Connect with us

Makale

Ortadoğululaşmadan Beslenmek -1

Savaş ve işgallere rağmen; her sonrasında mutlaka yeni bir arayışa girilerek ve yeni iş birliği ortamı için çaba sarf edilir. Bu ilişki en genelde çıkarı olan çevrelerce talep edilir ve “iş birliği” adına yeni adımlar atılırken, hiçbir şey olmamışçasına bütün acılar unutulur.

Ortadoğu ABD, Batı ve de uluslararası emperyalist güçler için ne önemdeyse; Afrika Kıtası da şüphesiz olarak Fransa, Çin ve diğer birçok ülke içinde aynı ölçü değerinde önem taşımaktadır. Tarihte her iki bölge ülkelerinin ortak benzerliklere sahip olmaları kadar da kendilerine özgü farklılıkların ve de yaşanmışlıkları olmuştur. Bu ülkelerin jeoekonomik ve jeostratejik öneminden kaynaklı olarak ısrarla uluslararası platformda kriz bölgesi olarak tanımlanmış ve iç çatışmalar gündemde kalması sağlanırken (dış müdahalelerle) kesintisiz olarak bir iç istikrarsızlığın yaşandığı yoksulluğa, adaletsizliğe ve hukuksuzluğa terkedilmiş bir coğrafya tanımıdır. Bu konum itibarıyla ve de geçmişten gelen sömürgecilik ilişkisi nedeniyle Ortadoğu ve Kara Afrika’nın tarihsel gerçekliğinde ortak ve istisnasız olarak benzerliğiyle hep öne çıkmıştır. İstikrasızlık, yoksulluk, iç savaş ortamına zorlamak, dış tehdit ve yönetimsizlik ile Ortadoğululaşma gerçeği ile karşı karşıya kalmıştır.

Ancak Ortadoğu’nun bir başka özelliği vardır ki, İsrail devletinin varlığıyla dünya güç dengesinin yönlendirildiği bir keşiş noktası olarak, bu bölgenin genel denklemi üzerinden yol alarak hep ilerlemiştir. Bunun içindir ki, dünyada hiçbir benzerliği olmayan stratejik önemde bir Ortadoğu gerçeği oluşmuştur. Dolayısıyla Ortadoğu ve Kara Afrika’daki en önemli ortak nokta, “istikrar bozucu” ve “dış müdahalelerle” bölge üzerinde egemenliğin sağlanması dayatılmıştır. Ülke yöneticilerinin suç oranındaki payının topluma yansıması ile, egemen güçlerin bundaki ortaklık payı kaçınılmaz ve de belirleyici olmuştur. Ülkelerin sahip oldukları ekonomik potansiyel ve jeostratejik konum diş müdahaleye açıktan bir davetiye önemini taşımıştır. Uluslararası emperyalist güçlerin bu şımarıklığının nedeni, onların geçmişten gelen işgal kalıntıların üzerinde cüret almıştır. Dillerinin yüzlerce yıl sonrasında halen konuşulur olması, bu ülkelerde kültürel ve tarihsel belirsizlikleri bugünde aşamamaları; bu sayede bölge üzerinde yeni bir varoluşu dayatan ve de planlayan emperyalist güçler – her defasında “yeni” müdahaleyi olağan bir ilişki ve de iş birliği yöntemi olarak öne çıkmıştır.  

Egemen güçler tarihin her döneminde birçok ülke üzerinde kurdukları yerleşim planlarıyla anılmışlardır. Hedefte ısrarla neyi nasıl baskılayacağını, sömüreceğini ve kârlı çıkacakları düşüncesi öncelikli olmuştur. Her “başarının” öykü planında bir önceki yaptırımlarla elde edilenlerin yöntemi baz alınarak hükmedilmiştir.        

Bu anlayıştan hareketle, kapitalist dünya sistemin ontolojik gücü öngörülen ‘Ortadoğululaşmadan beslenerek’ ayakta kalmasını sağlamış; bu ısrarla iktisadi, siyasi, askeri ve kültürel baskılarla denetlenme mekanizması olmakla hayat bulmuştur.

Bu anlattıklarımızdan hareketle, bütün ülke işgallerinde bir model benzerliği olmuştur. Neden mi? Zannedildiği gibi yaşanan bütün işgaller kolay ve de sorunsuz olmamıştır. Her defasında yüzyıllara yayılmış sömürgecilerin ayak izleri kalırken -ve geride bıraktıkları tüm olumsuzluklarıyla halen hafızalarda yer edinmiş olması, onun bugünde unutulmamasına vesile olmuştur. Retorik olarak sömürgeciler yaptıklarından ötürü; “Tanrı” katında kendilerini af eylemek adına hizaya geçerken, o ülkelere yaptıkları soykırımdan ötürü bağışlanmalarını istemişlerdir. Dönemin sömürgecileri günümüzde bir “vicdan muhasebesine” kapılarak yaptıklarından ötürü af dilemek istiyorlar. Bu kontekste Maksim Gorki’nin şu anlamlı sözlerini anımsamakta yarar vardır:

“Utanç verici gerçeği haklı göstermek ve insanları bu gerçekle bağdaştırmak isteyerek, her şeyin Arap saçına döndüren ve karartan, kendini zeki bilenlerin “hilekâr felsefesidir”. (1)

Sömürgeci ülkeler geçmişte yaptıklarıyla büyük kazanımlar elde ederken, bugün o yaşanmışlıkların ve ödenen bedeller üzerinden atlayarak bir tarihin kara sayfasını söylem düzeyinde tasvip etmediklerini söylemeleri gerçek bir ironidir. Günümüzde tüm bunun telafisini maddi yardım ve farklı destek projeleriyle geçmişin acılarını hafifletmek çabası -yeni bir gündemle o tarihi tekrardan anımsamak bile o ülke halkları için bir ıstırap ve acı vericidir. Çünkü o ülkelerin yolları, dağları, tarlaları ve kirletilmiş nehirleri bin bir insan hikayesiyle acıların yaşanmışlıklarıyla doludur. Bu yaptırımlarından dolayı geçmişleriyle yüzleşenler vardır; bunlardan en önemli ülkelerinde biri Almanya ve bir diğeri ise Fransa olmuştur. Bugün bu olayların rehavetine kapılan bu ülkelerin geçmiş sömürge ilişkilerinden Ortadoğululaşmaya açılan yeni kapılara ilişin bir altyapı hazırlığı içinde olduğu bir gerçektir. Bunun nedenini bir önceki yazımızda Kara Afrika’nın sahip olduğu ve henüz üretimi açılmamış büyük orandaki zenginlik kaynaklarıdır. Dolayısıyla bu bölgeye kim daha erken el atarsa o kârlı çıkacaktır.

Namibya’da zincire vurulmuş köleler bir Alman askerince gözetimde tutulurken, satın alacak başka bir ülke görevlilerini bekliyorlar. (2)

Alman İmparatorluğu 1884’ten 1915 yılları arasında Güney Batı Afrika ülkesi olan Namibya’yı işgal eder, sömürgeci bir güç olarak hükmeder ve ülkeyi denetiminde tutar. Bu dönemde Alman Korgeneral Lothar von Trothan emriyle Namibya’da 1904 ve 1908 yılları arasında Herero ve Nama halklarından 70 binden fazla insanı aç susuz bırakır ve toplama kamplarında işkencelerle katleder. En ufak karşı bir ayaklanma kanla bastırılır. Bu katliamlar tarihe 20. yüzyılın “ilk” soykırımı olarak kaydedilir.  Nihayetinde 28 Mayıs 2021’de Alman Dışişleri Bakanı Heiko Maas, bir yazılı açıklamasında ‘her iki ülke delegasyonlarının 6 yıllık müzakereler sonucu 1905-1908 olaylarının “soykırım” olduğunu’ kabul eder. (3) Bundan böyle Almanya’nın sorumluluk aldığını ve gerekli tazminatın yapılacağını da teyit eder.

Geçmişten günümüze başka halklara zulüm eden rejimlerin Almanya’nın girişimine benzer adımların atılması -ve bugün yaşayan kuşak için bir nebzede olsa bir iç huzur olma anlamında önem ifade edebilir. Söz konusu olan yüzleşmedir, yoksa yüzyıllar öncesi vurulan zincirlerin ruhen kırılacağı anlamına gelmez -ve ne de yaşanmışlıkların o kirli izlerinin tümden yok olacağı sonucu çıkar.

İşgal edilmiş bir ülkeyi düşünün; tahribatlar, katliamlar, kayıplar ve aşağılanmalar hep iç içe yaşanmış bir insan trajedisinin geçmişi demektir. Tarihte birçok örnekğiyle görülmüştür ki, tüm bunları olanaklı kılan en önemi destekleyici güç işbirlikçi güçler olmuştur. Ülke yönetimini ve gücünü (askeri ve ekonomi) elinde bulunduranların temsili arka planı toplumsal olmamıştır; bu olsa olsa en fazla “aile” ve “birey” çıkarına dayanan azınlıktaki güç temsilcilerinin “bir” varoluş hikayesidir. Çıkarların korunması noktasında hassas bir dengeyi arz eden bu güçler; hesap verebilirlikten uzak, “kontrol dışı” işbirlikçi yapılanmaların oluşmasında önayak olanlardır. Ve onlar, çıkarları uğruna en çok istekli olan “güvenilmez”, en çok “değişken” özelliklere sahip, sökülüp atılması imkânsız bir tortu olarak ülke kaderini elinde tutan merkezi yapı olmuştur.

18. yüzyılın sonlarında Sanayi Devrimi’nin gelişmesiyle köle ticareti önemini yitirir ve bu “ülkeler” bazında son bulur. Önemi diyoruz, çünkü kölecilik ve köle ticareti bir meta ve kâr unsuru olarak işlev görüyordu; insan olmak ve insan onuru bir hiçti. Örneğin; Hollanda sömürgesi olan Surinam’da 1 Temmuz 1868’de ancak resmi olarak köleciliğe son verilir. Kapitalizm, 15. ve 16. yüzyılda başlayan köle ticaretini sömürgecilik ilişkisiyle birlikte yürütülüyordu. 19. yüzyıla gelindiğinde ise; kölecilik yerine dünyada bir sömürgecilik vardı -ve bunun kartı gerçek anlamda 19. yüzyılın başında bilindik sömürgeci güçlerce tamamlanmıştı. Güçlü ülkeler artık bu süreçte fazlasıyla aldıklarını almışlardı. Yoğun sömürgecilik ilişkileri ve Sanayi Devrimi ile birlikte aşırı üretime geçilmiş, kapitalizm bundan çok daha karlı çıktığını görerek, kâr elde etme yöntemine yeni kapılar açılır. Dolayısıyla, kapitalizm fiili olarak kölecilik ticaretine karşı olduğundan bunu sonlandırmadı, o, yoğun üretimin çok daha kârlı olmuş olmasından köleciliğe önem vermemiştir. Bundan böyle kapitalist sermaye “merkezileşerek güçlü ellerde kalmasını sağlamakla ve giderekten etkileyici ve belirleyici rol oynamıştır”. (4) Bu süreçten itibaren sömürgeci güçler işgaldeki ülkelerde daha çok iş birlikçi ilişki yaratma üzerinde yoğunlaşırlar. Bu ortaklık günümüzde bir başka ifadeyle “Ortadoğululaşmaya” giden yolun taşlarının dizilmesiydi. “Kurşun adres sormaz” misali, gerekli olduğunda ‘aynıların aynı yerde’ tekrar buluşabilmedeki kolaylığın sağlanması için, bu pek önemli ve de gerekliydi.

Savaş ve işgallere rağmen; her sonrasında mutlaka yeni bir arayışa girilerek ve yeni iş birliği ortamı için çaba sarf edilir. Bu ilişki en genelde çıkarı olan çevrelerce talep edilir ve “iş birliği” adına yeni adımlar atılırken, hiçbir şey olmamışçasına bütün acılar unutulur. Burada yine öne çıkan baş aktörler iş birlikçi güçler olmuştur, onlar sadece kendi çıkarlarına odaklandıklarından acı ve gözyaşının önemi olmaz. Bu noktada bir “Ortadoğululaşmaya” zemin hazırlamak ve yabancı ülke güçlerinin girişini kolaylaştırmak, yine sınıfsal çıkarları gereği işbirlikçiler ön sırada yer almışlardır. 

“Köpeklere de aynı muamele yapılsa onlarında köpek olarak erdemleri azalır.” (5)

Platon’un (MÖ 428-347) bu felsefi yorumu işbirlikçilerin ne kadar acımasız ve güvenilmez olduğu noktasında iyi bir metafor niteliğini taşıdığını söylemek mümkün. Bir başka ifadeyle, bir köpek bile kendisine kötü muamele yapıldığında hep uzak durur -bir içgüdüyle o kişiye bir daha ne yaklaşır ve ne de güvenir. Oysa iş birlikçiler çıkarları söz konusu olduğunda bir hayvanın içgüdüsüne aykırı bir tavırla konum belirlemeyi tercih edebilirler…   

Nasıl ki Batılı ülkeleri 17. ve 20. yüzyıllar sömürgeciliğin mimarı ve de temsilcileri olarak anılıyorlarsa; ABD’de dünya kapitalist cephesinde iki kutuplu Soğuk Savaş (1950 – 1991) döneminin baş temsilcisi olarak bilinir ve de tarihe de öyle geçmiştir. Bu “temsilcilik” zannedildiği gibi bir diplomatik veya ikili devlet ilişkilerine dayanan bir uzlaşı çağrışımı değildi. Bu süreçte emperyalist güçler kapitalist dünya sistem egemenliğinin ve de üstünlüğünün sağlanması uğruna başka ülkelere müdahale etmek bir olmazsa olmazı olmuştur. Tarihte bunun örneklerini saymakla bitmez ve ancak Vietnam işgali zihinlerde silinmez ve insanlığın katledildiği en bariz bir örneğidir.

ABD’nin Vietnam işgali 20. yüzyılın (1955-1973) bir başka soykırımı olarak tarihe kaydedilmiştir. Geçmişte soykırıma uğramış birçok ülke günümüzde aynı işgalci güçlerle saf tutarken; çok yönlü ilişki birliğine yeşil ışık yakmış ve kişisel çıkarlar uğruna geçmişin karanlık sayfası unutur olmuşlardır. Farklı topluluklar arasında iletişimden ticarete ve kültürel iş birliğinden ekonomik yardım ve dayanışmanın olması kadar doğal bir şey olamaz. Şüphesiz, bir kan bağı misali geçmişin kötü ve olumsuz ilişkilerini gerekçe göstererek ömür boyu bir düşmanlığına kenetlenmek ruhen sağlıklı olmadığını biliyoruz ve bu o halka hizmet eden bir tavır alışı olarak da kabullenilemez.

Yakıcı sıvıların çok etkili olduğu Amerika’nın Napalm bombalarından kaçışan Vietnamlılar

Biliyoruz ki olması gereken; ülke yöneticilerinin geçmiş hatalarından ders çıkartarak yeni savaş ve işgal ortamına neden olabilecek bağımlılık ortamından arındırılması gerek. Bu da ancak antiemperyalist düşünle ve gerçek bağımsızlıkçı bir halk yönetim anlayışıyla mümkün olacaktır. Bugünden hiçbir şey olmamışçasına, “geçmiş geçmişte kaldı” bir savunla tarih unutturulamaz.  Diyalektik olarak, her yeni bir değişimin dayanak ve temelleri kaçınılmaz olarak onun geçmiş ilişkilerinden kaynaklı kuramsal bağlantılarında aramaktır ve de bir zorunluluktur.

Bu nedenle; “Tarihi materyalizm (olaylar), diyalektik materyalizmin (bütünsellik ve etkileşim) ilkelerini toplumsal yaşamın incelenmesinde kullanılır” (6) olmuş olmasından önem arz eder, (parantez içi bana ait).                       

Kapitalist dünya sisteminde çıkarlar söz konusudur, bu nedenle fotoğraflardaki yaşanmışlıkların anlam ve önemi yok hükmünde olmuştur. Adil, eşitlikçi ve yaşanabilir bir dünyanın yaratılması yerine, kârın ve çıkarların öncelediği ve egemen sınıfların daha da büyüme hırsının ısrarla ön sırada durduğu bir dünya ontolojisi bina ediliyor. Bu düşün geçmişte böyleydi ve bugünde farksız olarak aynı noktadır.

Yararlanılan ve kullanılan kaynaklar

  1. Gorki, Maksim, “Küçük Burjuva İdeolojisi”, Altınçağ Yayımcılık, İstanbul 1997, sayfa 39.
  2. De Volkskrant, 29 Mayıs 2021, Hollanda.    
  3. NRC Handelsblad, 29 mei 2021, Nederland.                                                                                            https://www.nrc.nl              
  4. Amin, S., Szentes T., Marini, N., “İmperialisme en Onderontwikkeling”, SUN, Nıjmegen 1976, sayfa 42-45.      
  5. Platon, “Devlet”, Bordo Siyah Klasik Yayınlar, İstanbul 2006, sayfa 101.
  6. Stalin, J., “Diyalektik ve Tarihi Materyalizm”, Devrimci Tavır Yayınları, sayfa 3. (Tarih:?), (parantez içi açıklamalar bana ait).                      

Devam edecek ….



Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

More in Makale