
Son elli yılda devrimci hareketlerden bağımsız bir şekilde gelişen başlıca toplumsal muhalefet akımları; Feminist Hareket, LGBTİ Hareketi, Ekoloji Hareketi ve Hayvan Özgürleşme Hareketi olarak sıralanabilir. Bunlardan ilk üçü ile Sosyalistlerin ilişkilenmesi düne göre çok daha ileri bir noktadayken Hayvan Özgürleşme Hareketi konusunda hor görme, küçük burjuva eğlencesi algısı hala büyük oranda hakimdir. Buna benzer yaklaşımlar yakın geçmişte Feminist, Ekoloji ve LGBTİ hareketleri konusunda da uzun bir süre hakim olmuştu. Fakat büyük oranda anlaşılmıştır ki bu hareketler sosyalist hareketten bağımsız nasıl eksik kalmaktaysalar, sosyalist harekette bu toplumsal muhalefet kesimlerine gözlerini kapadığında eksik kalmaktadır. HES ve Maden şirketlerine karşı direnişler, 25 Kasım Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü ve Onur Yürüyüşlerinde en ortodoks sosyalist örgütleri bile bugün çok daha aktif görebilmekteyiz. ’Kadın sorunu devrim sorunudur, Devrim olunca çözülür’ vb yüzeysel ve ertelemeci bakış açısından Özerk-Bağımsız Devrimci Kadın Örgütlenmelerine, ’Eşcinsellik,yozluk sapıklıktır’ burjuva ahlakçı anlayıştan cinsel eğilimlere saygı duyulması gerektiği noktasına pek çok çatışma ve ayrışma ile vardık. Elbette hala almamız gereken uzun bir yol var fakat bu akımlarla ilişkilenmede buz kırıldı ve yol açıldı.
Hayvan özgürleşme hareketi konusunda bu tıkanıklığın temelinde ise Marksizm’i salt insan merkezli bir ideoloji olarak eksik ele almanın yarattığı tahribat yadsınamaz. Marksizm’i, insan eylemiyle tüm canlı dünyayı özgürleştirme amacını içeren bir felsefe olarak tanımlamak mümkün. Komünizm tasavvuru insan arası çelişkiyi geride bırakırken, insan ile doğa arasındaki çelişkiyi, insan ile diğer canlılar arasındaki çelişkiyi tahribat yaratmadan çözme, insan ve canlı yaşamına ideal hale getirme kavrayışıyla nitelenir. İnsanın yabanıl doğaya egemenliğini, onu tahrip etme zemininde değil, insanla doğa/canlılar uyumu temelinde verimli hale getirme içeriğiyle açıklar. İnsan merkezli yaklaşım/anlayış, diğer canlı dünya ve türlerini köhneleştiren değil, bütünlüklü özgürleşme kavrayışıyla doğrudur. Kaba biçimdeki insan merkezcilik doğayı ve tüm canlıları insanın emrine sunulmuş nesneler olarak gören türcü ve özel mülkiyetçi ideolojinin tipik dışavurumudur. Marks erken dönem yazıtlarından Yahudi Sorunu eserinde bu konuyu : “Tüm yaratıklar mülkiyete dönüştürülmüş, sudaki balıklar, havadaki kuşlar, yerdeki bitkiler… – yaratıklar da özgürleşmek zorunda.” ifade ederken, insan özgürleşmesinin hayvan özgürleşmesinden bağımsız olamayacağına o günden işaret etmekteydi.
Günümüze kadar kırıntıları ulaşan köleci dönem boyunca köle sahiplerinin temel savunusu kölelerin insan olmadığı ve özgür insanlardan farklı bir ahlak anlayışıyla ele alınmaları gerektiğiydi. İnsanın nesneleşmesinin en vahşice yaşandığı bu dönemde köleler: barbar, kafir, alt ırk, konuşan hayvan vb nitelemelerle bir kişilik ve benlikten yoksun acı ve haz duyguları olmayan canlılar olarak tanımlandı. Köle sahiplerinin bakış açısı bugün hakim sınıfların o insan-doğa-hayvan ilişkisinde benzer biçimce devam etmektedir.
Arkeolojik bulgular insanın 6 milyon yıldır devam eden evrimini oldukça detaylı sınıflandırırken bunun son 200 (Homo Sapiens) bin yıla denk düşen kısmı dışında ağırlıklı olarak toplayıcılık ve kısmen avcılığa dayalı bir ekonomiye sahip olduğunu ortaya koymaktadırlar. Ateşi ve ellerini daha etkin kullanma becerisine sahip Homo Sapiensle birlikte avlanma ve et tüketimi de büyük oranda artmıştı. Elbette bu dönem bugün olduğu gibi mevcut eko-sistemi bozmaktan uzak doğadaki tüm diğer hayvanlar gibi yaşamda kalma temelindeydi. Ayakları üzerinde dikilme, ellerin serbest kullanımı ve karmaşık aletler yapımı zihinsel gelişimin lokomotifi olmuştur. İnsanın zihinsel gelişimi (Pişirmeden sindirme yetisine bile sahip olmadığı) et tüketimine bağlayan irrasyonel yaklaşım bu gelişmenin neden daha güçlü etoburlarda (Ayı,Kurt,Aslan) hayat bulmadığını nedense açıklayamamaktadır. Engels 1858 yılında Marks’a yazdığı bir mektupta: ‘Şu kadarı kesin; karşılaştırmalı fizyoloji,insani idealistçe yüceltilerek diğer hayvanların üzerine konmasına karşısında,kişiye güven kırıcı bir aşağılık duygusu veriyor.Kişi attığı her adımda insanın yapısının diğer memelilerle büyük ölçüde aynı olduğu gerçeğine tosluyor ve temel özellikleri bakımından bu aynılığın [benzerliğin] tüm omurgalılara ve hatta -daha belirsiz olmakla birlikte böceklere,kabuklulara,solucanlara vs. kadar uzandığını görüyor.Nicel diziler içindeki nitel sıçramalar biçimindeki Hegelci yaklaşım da burada çok iyi duruyor.” derken insan ile hayvan arasındaki farkın bir nicelikten öte olmadığını açıklıkla ifade ediyordu. İnsanlık tarihinin ve doğanın bilimsel inceleme metodu olan diyalektik materyalizmin burjuva ideolojisinden farklı olarak evrimsel gelişim ya da tanrısal yetki ile insana bir dominantlık payesi biçmesi elbette düşünülemezdi.
Kapitalizmin doymak bilmez kar hırsı gezegeni sonsuz ve ücretsiz bir hammadde kaynağı olarak gören anlayışının bugün vardığı nokta tüm insanlığın geleceğini tehdit eder boyuttadır.Bugün insanlık et tüketimine bir gereklilik olarak sahip olmamasına tarımsal ve endüstriyel üretimle tüm gereksinimlerini karşılayabilmesine karşın devasa et endüstrisi hayvan yemi üretmek için ormanları kesmekte,hayvan çiftlikleri sera etkisi yaratan ve küresel ısınma iklim değişikliğine yol açan gazların %20’ni atmosfere salmaktadır. Elbette bu işin sadece tek boyutudur.Meselenin bir boyutu bu dev endüstriye karşı olmaksa diğer önemli yönüde ahlaki düzlemde türcülükle çatışma iradesini ortaya koyabilmektedir.Kapitalist sistem her yıl 40-60 milyar civarında hayvanı kar için katletmekte bunları tüketmemiz gerektiği gibi bir algı yaratmakta meselesinin ahlaki yönünü ise hayvanların ‘haz ve acı algılarının ya da gelecek imgelerinin bulunmadığı,düşünme yetisine sahip olmadıkları vb vb’ argümanlarla açıklamaktadır. Korku, sevilme istediği, yavruları ile koruma temelinde bağ kurma,acıdan sakınma hazza yönelme vb pek çok benzerliğimiz bulunan hayvanlar için Engels Doğanın Diyalektiği eserinde insan ve hayvan bilişsel faaliyetleri için : ‘Bütün anlık faaliyetimiz hayvanlarla ortaktır: tümevarım, tümdengelim, ve dolayısıyla da soyutlama bilinmeyen nesnelerin tahlili (bir fındığın kırılması bile tahlilin başlangıcıdır), sentez ve her ikisinin birleştirilmesi olarak deney (yeni engeller karşısında ve yabancı durumlarda) . Bütün bu işlem biçimleri -dolayısıyla sıradan mantığın kabul ettiği bütün bilimsel inceleme araçları- özlerinde, insanlarda ve gelişmiş hayvanlarda tamamen aynıdır. Ancak derece (her olaydaki yöntemin gelişme derecesi) bakımından farklıdırlar. Yöntemin temel özellikleri aynıdır, insanda ve hayvanda, her ikisi de yalnızca bu ilkel yöntemlerle çalıştıkları ve yetindikleri sürece, aynı sonuçlara götürürler.’ diye yazmaktaydı.
Spor (boğa güreşleri, köpek dövüşleri vb.), hayvanlar üzerinde bilimsel deneyler, giyim (deri, kürk), eğlence (sirk, yunus parkları), Yaban hayvanlarının avlanması, güzellik (hayvan yağları vb. yapılan kremler) gerçekten bir gereklilik midir? Son dönemde ülkemizde yaban hayvanlarının avlanması için yapılan pek çok ihale geniş kesimlerin tepkisi sonrası iptal edilirken, kapitalizmin ‘Gülümseyen yüzü’ Yeni Zelanda 2015’de çıkardığı yasayla kozmetik amaçlı tüm hayvan deneylerini yasaklamasının ardından hayvanları insanlar gibi duygusal canlılar olarak tanımladı. Bunlar elbetteki oldukça lokal ve genel olarak işin özüne dokunmadan çatlakları sıva ile doldurarak kapatan politikalar. Burada bizleri ilgilendiren dipten gelen bu basıncın doğru şekilde ele alınması ve bir sistematiğe kavuşturulmasıdır.
Devrimci hareket içinde yer alan geniş bir kesim için türcülük ve salt insan merkezli bakış açısının çatırdamasında bilişsel düzeyse bir değişimden söz etmek mümkündür. Fakat bu değişim pratikten oldukça uzak ‘aslında söyledikleriniz doğru ama ben kendimde böylesi bir değişimin gücünü göremiyorum’ düzeyinde kalmaktadır. Bunda Devrimci-Komünist hareketin Hayvan Özgürleşmesi,Vegan ve Vejetaryen yaşam tarzının politik çözümlemesi konularındaki muğlaklığının etkisi yadsınamaz. On bin yıldan uzun bir geçmişe sahip özel mülkiyet ilişkilerini temelden değiştirme elbette salt bir ekonomik yapı değişikliği ile sınırlı olmayacaktır. Marks 1844 El Yazmalarında Komünizmi ‘“… Komünizm, insanın kendisine yabancılaşması olarak özel mülkiyetin olumlu aşılması ve dolayısıyla insani özün insan tarafından ve insan için gerçekten sahiplenilmesidir. Komünizm, bu nedenle, insanın toplumsal (yani insani) bir varlık olarak kendisine eksiksiz geri dönüşüdür.
Bu kendine geri dönüş, bilinçle yerine getirilir ve önceki gelişmelerin bütün zenginliğini kucaklar.Bu komünizm, tam gelişmiş doğalcılık olarak hümanizme eşittir, tam gelişmiş hümanizm olarak doğalcılığa eşittir.Bu komünizm, insan ile doğa, insan ile insan arasındaki çatışmanın sahici çözümüdür.Varlık ile öz, nesneleşme ile kendi kendini teyit etme, özgürlük ile zorunluluk, birey ile insan türü arasındaki çekişmenin gerçek çözümüdür.Komünizm, tarih muammasının çözümüdür ve kendisinin bu çözüm olduğunu bilir” olarak tanımlar. Peki yarının nüvesi iddiasındaki bizler bu konunun neresinde duruyoruz? Tarihin lokomotif gücü sınıf mücadelesinin esas ve tali sorunlar düzleminde konumlanması elbette yadsınamaz ama bu konuda taraf olma ve bir tavır ortaya koyma komünizm iddiası taşıyan her yapı için yarının değil bugünün sorunudur.









