Connect with us

Editörün Seçtikleri

ABD- İsrail’in İran’a Saldırmasıyla Yeni Boyut Kazanan Emperyalist Dalaşın Siyasi- Stratejik Sonuçları Üzerine

Dünyada ve Ortadoğu’da emperyalist saldırganlıkla, savaş ve çatışmalar tırmanırken, bu savaş ve çatışmalar dünya proletaryasına, ezilen sömürülen dünya halklarına daha yoğun- acımasız sömürü, açlık ve yoksulluk olarak geri dönüyor. Akaryakıt ve enerji fiyatlarının yükselmesi iğneden ipliğe yansıyarak sömürüyü, yoksulluğu ve açlığı küresel boyutta daha da çekilmez kılıyor ve derinleştiriyor.

yazı1

Savaşı klasik ve bilinen tanımı üzerinden ifade etmek gerekirse; savaş, siyasetin açık şiddet araçlarıyla yürütülmesidir. Savaşı en genel ifadeyle bu şekilde tanımlayabiliriz. Bunun değişik ve çeşitli yöntemleri vardır. Dolayısıyla savaşı sadece askeri cephe üzerinden görmek, tanımak ve okumak meseleyi tam anlamıyla anlamama olur.

ABD-İsrail-İran arasındaki savaş, esas olarak emperyalist kapitalizmin biriken ve derinleşen yapısal krizlerinin ürettiği bir savaştır. Uluslararası boyutta hegemonya dalaşı, enerji yolları, sermaye birikim modelleri, dünyanın zenginlik kaynaklarına çökme gibi emperyalist-kapitalist sistemin yoğunlaşmış krizleri, emperyalist güçler arasında “uzlaşma” yoluyla aşılabilecek çelişkiler değildi ve sistemde yaşanan bu büyük yarılma, savaşlarla oluşturulacak “yeni dengelerle” aşılmaya çalışılmaktadır. Biz bu savaşları nitelikleri gereği, emperyalistler arası hegemonya ve egemen sınıf devletlerinin siyasi-ekonomik çıkarları üzerinden analiz eder, değerlendiririz. Tarihsel olarak baktığımızda kapitalist-emperyalist sistem derinleşen ve boyutlanan krizlerini hep savaş yöntemiyle aşmaya çalışmıştır.

Güncel bir genelleme olarak; kapitalist sistemin ulusal sınırlar ve uluslararası boyutta içinde bulunduğu ekonomik durgunluk, üretim-tüketim ilişkisindeki gerilim hattı, farklı emperyalist aktörlerin boy göstermesi ile (özellikle Çin) daralan pazar ve paylaşımda var olan statükoların sermayenin büyüme hırsına cevap olamaması, her emperyalist gücün dünyanın zenginlik kaynaklarına ve jeopolitik alanlarına çökme histerisiyle, pervasız saldırganlığa dönüştürmüş durumdadır. Özellikle askeri ve teknolojik tekeller için önem arz eden, bilimsel gelişmelerle kullanımı öne çıkan yeni maden kaynakları (nadir toprak elementleri gibi), emperyalist güçler arasındaki çatışmalara farklı bir boyut kazandırmakta, askeri şiddet ile askeri-ekonomik-jeopolitik alanlara çökme, temel strateji olarak süreç bağlamında öne çıkmaktadır.

Uluslararası Etkileriyle Emperyalist Hegemonya Krizi!

ABD emperyalist hegemonyası, “Arap Baharı” süreciyle Rusya’nın askeri, Çin’in ekonomik rol almasıyla, dünya çapında bir gerileme süreci yaşadı. Bu aynı zamanda AB emperyalist bloğunu da kapsamına almaktaydı. ABD’nin hegemonik güç olduğu “batı” emperyalist bloğunun gerilemesini, irtifa kaybetmesini durdurmak, güç toplamak ve atağa geçerek önceki hakimiyetini kurmak için saldırıya geçme kararı aldı. Her ne kadar Trump seçim kampanyasında; “iktidara gelir gelmez tüm savaşları bitireceğim, Rusya-Ukrayna savaşını iki üç günde sonlandıracağım” palavralarını atsa da ABD’nin ikinci defa başkanı seçilmesiyle birlikte, Savunma Bakanlığı’nın ismini “Savaş Bakanlığı” yaparak, emperyalist savaş stratejine göre tüm denklemleri kurdu.

Ekonomik- jeopolitik anlamda ABD sermayesinin yayılmacılığını genişleten ve rakip emperyalist sermayenin alanını daraltan dünyanın her bir coğrafyasına çökme planları böylece bir bir devreye konulmuş oldu. Venezüella’dan Filistin’e, Meksika- Küba’dan, Lübnan, Suriye, Irak, İran sahasına genişleyen çatışma ve savaş halinin somut özeti budur. Hegemonyasının önünde direnç gösteren, karşıt emperyalist bloğun bölgesel dayanağı olan, jeo-politik olarak savaş ve ekonomik kaynakların gasp edilmesinde avantaj sağlayan tüm alanlar, ABD’nin çeşitli gerekçelerle savaş nedeni sayıldı. En son İran’a saldırı bu kapsamda gündeme geldi ve savaşla alınamayan yol “müzakerelerle” alınarak dizayn genişletilmeye çalışılıyor. Hedef, İran’ın geriletilmesi (akabinde Rusya ve Çin’in askeri-ekonomik olarak geriletilmesi), gücünün etkisizleştirilmesi, Irak-Libya veya Suriye örneğinde olduğu gibi parçalanması, elde edilen üstünlükle hegemonya hamlesinde stratejik üstünlüğünü sağlaması. Tabii ki sorun bununla sınırlı değil, aynı zamanda, dünyanın diğer alanlarına, özellikle Asya’ya açılmak için buraları bir üs alanı haline getirmek. Bunun için İran’daki ABD karşıt eksenini tasfiye etmek, bunun bölgeye yayılan vekalet güçlerini ortadan kaldırmak, ABD ve İsrail için stratejik hedef olarak seçilmiştir.

ABD emperyalizminin stratejik hedefi; yıllar önce önüne koyduğu “Büyük Ortadoğu Projesi’ni” hayata geçirmekti. Ortadoğu devletlerine saldırarak bölmek, parçalayarak daha rahat veya tam kontrol edilecek pozisyona getirerek bölgenin stratejik önem taşıyan enerji kaynaklarını tümüyle ele geçirmek ve İsrail Siyonizm’ine ve yayılmacılığına ses çıkaracak hiçbir güç bırakmamaktır.

Nitekim hedeflenen bu siyasetin-stratejinin rahat yürütülmesi ve daha hızlı yol alması için önceden bir “yol temizliği” yapılması gerekiyordu. ABD emperyalistleri bu yol temizliğini her türlü siyasi, ekonomik ve askeri destek sunarak, Avrupa emperyalist güçlerinin de desteğiyle İsrail Siyonizm’ine yaptırdı.

Daha önce Irak-Libya-Suriye’ye yönelik saldırılarla ABD karşıtı bölgesel güç ekseni güçten düşürülmüş ve parçalanmıştı zaten. Hamas, Hizbullah bu kapsamda askeri saldırıların hedefi oldu. Colani gibi IṢİD’li ekip Suriye’nin başına getirildi. Körfez ülkeleri “İbrahim Anlaşmaları”yla Amerika kanalından İsrail’e bağlandı. Bölgede İran’ın vekil güçleri hem Suriye’de hem de Lübnan’da tırpanlanmış oldu. Ve geriye İran kalmıştı. Bu süreçte Hamas ve Hizbullah’ın güç kaybetmesi, İran ve Rusya’nın Suriye’den çekilmesi; ABD ve AB emperyalist güçler açısından stratejik hedefte ilerleme- mevzi kazanma; Rusya-Çin ve ittifak güçleri olan İran açısından bir gerilemeyi ifade ediyordu. Ortadoğu dengelerindeki bu değişim, aynı zamanda dünya çapında ki jeopolitik dengelerde de bir değişimi işaret ediyordu.

Ancak son ABD- İsrail’in İran’a saldırısı ve 40 gün süren savaş, İran’ın gösterdiği direniş, uyguladığı sağlam siyasi duruş ve kararlılık, savaşta uyguladığı strateji ve taktik, kullandığı teknik kapasite ile birleşerek, sadece savaşta bir avantaj yaratmadı, ABD’nin “yenilmez süper güç” algısını da sarstı. Çin ve Rusya’nın her ne kadar açıktan olmasa da İran’ın arkasında durarak aldığı pozisyon, dünya jeopolitik dengelerinde çok önemli bir sarsıntı yaratmasının yanında, ABD emperyalistleri ve tetikçisi İsrail Siyonizm’i açısından da çok önemli tarihsel ve stratejik kırılmayı ifade ediyordu. Bu tarihsel kırılma ABD emperyalizminin bölgesel stratejisinde önemli zaaflar ortaya çıkarmaktadır. Ki savaşla elde etmediği sonucu, tehditlerle biçimlendirdiği “müzakereler” süreciyle elde etmek istemekte, “müzakereler” yeni bir savaşın hazırlık dönemi olarak biçimlendirilmektedir.

Bu savaşın ikinci raundunda, ABD-İsrail saldırganlığı planladığı hedeflerine ulaşamadı. Ama bu her iki güç açısından bir kabulü değil, çatışma ve savaş halinin yeniden örgütlenmesini ifade etmektedir. Kaldı ki savaş henüz tamamıyla sona ermiş de değil. ABD tarafından taciz ve tehditler devam ediyor. Aynı zamanda “müzakereler” de sürdürülüyor.” Fakat ABD ve İsrail’in zaten yasa-hukuk taktığı yok, uluslararası anlaşmalara ve hukuka uyduğu da yok. Trump ve ekibi Ortadoğu’da “koçbaṣı” olarak kullandığı tetikçisi İsrail devleti, 12 günlük ve 40 günlük savaş öncesinde de Trump’ın açıklamalarında, “barış görüşmeleri harika gidiyor, sona doğru geliyoruz vb.” açıklamalarına rağmen ve görüşmeler daha devam ederken bir sabaha karşı aniden saldırıya geçip İran’ı vurmaya başlamıştı. Yani savaş ve “müzakerelerin”, çatışma ekseninde yol aldığı bu süreçle, Hürmüz Boğazı başta olmak üzere, bölge ve İran dizayn edilmeye çalışılıyor. ABD karşısında İran “duvarı”, bu dizaynı kabul etmesi, emperyalist blokların güç sürtüşmesinde aktüel değildir. Her iki güç açısından savaşın yaratacağı yıkıcı sonuçların baskılanmasıyla “müzakerelerle” durgunlaştırılan süreç, çatışma ve dalaş ekseninde ilerliyor ve avantajlı fırsatlar kollanıyor. Yani sular durulmadı, savaş ana akımdır.

Emperyalist Savaşın Baş Aktörü Olarak ABD

Emperyalist hegemonyanın tek hâkim gücü olmak isteyen ABD emperyalizmi, bu pozisyonunu gerileten her güce karşı, (ama esasta Çin ve Rusya emperyalist bloğuna karşı) askeri-ekonomik- jeopolitik kuşatma yaratma amacıyla, yıkıcı-kuralsız bir savaşa başvurmaktadır. Bunun genel emperyalist güçlerin siyaseti olarak anlaşılması gerektiğinin altını çizelim. Yıkıcı güç olarak ABD’nin öne çıkması, Rusya’nın askeri stratejisini “masumlaştırmaz.” Özellikle kapitalizmin yükselen “yıldızı” olarak dalaş sahasında yer alan Çin’in ekonomik-jeopolitik gelişimi, ABD ve AB emperyalizmi açısından başat risktir. İki boyutu ile. İran savaşında görüldüğü gibi, ABD’nin içinde bulunduğu savaş halinden Çin’in bazı avantajlar sağlaması boyutu ve ABD’nin “müttefikleri” olarak AB emperyalist güçlerinin Çin ile girdiği ilişkilerin ABD açısından taşıdığı riskler boyutu ile…ABD NATO şemsiyesi ile bunu toparlamak istiyor. Türkiye’de planlanan NATO zirvesi, bu boyutu ile birçok gelişmeye gebedir.

Bundan dolayı yakın zaman planı olarak, ABD, Çin’in ekonomik-jeopolitik kanatlarını kırmak istiyor. İran “müzakereler” sürecine Çin ve Rusya’nın açık dahil olması, sadece savaşın nasıl biçimleneceği meselesi değil, ekonomik-askeri karşılıklı güçler “planlamasıdır”. Hürmüz boğazı ve Çin’in “Kuşak Yol Projesinde” açacağı her gedik, ABD için avantajlar yaratacaktır. Çin ve Rusya bunu farkında olduğu için, İran özgülünde ABD karşıtı direnci kırmak istememektedir. İran nazarındaki çatışmanın keskinliği buradan beslenmektedir. Ama bu ABD’nin stratejisinden vaz geçtiği anlamına gelmez. Özellikle NATO zirvesine kadar lehine bazı genişlemeler yaratmak istemesi plan dahilindedir.

Ama “kazın ayağı” öyle değil. Hemen hazır lokma olarak gördükleri İran, kimsenin pek de tahmin edemeyeceği (çünkü İran’ın içi despot-faşist molla gericiliğine karşı kaynıyordu, bazı kesimlere göre hemen ayaklanacaklar, rejim yıkılacak ve teslim olacaklardı) kararlı, organize bir direnişle ABD ve İsrail gibi devasa askeri bir gücün hareket sahasını daralttı. Tüm en tepede bulunan lider kadrolarını savaşın daha başında kaybetmelerine rağmen, çok ustaca bir savaş stratejisi ve yedek güçleriyle, ABD-İsrail saldırılarını, karşı saldırılarla, önemli oranda yıpransa da geri püskürttüler.

Savaş uzadıkça, başarı yerine başarısızlık ve tıkanma yaşandıkça, ABD ve Pentagon’da görevden almalar ve çözülmeler başladı. Bu süreçte 4 bakan, Genel Kurmay Başkanı, Deniz Kuvvetleri Başkanı ve bazı generaller görevden alındı. Yani, ABD savaş yönetim kademesinde çok önemli bir sarsıntının yaşandığını ve bunu savaşın önemli sonuçlarından biri olarak ifade etmeliyiz. Yine İran strateji ve taktikleri karşısında çıkmaza girip sonuç alınamayınca yapılan tüm çağrılara, hatta tehditlere rağmen, AB ve NATO güçleri çerçevesinde hiçbir gücün veya devletin bu saldırgan ikilinin yanında yer almadığını, adeta izole oldukları ve yalnız kaldıklarını da savaşın önemli sonuçlarından biri olarak görmek durumundayız. Bu durum AB emperyalist bloğu içinde önemli bir kırılmayı da koşullamıştır. Ekonomik-askeri-politik çıkarların yarattığı bu yarılma, önemli ayrışmaları tetiklemektedir. ABD’nin NATO zirvesindeki hedefleri arasında bu fay hatlarında biriken gazı boşaltma olacaktır.

Savaşın İran Açısından Mahiyetine Dair

İran, tarihsel ve toplumsal dokusuyla bölgenin yüzyıllar boyu yerleşik ve köklü bir “medeniyeti” olduğu tartışmasızdır. Devlet egemenliği geleneğinin Rusya ve Çin ile kurduğu tarihsel-güncel bağlarla, ABD açısından kolay yutulur lokma olmadığı açıktır. Faşist Molla rejimi, işçi ve emekçilere, kadınlara, ezilen ulus ve azınlıklara, farklı inanç kesimlerine uyguladığı zulüm boyutu ile derin toplumsal-sınıfsal çelişkiler niteliğiyle önemli stratejik zayıflıkları olsa da devrimci-komünist mücadelenin zayıflığından kaynaklı ayakta kalabilmekte ve Rusya-Çin desteğiyle bölgesel denklemlerde yer alabilmektedir. Ki savaş süreciyle birlikte, ayakta olan toplumsal muhalefetin çekilmesi, Molla rejimine karşı duyulan öfkenin zayıflığı değil, İran halkında keskin olan ABD karşıtlığının sonucudur. Bu ayrı bir analiz konusu…

Gerici güçler dalaşının keskin fay hatlarında cereyan eden bu savaşta, İran’ın bölgedeki jeopolitik hakimiyet alanlarını koruması, bölgedeki askeri vekalet güçlerini kaybetmemesi (Hizbullah ve Haşti Şabi gibi) ve özellikle enerji kaynaklarında yaptığı hamlelerle, dünya ekonomisini sarsıcı etkilemesi, ABD karşısındaki pazarlık gücünü arttırmıştır. Ve bugün süren “müzakerelerde”, esasta bu avantajlarını kullanmaktadır. Bu avantajlar, Rusya ve Çin’in pozisyon alışıyla ABD’yi zorlayan bir denklemde durmaktadır. Buna karşın, İran bazı tavizlerle “müzakereler” sürecini uzatmak istemekte, savaşın yıkıcı sonuçlarından yeni çıktığı koşulda, bölgesel bazı koşulları lehine çeviremediği düzlemde, yeniden bir savaş halinden kaçınmaktadır. Ama “tavizler” ve “niyetler” savaşı tayin etmiyor. Çelişkiler savaşın tayin edici dinamiğidir. Emperyalist bloklar ve tahakkümündeki bölgesel güç konumlanışı, çelişki ve dalaş, hazır olan bir gücün karşı gücün hazırsız anında savaşı yeniden başlatması muhtemeldir. Bundan dolayı, İran iç cephesini savaşa göre tahkim ediyor, bölgesel süreçleri buna uygun planlıyor. “Müzakereler” sadece bu sürecin işletilmesi “hukuku” rolü görmektedir.

“TC” İktidarı, Bu Savaştan da Vazife Çıkarmak, Fırsat Kollamak Hesabındadır!

“TC” iktidarı, ABD- İsrail – İran savaşında, İran sonrası Ortadoğu’ya oynadı. “Arabulucu” adı altında yürüttükleri siyasetin temeli, bölgede ekonomik-jeopolitik pay kapma ve Kürt ulusu açısından doğacak bazı fırsatları kendi hegemonyasında etkisiz kılma. Özellikle Öcalan ile başlatılan “demokratikleşme” beklentisiyle Rojava’da elde ettikleri sonucu, Güney ve Rojhilat’a yayma amacıyla, olası İran kırılmasında, sınır dışı işgalle “tampon bölge” oluşturma iştahı “Milli Güvenlik Toplantısının” gündemiydi.

AKP-MHP iktidarının devlet aklıyla başlattıkları “Terörsüz Türkiye” veya “Çözüm Süreci” denen tasfiyeci hamleyle iç cepheyi tahkim etmeye çalışırken, Suriye, Irak ve Körfez hattında İran gerilemesi veya büyük yenilgi alarak parçalanmasıyla doğan boşluğu dolduracak yeni bir Türk-Kürt-Arap ekseni kurmak için yönelim ve hazırlıklar içindeydi. Erdoğan’ın bu süreçte her konuşmasında Türk-Kürt ve Arap kardeşliği vurgusu bu planın şifresiydi.

İç cephede “Çözüm Süreci” ve direk “TC”nin dahliyle Rojava’da sağlanan “entegrasyon”, KDP üzerinden bölgesel Türk-Kürt-Arap Sünni bloğu oluşturma projesi, İran sonrası doğacak boşlukta Türk devletinin Ortadoğu’da jeopolitik manevralarının temel eksenini oluşturuyordu. Zaten İran ezelden beri Türk devletinin bölgede siyasi, ekonomik, dini- mezhepsel olarak rekabet ettiği en önemli bölgesel bir güçtü. Bir de Türk devletinin bu savaş sürecinde en stratejik ve hassas noktası Kürtlerin hiçbir yerde statü kazanmama siyaseti, yani “Kürt anasını görmesin” üzerine kurulan inkâr ve imhaya dayalı siyasettir.

Özet Olarak:

Dünyada ve Ortadoğu’da emperyalist saldırganlıkla, savaş ve çatışmalar tırmanırken, bu savaş ve çatışmalar dünya proletaryasına, ezilen sömürülen dünya halklarına daha yoğun- acımasız sömürü, açlık ve yoksulluk olarak geri dönüyor. Akaryakıt ve enerji fiyatlarının yükselmesi iğneden ipliğe yansıyarak sömürüyü, yoksulluğu ve açlığı küresel boyutta daha da çekilmez kılıyor ve derinleştiriyor. Küresel askeri harcamalar her yıl üst üste artış göstererek 2,9 trilyon dolara yükseldi. Yani halklardan, ezilen tüm emekçilerden gasp edilen, sakınılan paralar silahlanmaya yatırılıyor. Böylece silah tekellerinden, yapay zekâ devlerine ve bankalara, emperyalist sermeye hanesine trilyonlarca dolar kâr yazıyor. Emperyalist-kapitalist sistem var olduğu ve ayakta kaldığı müddetçe bu zalimlik devam edecek. İşçiler emekçiler ve ezilen tüm dünya insanlığı için tek seçenek; sömürüsüz-sınıfsız- sınırsız ve özgür bir dünya yaratmaktır. Dünya buna gebe. Ayrıca biz bu savaşta Başkan Mao’nun stratejik söylemiyle “emperyalistlerin kâğıttan bir kaplan” olduğunu bir kere daha gördük! Bugün dünyaya hâkim olanlar, enternasyonal proletarya ve ezilen dünya halklarının örgütlülüğü- direnişi ve mücadelesi karşısında yenilmez değildir.

Kaynak/Halkın Günlüğü



Haziran 2026
PSÇPCCP
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
2930 

More in Editörün Seçtikleri