesi için NATO’yu bir tehdit aracına dönüştürmesi ve ticaret savaşlarının bir aracı olarak gümrük tarifelerini keyfince artırması, ABD ile olan ilişkilerinde kırılmalara yol açtı. Bu süreçten sonra en büyük dayanakları olan NATO’nun varlığını koruyarak ve bundan da özerk yanları olan ortak ordularını kurmaya ve var olanların ortak hareket etme kabiliyetini geliştirmeye hız verdiler. Elbette ki bunu kitlelerin emeklerini çalarak, kazanılmış haklarını gasp ederek, yani yoksullaştırarak yapıyorlar.
Bunu yaparken de önlerine çıkan fırsatları kullanıyorlar. Libya Savaşı’nda Fransa’nın petrol yataklarını kimseye kaptırmamak için ilk harekete geçen güç olması, İtalya’nın Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Mısır’la yaptığı Doğu Akdeniz’de petrol arama anlaşması ve askeri ortaklık bunun ve diğerleri örnekleridir. Bu hamleler aynı zamanda aşınmaya paralel olarak boşalan ABD’nin hegemonya alanlarında kendi hegemonyalarını inşa hamleleridir de. Kapısı aralanan büyük kapışmada pay sahibi olmak için buna ihtiyaçları var. Özellikle Fransa, (Çünkü, AB’nin en büyük askeri gücü olması ve yüzyıllardır yarı-sömürgesi konumunda olan Mali, Burkina Faso ve Nijerya gibi ülkelerdeki askeri varlıklarının ve üslerinin kovulması, egemenliğinde olmasa bile iktidarları üzerinde etkisi olan Irak, Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşadığı güç kaybının telafisi için) bulduğu her fırsatı stratejik bir hamle olarak değerlendirmeye çalışıyor. Aynı zamanda bu, gücüne yaslanarak AB üzerindeki etkisini/inisiyatifini kurma çabasıdır da. Elbette ki, bu stratejik hamleler AB’nin en büyük askeri gücü olmasından kaynaklı olarak AB emperyalistlerinden bağımsız değil. Fransa’nın, AB’nin öncü gücü/koçbaşı olma görevine soyunmasının arkasında AB emperyalistleri bulunmaktadır.
Fransız ve AB emperyalistleri önümüzdeki yıllarda ABD’nin dikkatini giderek daha fazla Hint-Pasifik bölgesine ve Çin ile rekabete yönelteceği için, bu Doğu Akdeniz’de kısmi bir güç boşluğu oluşacaktır. Fransa ve AB Avrupa’nın güneyinde Rusya, Çin ve ABD’nin belirleyici olduğu bir bölgesel düzenin ortaya çıkmasını kendi çıkarlarıyla bağdaştırmayan ve hatta kendilerini zayıflatan bir gelişme olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle ortaya çıkacak stratejik boşluğun Fransa öncülüğünde ve AB çatısı altında doldurulmasını amaçlamaktadır.
Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması, Fransa Üzerinden AB Emperyalizminin Hamlesidir!
Bu kapsamda AB üyesi Güney Kıbrıs’la 8 Haziran da Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması (SOFA) imzalandı. NATO’dan bağımsız olarak, AB Savunma Mimarisi ve İkili Anlaşmalar Protokolü üzerinden yapılan bu anlaşma Fransız ordusunun Ada’ya daimî yerleşmesine imkân tanırken, bu adım NATO dışı bir zemin olan AB Antlaşması’nın 42(7) maddesine (karşılıklı yardım şartı) dayandırılmaktadır.
Doğu Akdeniz, yalnızca Avrupa’nın yakın çevresi değil, aynı zamanda Avrupa güvenliğinin ve stratejik çıkarlarının uzandığı kritik bir jeopolitik alandır. Dolayısıyla bu alan AB güçleri tarafından tahkim edilmek zorunda. Suriye ve İran savaşının ortaya çıkardığı emperyalistler arası güç dengesi ve konumlanışı, stratejik olarak Güney Kıbrıs’ın jeopolitik değerini ve önemini arttırmıştır. Dolayısıyla bu anlaşma aynı zamanda Doğu Akdeniz’de ikinci bir savunma hattı oluşturma ve lojistik merkez kurma hedeflidir. Bu hedefe bağlı olarak Fransa, Ada’daki askeri varlığını (Mari Deniz Üssü ve Andreas Papandreou Hava Üssü) üç ana eksen üzerinden tahkim etmektedir. Bunlardan birincisi, Suriye’deki rejim değişikliği sonrasında ortaya çıkan kırılgan güvenlik ortamında bölgesel gelişmelere karşı hızlı müdahale kapasitesini muhafaza etmek ve Orta Doğu üzerindeki tarihsel nüfuzunu Kıbrıs üzerinden sürdürmektir. İkincisi, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının güvenliğini sağlamak, Avrupa’nın enerji ve göç hatlarını korumak. Üçüncüsü ise; Orta-Doğu ve Afrika’da gerileyen Fransız ve AB etkisini telafi etmek, bölgedeki gelişmeleri yakından takip etmek ve Orta-Doğu ve Afrika’ya yönelik askeri, lojistik ve istihbari faaliyetler için Güney Kıbrıs’ı ileri bir harekât ve destek merkezi olarak kullanmaktır.
Şurası bir gerçektir ki, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları, Fransa ve AB’nin enerji güvenliği ve Fransız devi Total gibi uluslararası şirketlerin karlılığı için hayatidir. Dolayısıyla Fransa’nın Güney Kıbrıs stratejisi, sadece genişleyen bir etki alanının hamlesi değil, Afrika ve Orta Doğu’dan sökülen bir gücün mecbur kaldığı stratejik bir sığınak niteliğindedir. Başka bir ifadeyle Fransa AB için Kıbrıs, Afrika ve Orta Doğu’ya açılan kapıyı tutma ve enerji masasında kalma çabasıdır. Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesi yalnızca enerji kaynakları veya deniz yetki alanları üzerinden değil, aynı zamanda NATO içindeki yer alan ABD ile yaşanan farklı stratejik yaklaşımlar üzerinden de şekillenmektedir.
‘‘TC” Ordu Gücüyle İçeride, Politik Stratejide Dışarıda
Saray iktidarı jeo-stratejik konumunu ve NATO içindeki büyük askeri güçlerden birisi olmasını ve son yıllarda geliştirdiği ve ürettiği teknolojik savaş araçlarını kullanarak, emperyalist güçler arasındaki çelişkiden yararlanıp bölgesel aktör olma hülyasından hiç vaz geçmedi. Bu nedenle sürekli değişen güç denklemlerini gözetti ve yayılmacı (Neo-Osmanlıcı) bir politika izledi. Bu fırsatçı ve güven vermeyen tutarsız politikaları AB emperyalistleri ile olan ilişkisinde gerilimlere neden oldu. Özellikle güven noktasında büyük bir kırılma yarattı. Bu nedenle AB emperyalistleri, ”TC”yi stratejik politikalarının dışında tuttu ve tutmaya devam etmektedirler. Dolayısıyla Güney Kıbrıs’ la ve Orta-Doğu ile ilgili yapılan anlaşmalarda da karşı karşıya geleceklerinin farkında olarak dışarıda bırakıldı. ”TC” bu politikalarında ısrar ettiği sürece de değişen bir şey olmayacak.
Fakat AB emperyalistleri, ”TC”yi tümden de gözden çıkarmış değil. Yukarıda bahsettiğimiz, jeo-stratejik konumu, gücü ve savaş teknolojisi olanakları gözden çıkarılmasına engel. Çünkü, kapışılacak büyük ve kanlı bir savaşta, bunlara ihtiyacı olacak. ”TC”yi tümden dışlayarak bunlardan mahrum kalmak istemiyorlar. Aradaki gerilimi dahada yükseltmek ve kopuşa taşımamak için Saray iktidarının iç politikası karşısındaki sessizlikleri de bundan dolayıdır. Üstelik temsilcileri durumundaki muhalefete karşı yürütmüş olduğu tasfiye hareketini bile sessizlikle karşılayıp, sineye çekmektedirler. Sarayda bunun farkında ve başkanlık rejimini tahkim etmekte ve uluslararası herhangi bir engelle karşılaşmamaktadır.
”TC” ise, AB’nin stratejik politikalar belirleme ve yapılan ittifakların dışında tutulduğunun farkında. Bunu çok dert etmiyor. Çünkü, belirlenen politikalar ve yapılan ittifakların kendisini sınırlayacağını biliyor ve bu sınırlara hapsolmak istemiyor. ABD ile olan iş birliği kendisini sınırlamadığı gibi, ABD politikalarına bağlı olarak hareket ettiği için kendisine oradan güç devşiriyor. Belli sınırlar içinde de olsa -Libya, Somali ve Suriye’de olduğu gibi- neo-Osmanlıcı hayallerini hayata geçirmede önü de açılmaktadır.
Patron Kim?
NATO ve Münih toplantılarında Grönland’ı, Kanada’yı isteyen, AB’yi NATO üzerinde tehdit eden, Gümrük tarifelerini artırma tehdidiyle kendisine boyun eğilmesini isteyen, liderleri küçümseyip aşağılayan Trump, G7 zirvesinde durulmuş bir profil ortaya koydu. Her ne kadar toplantıya girerken ”Patron benim” gösterisi yapsa da emperyalist-kapitalizmin diğer temsilcileriyle ortaklaştı. Ortaklaşmak zorundaydı çünkü.
Daha önceki tutumları ve açıklamaları bu ortaklarını rahatsız etmekle kalmamış, bu emperyalist güçler üzerindeki geleneksel ABD etkisini, başka bir deyişle hegemonik iradesini zaafa uğratmıştı ve AB’nin ABD’den bağımsız hareket etme iradesinin yolunu döşemişti. Bunun sonuçlarını İran savaşında bizzat yaşadı. Tek başına kaldı. İkincisi; İran savaşında yaşanan hüsran ve geri adımla, ABD’nin askeri kapasitesine olan güvencenin ne kadar boş olduğu ortaya çıkmış, hegemonyası bir darbe daha alarak etkisini yitirmiş birisi olarak yapabileceği ”Patron benim” sözlü gösterisinden başka bir şey kalmamıştı.
Diğer temsilci liderlerde ABD’den bağımsız olarak hareket etmenin kendi çıkarları için zorunlu olduğunu bizzat yaşamışlardı. Bu nedenle onlarda eskisi gibi Trump karşısında daha öz güvenli bir duruş ortaya koydular. Liderlerin bu söz karşısında alaycı gülüşleri ve Meloni’nin cevabı bunun birer göstergesi olarak G7 zirvesine damga vurdu.
Toplantının politik/stratejik sonuçları, esas olarak daha öncekilerden hiçte farklı olmadı. Gündemleri de öncekilerin hemen hemen aynısıydı. Rusya-Ukrayna savaşı, Çin yeni bir hegemonik güç olarak ortaya çıkışı, İran savaşı, Enerji yataklarının ve nakil yollarının güvenliği, dijital teknolojinin seyri ve ham madde temini gibi başlıklar öteden beri gündemlerinde olan konular. Bu nedenle yeni bir politika belirlemelerinden çok, öncekiler tekrar eden rutin anlaşma ortak politikayı tekrarladılar.
Emperyalist savaşlar ve yağmalar karşısında ezilenlerin öfkesi bağlamında, İsviçre de yapılan G-7 “zirvesine” karşı ortaya konulan militan kitlesel tavır, sürecin niteliğini belirlemede tayin edicidir. Haramilerin kendi güvenliği için ördüğü korku duvarlarını, binlerce ordu-polis ile geniş alanda alınan “güvenlik” noktalarını aşarak Cenevre sokaklarında direnişe geçen 60 bin civarındaki kitle, sadece emperyalist talana- sömürüye- savaşa- işgale karşı seslerini yükseltmediler, aynı zamanda haramilerin saltanatında yaşamak istemediklerini fiili eylemle ortaya koydular. Yani, tekelci sermaye patronlarının stratejik planlamaları, bir yanıyla emperyalist tekeller arasında derin rekabet ve çatışmayı büyütürken, diğer yandan dünya halklarının öfkesini de büyütmektedir. Süreç, bu niteliğiyle devrimci dinamiklerin önün açmaktadır.
Sonuç olarak;
ABD ve AB emperyalistleri arasındaki rekabetin nasıl bir karakter kazanacağı ve hangi yöne evrileceği esas olarak Ankara’da yapılacak olan NATO zirvesinde ortaya çıkacak. Patronun kim olduğu esas olarak burada netleşecek. Ya ABD aşınan hegemonik iradesini tehditler eşliğinde ortaklarına dayatacak ve aralarındaki kopuşu bir adım daha ileriye taşıyacak ya da geri adım atarak müttefikleriyle alınacak olan ortak politikalar çerçevesinde kalacağını kabullenecek. Başka yolu yok. ABD eski hegemonyasını yeniden tahkim etmek için diğer patronlarla anlaşmak zorunda…
Emperyalistler arasındaki mevcut güç denklemi bunu zorunlu kılıyor. Fakat aralarındaki rekabetin keskinliği ve derinliği, bu zorunluluğun sınırlarını belirleyen temel motivasyondur.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Haziran-2026 tarihli 61. sayısında yayımlanmıştır.








