Connect with us

Analiz

Gülistanlara Kabristan Olan Bir Coğrafya, Adalet ve Yerli Epstein Ağları

Neredeyse her metrekaresinde “faili meçhul” cinayetlere, zorla kaybedilmelere ve cezasızlığa tanıklık etmiş bir coğrafyadan yükselen adalet çığlıklarını nasıl anlamlandırmalı? Adalet nedir; kim(ler)den ve hangi siyasal iradeden talep edilir?

yazı emre erdal

Yaralı bir ailenin adalet arayışı uğrundaki emsal direnişi, başta Dersim Kadın Platformu olmak üzere kadın örgütlerinin ve duyarlı kamuoyunun ısrarlı baskısı gibi etkenler, egemen güç odakları arasındaki bitimsiz iç kavgaların yarattığı çatlaklarla birleşince, bir kadın cinayetinin anatomik kronolojisini gözler önüne serildi.

Munzur Üniversitesi öğrencilerinden Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020’de KYK yurduna dönmemesi ve yakınlarının 6 Ocak’ta kayıp başvurusunda bulunmasıyla başladı her şey. “Kayıp” ya da “intihar” gibi argümanlar üzerine kurulan resmî anlatının çöktüğü resmen ilan edilmeden çok önce, Dersim halkı ve onun bilinçli, duyarlı kesimleri bunun bir cinayet olduğunu; valinin yönetimindeki medyatik “arama” operasyonlarının ise arsızca sahnelenmiş bir mizansenden ibaret kaldığını biliyor, en azından seziyordu. Nitekim 7 Nisan 2020’de, Gülistan Doku’nun arandığı baraj gölünde tesadüfen, 11 Mart 2020’de Dersim’in Hozat ilçesindeki evinden ayrıldıktan sonra “kaybolan” Esma Kılıçarslan’ın cesedinin bulunması, halkın bu sezgisini çarpıcı biçimde doğruladı.

Yöre halkının tarihsel-toplumsal hafızası, maruz kaldığı bütün tahribat ve travmalara rağmen, bu tür cinayetleri ayak izlerinden tanıyacak denli güçlüydü; ardındaki müşterek faillik düzeneklerini, yaşanmış acıların ve kolektif sağduyunun yardımıyla görebiliyordu. Ancak karşılarında, bütün araçlarıyla tahkim edilmiş bir devlet iktidarı vardı. Makamın ve paranın gücü, yasal ve yasadışı zor ağları, satın alınmış işbirlikçiler, şantaj, saptırma ve örtbas mekanizmaları eşgüdüm içinde işliyordu. Dünyanın başka yerlerinde görülen örgütlü suç ve koruma ağlarının yerel bir versiyonu burada da devredeydi. Jeffrey Epstein örneğinde küresel ölçekte görünür hale gelen örgütlü kötülük ağları, bu coğrafyada yerel aktörler eliyle yeniden üretiliyordu.

Süreğen Bir Örtbas Söylemi: “İntihar”

Resmî anlatıdaki “intihar” vakalarının bütünlüklü çerçevesine bakmadan önce, son yedi yıl içinde yaşanan ve çoğunluğu 20’li yaşlardaki kadınlara ait kimi “şüpheli” ölümleri hatırlamakta yarar var:

Nadira Kadirova (23) — 23 Eylül 2019: Ankara’da eski AKP milletvekili Şirin Ünal’ın evinde ateşli silahla vurulmuş halde cansız bedeni bulundu. ‘İntihar etti’ denildi ve dosyada birçok çelişki vardı ama her nedense takipsizlik kararı verildi. Resmî kayıtlara “intihar” olarak geçti; ancak ailesi ve kamuoyu bu anlatıya hiç inanmadı, şüpheli bir ölüm olduğunu savundu.

Gülistan Doku (21) — 5 Ocak 2020: Munzur Üniversitesi öğrencisi olan Gülistan Doku, kaldığı yurda dönmeyince kayıp olarak kayda geçti. Ailesi 6 Ocak 2020’de kayıp başvurusunda bulundu. Resmî makamlar, özellikle Dinar Köprüsü civarındaki güvenlik kamerası görüntülerine dayanarak Uzunçayır Baraj Gölü’ne atlamış olabileceğini ileri sürdü ve olay kısa sürede “intihar” ihtimali üzerinden değerlendirildi.

Esma Kılıçarslan (27) — 11 Mart 2020: Hozat’taki evinden ayrıldıktan sonra kendisinden haber alınamadı. 7 Nisan 2020’de, Gülistan Doku soruşturması kapsamında Uzunçayır Baraj Gölü’nde yapılan aramalarda cesedine tesadüfen ulaşıldı. Ölüm nedeni resmî olarak açıklığa kavuşturulmadı; olay kamuoyunda şüpheli kadın ölümü olarak kaldı.

Aleyna Çakır (21) — 3 Haziran 2020: Evinde ölü bulundu. Resmî kayıtlara “intihar” olarak geçti; ancak darp izleri nedeniyle olay şüpheli kadın ölümü olarak gündemde kaldı.

İpek Er (18) — 18 Ağustos 2021: Uzman Çavuş Musa Orhan’ın cinsel saldırısına maruz kaldıktan sonra intihar girişiminde bulundu ve tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Ölümü, “intihara sürüklenme” bağlamında tartışıldı.

Rojin Kabaiş (21) — 15 Ekim 2024: Van’da kaybolduktan sonra cesedi bulundu. Ölüm nedeni resmî olarak netleştirilmedi; ailesi ve kamuoyu olayın şüpheli ölüm ya da olası cinayet olduğunu dile getirdi.

Yeldana Kaharman (30) — 9 Mayıs 2025: Ölümü resmî açıklamalarda “intihar” olarak değerlendirildi; ancak kamuoyunda şüpheli ölüm olarak yer etti.

İlayda Zorlu (18) — 17 Nisan 2026: Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencisi olan İlayda Zorlu, ailesinin Hatay’daki evinde, polis olan babasına ait silahla vurulmuş halde bulundu. Yakın arkadaşları ve kamuoyunun önemli bir kesimi, olayın şüpheli ölüm olduğunu savundu.

***

Tarih boyunca devletler ve himayelerindeki yarı-sivil güç odakları doğrudan öldürme eylemlerini gizlemek, kamuoyu baskısını ve siyasi sorumluluğu bertaraf etmek için farklı hedef şaşırtma teknikleri ve anlatılar kullanmıştır. “İntihar” bunlardan biridir.

Her intihar doğrudan cinayet değildir, kuşkusuz. Ancak hemen her intiharın arka planında işsizlik, yoksulluk, borç baskısı, yıkıcı bir gelecek endişesi, sınıfsal dışlanma, dayanışma ağlarının zayıflaması, ayrımcılık, toplumsal izolasyon ve yalnızlaşma gibi kişiyi kırılganlaştıran sosyoekonomik nedenler zinciri vardır. Kadın intiharlarının arka planında ise cinsel şiddet, aile içi baskı, savaş ortamı, cezasızlık ve eğitim, ahlak ya da gelenek maskesi altında işleyen erkek egemen denetim gibi çok katmanlı ölümcül nedenler bulunmaktadır.

Bütün bu yapısal nedenleri görmezden gelerek intiharı yalnızca bireysel bunalım, bir “tercih” ya da “ferdi bir trajedi” olarak algılayan her çarpık yaklaşım; iktidar ilişkilerinin yaşam üzerindeki baskısını, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve derin sınıfsal yarılmaların ürettiği sistemik nedenleri görünmez kılmaktadır…

Doğrudan eril şiddet ve politik nedenlere bağlı biçimde; polis ve jandarma karakollarında, işkence merkezlerinde ve hapishanelerde yaşanan kadın ve erkek “intihar”larının trajik bilançosu ise başlı başına ayrı bir yazı konusudur.

Bu alt başlık bağlamında şimdilik şu kadarını söylemek yeterli olacaktır: Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ile Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) gibi kurumların yıllık raporlarına kabaca göz atmak bile, her yıl yaklaşık 800 bin insanın ölümüyle sonuçlanan “intihar” vakalarının nasıl büyük bir uygarlık krizine ve toplumsal trajediye işaret ettiğini anlamaya yeter…

Adalet ve Devlet

Neredeyse her metrekaresinde “faili meçhul” cinayetlere, zorla kaybedilmelere ve cezasızlığa tanıklık etmiş bir coğrafyadan yükselen adalet çığlıklarını nasıl anlamlandırmalı? Adalet nedir; kim(ler)den ve hangi siyasal iradeden talep edilir?

Saraylardan dağıtıldığı varsayılan adalet, gerçekte hangi egemen güçlerin lehine işler? Hangi yapısal eşitsizlikleri, ezme-ezilme ilişkilerini görünmez kılar ve hangi tarihsel adaletsizlikleri meşrulaştırır ya da üstünü örter?

Ve nihayet, hikmetinden, adaletinden ve “baba”lık misyonundan sual olunmayan devlet fikri ve olgusu neyi güvence altına alır? Toplumsal adaleti mi; yoksa derin sınıfsal yarılmaların yol açtığı yıkımı görünmez kılarak mevcut güç dengelerini ve iktidar ilişkilerini korumayı mı?

Çoğu zaman değişmez bir hakikat gibi sunulan adalet, sınıflı uygarlıklar tarihinin en eski ve en tartışmalı kavramlarından biridir. Zira “adalet” yalnızca hukuki bir kurallar toplamı değil; aynı zamanda ahlaki, etik, sosyoekonomik, siyasal ve ideolojik bir düşünce, norm ve değerler bütünüdür. Bu nedenle adalet kavramını yalnızca tekil veya hukuki alanla sınırlı değil, tarihselliği ve çok katmanlı yapısıyla göz önünde bulundurmak gerekir. Adaletin ne olduğu sorusu, özünde şu sorularla doğrudan ilişkilidir: Hangi güç ilişkileri içinde oluşup işleyen adalet? Ne için, kimin için ve nasıl adalet?

“Adalet, hakların ve sorumlulukların meşru ve hakkaniyetli biçimde dağıtılmasıdır” ya da “adalet, bireyler ve toplum arasındaki ilişkilerde dengeyi, hakkaniyeti ve meşruiyeti sağlamayı amaçlayan etik ve toplumsal ilkedir” minvalindeki elastik, muğlak tanımlamalar olgusal gerçeğe uysaydı eğer, Gülistan Doku’nun annesinin ve daha nice başka annelerin yıllar yılı dinmeyen yaralı çığlıkları devletin zırhlı duvarlarından geri dönmezdi. Öyle olsaydı eğer,aynı mahkemeye çıkan ama aynı savunma imkânlarına sahip olman yoksul ile zengin, fail ile mağdur fark ortadan kalkardı.

Egemen güçler adaleti devlet eliyle kendi kendi saltanatlarına “meşruiyet” kılıfı giydirmek ve söz konusu egemenliği yeniden ve yeniden üretmek için kullanır. Bunun için mülkiyet “adalet” adına korunur, ezilen sınıf ve halk katmanlarının meşru isyanları “adalet” adına bastırılır, yağma ve yayılma savaşları “adalet” adına meşrulaştırılır.

Yasalar karşısında herkesin eşit olduğunu söyleyen biçimsel devlet adalet ile gerçek/maddi adalet, kasabın adaletiyle kurbanın adaleti arasındaki alan, kıyasıya bir mücadele alanıdır.

***

Çoğu zaman değişmez ve evrensel bir hakikat gibi sunulan adalet, sınıflı uygarlıklar tarihinin en eski ve en tartışmalı kavramlarından biridir. Çünkü adalet, yalnızca hukuki kurallar bütününden ibaret değildir; aynı zamanda ahlaki, etik, sosyoekonomik, siyasal ve ideolojik boyutlar taşıyan çok katmanlı bir normlar ve değerler sistemidir. Bu nedenle adalet kavramını yalnızca hukuk alanıyla sınırlı değil, tarihsel bağlamı ve çok boyutlu yapısı içinde ele almak gerekir.

Adaletin ne olduğu sorusu özünde şu sorularla doğrudan bağlantılıdır: Hangi güç ilişkileri içinde işleyen bir adalet? Ne için, kimin için ve nasıl bir adalet?

“Adalet, hakların ve sorumlulukların meşru ve hakkaniyetli biçimde dağıtılmasıdır” ya da “adalet, bireyler ile toplum arasındaki ilişkilerde dengeyi, hakkaniyeti ve meşruiyeti sağlamayı amaçlayan etik ve toplumsal bir ilkedir” biçimindeki elastik ve muğlak tanımlamalar, eğer olgusal gerçeklikle örtüşüyor olsaydı, Gülistan Doku’nun annesinin ve daha nice annenin yıllardır dinmeyen çığlıkları devletin zırhlı duvarlarından geri dönmezdi. Aynı mahkemede yargılanan yoksul ile zengin, fail ile mağdur arasındaki savunma imkânı eşitsizliği bu denli derin olmazdı…

Gerçekte egemen güçler, adalet mekanizmasını kontrollerindeki devlet eliyle kendi egemenliklerine meşruiyet kazandırmak ve bu egemenliği yeniden üretmek için kullanırlar. Bu nedenle mülkiyet, “adalet” adına korunur; ezilen sınıfların ve halk kesimlerinin meşru direnişleri “adalet” adına bastırılır; yağma ve yayılma savaşları yine “adalet” adına meşrulaştırılır.

Yasalar önünde herkesin eşit olduğu iddiasına dayanan biçimsel devlet adaleti ile gerçek ya da maddi adalet arasındaki alan, aslında kesintisiz bir mücadele alanıdır. Bu, bir bakıma kasabın adaleti ile kurbanın adaleti arasındaki kıyasıya mücadeledir.

Devlet, adalet ve açık ya da örtük egemenlik ilişkileri arasındaki bu çıplak gerçekliği görünmez kılan her türlü liberal ya da safdil yaklaşım ise, bilerek ya da bilmeyerek, halkın savunmasız bırakılmasına ve

Bu alanın çıplak, acımasız olgusal gerçekliğini bulandıran ter türlü liberal ve safdil yaklaşım ise, bilerek ya da bilmeyerek, rıza üretimi yoluyla halkın savunmasız bırakılmasına ve müşterek faillik mekanizmalarının meşruiyet kazanmasına, katkıda bulunur, zemin hazırlar.

Şurada kişilikli, hatta “süpermen” bir başsavcının, burada kahraman bir yargıcın ya da iyi niyetli bir mülki amirin varlığı, adalet mekanizmasının egemenlik ilişkileri içindeki yapısal adaletsizlik niteliğini değiştirmez…

Son Söz Yerine

Devlet eliyle koruma zırhına büründürülmüş, nesilden nesile aktarılan siyasal-kültürel bir miras üzerinden; tekçi, ırkçı-milliyetçi, eril/cinsiyetçi, güce ve paraya tapan maganda sürülerini üreten nedenler bütünü derinlemesine sorgulanmadan, bu döngüsel tekrarların dışına çıkmak mümkün değildir.

Küresel ve yerel ölçekte yeniden ve yeniden üretilen Epstein ağlarını mümkün kılan tarihsel-toplumsal zemine ve bu zemin üzerinde yükselen ilişkiler bütününe, her defasında ve tekrar pahasına işaret etmek gerekir; moda düşkünü ve şekilci liberal çevrelerin hoşuna gitmese bile… Çünkü on bin yıldır farklı biçimler altında tekrar eden eşitsizlik, adaletsizlik, şiddet ve cinayet nizamına karşı; eşitlik, gerçek adalet ve özgürlük gibi evrensel nitelikli stratejik değerleri yaratıcı ve etkili bir dille yeniden dillendirmenin ne gibi mahsuru olabilir? Elbette bunu yaparken, en küçük bir hak kazanımının ve bu uğurda yürütülen mücadele birikiminin önemini hiçbir surette küçümsemeden…

Yerli ya da yabancı Epstein çetelerini yalnızca “kapitalizmin zehirli yan ürünleri” olarak görmek ciddi bir yanılsamadır. Çünkü yasal ve yasadışı çeteleri, “meşru” ve gayrimeşru barbarlık biçimlerini daimi biçimde üreten kapitalist mülkiyet uygarlığının, yalnızca zenginlik kaynaklarını değil, ezilen sınıflara mensup kadınların bedenlerini de yağmalıyor olmasında şaşılacak bir yan yoktur.

Asıl şaşırtıcı olan, her biri bir suç makinesi gibi işleyen yerel ve küresel kapitalist-emperyalist devletlerin ve onların korumasındaki müesses nizamın adalet mekanizmalarına ilişkin liberal ve naif beklentilerin hâlâ geniş bir kabul görüyor olmasıdır…



Nisan 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930 

More in Analiz