
Yemek yediğiniz restoranda, elinde kâğıt
mendillerle masanıza yanaşıp tabağınıza bakarak yutkunan Suriyeli çocuğu “Teşekkürler” diyerek
istediğiniz kadar kibarca uzaklaştırın…
Kucağında bebeğiyle kaldırıma oturmuş, kendi daha çocuk bir Suriyeli annenin avcuna
istediğiniz kadar para koyun…
Göç yollarında boğularak hayatlarından olan sayısız mülteci için istediğiniz
kadar üzülün…
Parlak gözlü Suriyeli oğlan çocuklarının çıplak elleriyle çöp karıştırmasını
istediğiniz kadar sıkılarak izleyin…
Dondurma ısmarladığınız, hamburger aldığınız, çocuğunuzun eskilerini verdiğiniz
Suriyeli küçüklerin gelecekleri için istediğiniz kadar endişelenin…
İçinizde onlar için yardım toplayanlar olsun…
Sivil toplum örgütlerinde çalışanlar…
Mülteci sorunuyla ilgili haberler, araştırmalar yapanlar…
Savaşın, ülkeden kaçmanın, ülkesiz kalmanın, başka bir ülkede her şeye yeni
baştan başlamanın, göç yollarının, mülteci kamplarının, insan tacirlerinin,
ölüm kalım savaşının ne anlama geldiğini bilecek kadar empati sahibi olmanız
gerçekleri değiştirmez.
Kürt, Türk, Suriyeli fark etmez…
Sizin sahip olduğunuz alana girip sizi rahatsız ettikleri anda karşınızdaki kim
olursa olsun ona düşman kesilirsiniz.
Yaşam standartları sizinkinden düşük olan kalabalıklarla alanlarınızı
paylaşmayı istemezsiniz.
Algınızda istilacı, kaba ve talepkâr olarak kodlanmış “başkaları”nı püskürtme
refleksleriniz hızla harekete geçer.
Mülkiyet ve mahremiyet kutsallarınız hemen devreye girer.
Eviniz sizin evinizdir.
İşiniz sizin işiniz.
Ülkeniz sizin ülkeniz.
Gelenekleriniz ve görenekleriniz sizin gelenek ve görenekleriniz.
Çocuğunuzu kendinizin zannedecek kadar şuursuz olduğunuz…
Karınızı gerçekten sizin, kocanızı gerçekten sizin sandığınız…
Eviniz ne kadar sizin eviniz, aileniz ne kadar sizin aileniz,
sorgulamadığınız…
Bir ülkeniz, bir devletiniz, bir inancınız var zannettiğiniz…
Yaşadığınız toprakların bir zamanlar başkalarının ülkesi olduğunu, o
topraklarda daha önce nice devletin insanlar için değil kirli bir erk için
kurulup kurulup yıkıldığını, inançların birbirlerinin içinden geçe geçe devamlı
dönüştüğünü hiç düşünmediğiniz…
Size ait şeylerden oluştuğunu sandığınız bir yanılgının ateşinde, mülkiyet ve
mahremiyetlerle donatılmış kor bir hayatı atalarınızdan devralmanın şuursuzluğundan
kurtulmak için bir şey yapmadığınız sürece…
Kuşların özgürce uçtuğu, bitkilerin kaygısızca tohum attığı, derelerin kadim
yollarında engel tanımadan aktığı şu gezegende, kendi çizdiğiniz tehlikeli
sınırların içinde birbirinize kötülükler yapa yapa…
Ve bu kötülüklerin haklılığı ya da haksızlığı üzerine kafa yora yora…
Yaşamaya mahkûm olduğunuz şu hayatta;
Canınızı dişinize takarak sürdürdünüz ve bir gün olduğu gibi devretmek için
kendinize benzeyen çocuklar büyüttüğünüz, onlara hâlâ kendilerini korumayı,
sahip oldukları maddi ve manevi şeylere sahip çıkmayı ve gerekirse onların
uğruna savaşıp ölmeyi öğrettiğinizden beri…
Hep bir düşman var tarihinizde, birileri hep “öteki”.
Kapılarınız o yüzden sıkı sıkı kilitli.
Kimse girmesin diye kapattığınız hayatınızdan siz de dışarı
çıkamıyorsunuz.
Ve başınıza gelen şeylerin altından o yüzden kalkamıyorsunuz.
Yüzemezsiniz…
O sizden daha yoksul ve sizden daha “alt” bir kültüre sahip Suriyelilerin çadır kurduğu ve
kendi bildiklerince yaşadığı bir sahilde siz yüzemezsiniz.
Sizin kendi bildiğinizce yaşadığınız başka bir sahilde de, sizinle birlikte bir
başkaları yüzemez.
Kutsal bellediğiniz o mahremiyet ve mülkiyet, insanlık için rezil bir lanet.
Kaynak/ Mine Söğüt-Cumhuriyet






