
İktidarı hedefleyen devrim yürüyüşü, genel olarak her yerde hakim sınıflara karşı, benzer türden hazırlıklarla yol alsa da, tek tek ülkelerde kendine özgün, somut duruma denk düşen bir mücadele biçimiyle yoluna devam eder. Yani o ülkenin kendisine özgün ekonomisinin, siyasetinin, kültürünün, tek veya çoklu ulusluluğunun, dinsel yapısının, varsa sömürgelerinin kısacası tüm somut özellikleri bilinçli olarak hesaba katıp ve mücadele bu somut özellikler dikkate alınarak yürütülmek zorundadır.
Bunun altını çizmemizin nedeni şundandır. Genel olarak düşünüldüğünde, devrimin objektif şartları bugün dünya genelinde mevcuttur. Emperyalistlerin sınır tanımayan sömürü ve talanı, aşırı kar hırsı, aşırı üretim ve lüks tüketim politikaları, işsizlik, pazar paylaşım savaşları, doğanın tahribi vs. vb. emperyalistlerin saldırgan politikaları, onları krizlerden krizlere sürüklenmekten kurtaramamaktadır. Buna karşı dünya halklarının genelde kendiliğindenci bir mücadele seyri izlese de, devrimci, demokratik muhalefetin her gün yeni biçim ve boyutlar kazanarak yükseldiğini görmekteyiz. Durum, devrimin objektif koşullarının mevcudiyetini bizlere göstermektedir.
”Emperyalizm, dünya kapitalizminin üretici güçlerini çok yüksek bir derecede geliştirmiştir. Toplumun sosyalist örgütlenmesi için gerekli olan bütün maddi önkoşullarının yaratılmasını tamamlamıştır.“ (Proleter Devrimin Teorisi / saf. 28 ) derken Lenin yoldaş, tam da bu durumu o süreçte ortaya koymuştur. Gelinen aşamada ise emperyalist sermayenin daha da yoğunlaştığı, tüm dünya ekonomisini kendi politikası doğrultusunda biçimlendirdiği bir süreci yaşamaktayız.
Yani kısacası; mali sermayenin hakimiyeti, tahvil emisyonu, hammadde kaynaklarına yapılan yoğun sermaye ihracı ve mali oligarşinin dünya ekonomisi üzerindeki mutlak hakimiyeti. Doğal olarak bu durum şu sonuçları yaratmaktadır. Emperyalizmin bu dizginsiz azgın sömürü ve talanı karşısında, kitle hareketleri yani ”devrimci bunalımın şiddetlenmesi“ sömürge, yarı- sömürge ülkelerde emperyalizme karşı ezilen dünya halklarının öfkesinin yükselmesi; dünya genelinde işçi sınıfı ve ezilen dünya halkları arasında ki enternasyonal dayanışmanın filizlenmesi kaçınılmaz bir durum olarak gün yüzüne çıkacaktır / çıkmaktadır. Sorunun en açık ve gerçek yanını şöyle ifadelendirmek gerekir;
Evet, dünyayı kan gölüne çeviren emperyalistler de, dünya halkları tarafından kuşatılmaktadırlar. Halkların bu devrimci öfkelerinden kurtulmaları mümkün değildir. Tam da bu noktada biz Türkiye – K. Kürdistan devrimci ve komünistlerine büyük sorumluluk ve görevler düşmektedir. İçinde bulunduğumuz süreci hem doğru kavramak ve hem de devrimci, komünist parti ve örgütler olarak subjektif durumumuzu abartmadan mevcut öznel gücümüzün farkında olarak, hiç bir kurumun tek başına bu karanlık dönemi tersyüz edemeyeceği bilinciyle, devrimin ve halklarımızın çıkarları doğrultusunda taktik bir mücadele birliğinin altını çizmek ortak bir payda da buluşmak istiyoruz. Faşizme karşı mücadele de herkesin böyle bir niyet taşıdığının farkındayız. Ancak bunun ete kemiğe bürünmesi acil bir görev olarak karşımızda durmaktadır.
Sorunun aciliyeti nereden gelmektedir?
Uzun zamandır pek çok devrimci, demokratik kurum ve yapılanmalar ülkedeki yaşanan tüm olumsuzluklara parmak basıyor ve herkes kendince bir kısım çözümler öneriyor. Bizler de her fırsatta sorunu bütün yönleriyle ortaya koymaya, hakim sınıflar arasındaki çelişkileri deşmeye ve hakim sınıfların özellikle bir kanadının ( Millet İttifakı) yükselecek halk muhalefetini boğmak için nasıl çabaladığını anlatmaya, kitleleri bilinçlendirmeye çalışıyoruz. ”Cumhur İttifakı’nın” zaten kitlelerin sokağa çıkmasını engellemek için her türlü faşist zorbalığı uyguladığını anlatmaya gerek yok. Sözde bu faşist uygulamalara karşı olduğunu iddia eden ”Millet İttifakı“ ise sokağa çıkmanın ”tehlikelerini“ basın ve medya yoluyla halka anlatıp, korku ve panik yaratmakta iktidarın suç ortaklığını yapmaktadır. Kurtuluşun kendilerinde, sadece ve sadece sandıkta olduğu propagandasını yapmaktadırlar. Halkın devrimci öfkesinden, iktidardakiler kadar, onlar da korkmaktadırlar. Halk, yüz satır mı, yüz katır mı politikasıyla karşı karşıya bırakılmış durumdadır.
Şimdi durumu bir kez daha kısaca özetleyelim. Özellikle emperyalist sistemin 2008‘den bu yana yaşadığı ekonomik ve siyasal krizin Türkiye – K. Kürdistan‘daki etkisi ekonomik olarak büyük bir yıkımı, siyasi olaraksa yönetememezliği beraberinde getirmiş ve bu krizin acı şerbeti halklarımıza içirilmiş, içirilmeye devam ediliyor. Gelinen noktada, faşizm kendisinden olmayan herkese, ama herkese büyük bir haçlı seferi ilan etmiş durumda. Kendilerinin çıkarttıkları faşist yasalar bile artık yeterli görülmemekte, tek adamın iki dudağı arasındaki her söz yasa olarak kabul edilmektedir.
Parlamento artık maske bile değildir. Bir kenara fırlatılmıştır. Yönetim koltuklarında seçilenler değil, atananlar oturmaktadır. Burjuva anlamda bile olsa, yargının, hukukun ve adaletin esemesi bile okunmamaktadır. TC. tarihinin en yüksek işsizlik dönemi yaşanıyor. Açlık ve sefalet bir avuç hain ve işbirlikçinin dışında bütün topluma hızla yayılıyor. Faşist AKP – MHP iktidarı, işçi sınıfının ve ezilen halkın en sıradan demokratik hakkını dahi yok sayıyor, kitleleri ölümle, işkenceyle ve zindanla sindirmeye çalışıyor. Özellikle bir avuç hain ve işbirlikçi dışında ki Kürt ulusuna yönelik ekonomik, siyasi ve kültürel soykırım politikaları bütün şiddetiyle devam ediyor. Aynı şekilde diğer azınlıklar ve farklı inanç mensupları da bu faşist baskılardan fazlasıyla nasibini alıyor.
Kadına yönelik şiddet, taciz ve tecavüz almış başını gidiyor. Burjuva anlamda da olsa bilimsel eğitimin B’si bile kalmadı. Neredeyse bütün okullar İmam Hatipleştirildi. Başta sendikalar olmak üzere diğer meslek örgütleri işlevsizleştirildi. Ülke ekonomisi bir bataklığın içine sokuldu. Dünyanın en zengin tarım alanlarına sahip bu coğrafyada üç beş emperyalist tekelin çıkarları uğruna tarım neredeyse bitirilecek noktaya getirildi. Emperyalistlere olan borçlanma gırtlağa kadar dayanmış durumda. Halk açlık ve sefalet içinde kıvranırken, saray ve çevresi har vurup harman savurmakta. Zindanlar tıka basa dolu, yetmiyor zindan üstüne zindan inşa ediyorlar.
Doğa görülmemiş derecede tahrip ediliyor, yer altı – yerüstü zenginlikler görülmemiş derecede emperyalistlere peşkeş çekiliyor. Rejim, Ortaçağ karanlığına doğru sürükleniyor. Kısacası, faşist “TC”, tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşıyor ve bunun acısını ne yazık ki ezilen halklarımızdan çıkartılıyor. Bu durumun önüne geçilmezse, halklarımızı beterin beteri beklerken, devrim onlarca yıl daha ötelenmiş olacaktır. Hakim sınıfların muhalefetiyle, iktidarıyla tamı tamına istediği işte budur. CHP‘nin, kitlelerin sokağa inmesini engelleme gayretkeşliğinin başkaca bir açıklaması yoktur. Ne yazık ki örgütlü bir güç olarak kitlelere güven veren bir yapılanmanın olmayışı, kitleleri kırk katır mı, kırk satır mı durumuyla karşı karşıya bırakmıştır. Bu durum yeni bir seçim aldatmacasıyla taçlandırılmak isteniyor.
Hakim sınıflar arasındaki mevcut iki kliğin çıkar çatışmasında kitleler birinin tarafı olma zorunda bırakılmamalı. ”Demokratik cephe“, ”Emek cephesi“, ”Sosyalist cephe“ ne dersek diyelim, ama mutlaka devrimciler olarak halkın ve devrimin çıkarlarını temsil eden ve halka güven verecek olan örgütlü bir gücü yaratmak devrimci sorumluluk ve görevimiz gereğidir. Zaman kaybetmeden, Ortaçağ karanlığına doğru sürüklenişe dur diyecek, halkın demokratik haklarını bir program dahilinde savunacak, açlığın ve yoksulluğun gerçek yaratıcılarının teşhirini yapacak, kadına yönelik taciz ve tecavüzleri, katliamları engelleyecek, KHK’ların demokratik haklarını sahiplenecek, işçi sınıfına yönelik anti – demokratik uygulamaların önüne geçecek, gençliğe umut olacak, zindanların boşalmasını sağlayacak vs. vb. Toplumun tüm sorunlarını gündemine alan bir programla, örgütlü bir güç olarak, ne Cumhur ittifakı ne de millet ittifakı halkın derdine çare değildir. Çare halkın kendi ellerindedir diyerek sahaya çıkmalıdır devrimciler.
Biz komünistler halka karşı bu görev ve sorumluluğumuzun bilinci içerisinde hareket ederken, stratejik yönelimimizi yani sosyalist devrim hedefimizi elbette ki bir kenara itmiş değiliz. Sosyalizm hedefimizi, günün olaylarına uyduran veya bununla sınırlandıran bir siyaseti ve mücadeleyi savunmuyoruz. Aksine, hedefimize yakınlaşmanın taktik bir süreci olarak görüyoruz. Proletarya önderliğindeki halkın iktidar yürüyüşü, öyle ha demeyle mümkün olmayacağına göre, kitlelerin demokratik taleplerini görmemezlikten gelip öteleyemeyiz. Nasıl ki stratejik hedefimizi günlük gelişmelere hapsedemeyeceksek, hedefe ulaşmak için günlük gelişmelere de kayıtsız kalamayız. Çünkü biliyoruz ki nitel değişimler, nicel birikimlerle mümkündür. Kısa, orta ve uzun her mücadele sürecinin ve döneminin kendisine has yolu, yordamı ve müttefikleri olacaktır.
Komünistler bütün bu somut olguları, sınıf mücadelesinin çıkarları dahilinde ele alarak hareket etmek durumundalar. Bugün, mevcut koşulların dayattığı ve kitlelerin acil ihtiyaçları olan demokratik talep öncelikli yakın mücadele süreci içinde sorumluluklarımızı yerine getirmeye çalışırken, aynı zamanda bu savaşımları uzun süreli mücadele çizgimizle bütünleştirmeyi, kitlelere MLM bilinci taşımayı, pratik olarak güven vermeyi asıl hedefimiz olarak algılamak durumundayız. Aksi taktirde reformizm batağına batmaktan kurtulamayız. Görev, küçüğünden büyüğüne kadar her mücadele biçiminde ustalaşmak, ustalaştıkça geleceğe, yani sosyalizme adım adım yaklaşıp ulaşmaktır.
Bugün, devrimin gerçek sahibi ve gücü olan kitleler devrime hazır durumda değillerse, ki öyledir, komünistlerin görevi, kitleleri siyasi olarak aydınlatarak, pratik olarak sıcak mücadelenin ateşinde örgütleyerek, mevcut durumdan kaynaklı devrimci cepheyi genişleterek, orta yolcu güçleri kazanarak aktif bir mücadele sürecini başlatarak halka güven verip, halkla bütünleşmeyi hedefine koymalı ki faşizmi geriletip, devrimin olanaklarını elle tutulur hale getirebilsin.
Elbette ki stratejik hedefimiz sınırsız ve sınıfsız bir dünya yaratmaktır. Bunda zerrece kuşkumuz yok. Ancak, devrim toptancı bir mantığın ürünü olamaz. Yüzlerce, binlerce taktik mücadele biçimlerinin toplamıyla mümkündür. Bugünkü sınıf mücadelesinin bizlere emrettiği taktik mücadele, gemi ağzına almış faşizmin azgın saldırılarının önünde sağlam bir set oluşturup, iktidar yürüyüşümüzün olanaklarını genişletip kitlelere güven vermek ve bu yürüyüşe katmaktır. Lenin yoldaşın şu değerlendirmesi mücadelemiz açısından büyük bir önem taşımaktadır;
”İnsanlık kendi önüne, ancak çözebileceği görevleri koyar, çünkü yakından bakıldığında her zaman görülecektir ki, görevin kendisi, ancak çözümünün maddi koşullarının mevcut olduğu ya da en azından oluşma sürecinde olduğu yerde ortaya çıkar.”
Türkiye – Kuzey Kürdistan‘da ki mevcut koşullar herkesin malumu. Yukarda kısaca özetlemeye de çalıştık. Bunların kısmen de olsa çözümü ise pekala mümkündür. Yeter ki devrimci, demokratik güçler cephesini, sendikalardan meslek odalarına, DKÖ’ lerden devrimci , demokratik örgütlere kadar, faşizmin zorbalığı altında inim inim inleyen tüm kesimleri kucaklayan geniş bir cephe kurulabilsin. Aslında geniş halk kitleleri buna hazır. Eksik olan sözünü ettiğimiz örgütlülüktür. Bu da kendisini halka ve devrime karşı sorumlu hisseden herkesin grup kaygılarından uzak görev ve sorumluluğudur.
Bizler bu sorumluluğumuzun bilincinde olarak, Kitleleri Cumhur ve Millet İttifakı olarak kitleleri ağlarına düşürmek isteyen bu faşist, gerici hakim sınıfların pençelerine düşmelerini önlemek için, ete kemiğe bürünecek devrimci demokratik mücadele hattının örgütlenerek, zaman geçirmeden pratik olarak aktif bir karşı koyuşu örgütlemek adına sahaya inmesi çağrısını yapıyoruz.









