Connect with us

Kültür-Sanat

Cihan Erdoğan yazdı: Acısı Açık Yara

Özellikle 68’li yılların anılarını okurken ister istemez insan bir başka oluyor. Kim ne derse desin. Şöyle bir tarihsel yolculuğa çıkarsanız en donanımlı kuşağın 68 kuşağı olduğunu rahatlıkla kabul edersiniz. Kuşkusuz yazılmış bu anıların hepsi kıymetlidir. Tarihe düşülmüş önemli notlardır. Aynullah Akça yazdığı kitapla okuyucuyu biraz daha farklı bir mecraya, edebiyatın leziz mecrasına taşıyor.

“Şimdiki zaman ruhtaki tüm ışığı gizler..,
Her şey gecedir, sabah bile.,.”
Louis Aragon

Savaşın, felaketin ve acının yaşamlarımızdan eksik olmadığı bir çağda yaşıyoruz. İçinden geçtiğimiz bu son yıl sanki bir dünya savaşı içerisindeyiz. Ukrayna derken abluka altındaki Dağlık Karabağ’dan yollara düşen yaşlı, kadın, çoluk çocuk mazlum Ermeni halkının ikinci büyük tehciri yaşadığını kör ve sağır dünyayla birlikte hepimiz seyrettik. Ekim ayından beri bütün emperyalist haydutların arkasına sıralandıkları Siyonistlerin Gazze’deki katliam ve yıkımlarını seyrediyoruz. Biraz hafızalarımızı tazelemek için buraya not düşmek istiyorum. Karabağ’da yaşanan büyük tehcir sırasında sosyal medyada fotoğrafı yayınlanan Azeri bir komutan müsveddesinin kolunun üzerindeki Enver Paşa fotoğraflı apoletinin üzerine aynen ”Kaçma Ermeni, sadece yorgunluğunla öleceksin” diye yazmıştı. Bu apolet sizleri içinden geçtiğimiz yılda yaşananlarla birlikte alıp yüzyıl gerilere 1915’lere doğru götürüyordu.

İkinci görüntü Hitler zulmünde fırınlara veya gaz odalarına götürülmek üzere bekletilen 800 Yahudi çocuğun perişan hallerdeki fotoğraflarıydı. Yana, yakıla bakarak Gazze’de bugün yaşananlarla mukayese ediyordunuz.

Savaşın, katliamın sıradanlaştığı, rakamsal bir söyleme büründüğü günümüzde, tarafların keskin söylemlerine, zifiri karanlığın ya da kör edici aydınlığın korku ve şiddetine, belki de alacakaranlığın barındırdığı imkanlarla karşı çıkmak için hatırlamak gerekiyor. Bu durum bizleri sürekli olarak dehşet anlarına ve görüntülerine maruz kalıp, hiçbir şey yapamadığımız bir seyircilik durumuna itiyor.

Mukaffa’nın ”En kötü zaman, yönetenin ve halkın kötülüğünün birleştiği zamandır” betimlemesi zamanımızla birebir örtüşmektedir. İHA, SİHA’larla kendi halkının başına bomba yağdıranlar orta yerlerde çok demokrat havalarında gezinmektedirler.

Tozun dumana karıştığı bu kötü ünlü günlerde Aynullah Akça’nın ”Bir Hava Korsanının Anıları” kitabını okumaya başladım. Akça’nın anı romanını okurken ‘Anılar belleğimizin bekçileridir.’ Tayfur Cinemre ve Ahmet Tuncer Sümer’in Deniz’leri Kurtarmak kitaplarını da okudum. Bu üç güzel eseri özellikle Deniz’leri anlatırken Filistin sorununa değinilmeden elbette geçilemezdi. 68 ve 70’li yılların başlarında uçları çivili sopalarla devrimcilere saldıran yobazların bugünkü Kudüs mitinglerinin geçmiş bir mirasları yoktur. Ustam John Berger’in ”Bir olayı bir resim, sayfalarca makaleden daha güzel anlatır” betimlemesinden hareketle Muzaffer Oruçoğlu’nun ”Deniz Gezmiş’in Filistin’e Gidişi” resmini günümüzü renkli sözcüklerle anlatsın diye buraya koyalım dedim.

Okuduğum bu anı kitaplardan sonra Oruçoğlu’nun Deniz Gezmiş’in Filistin’e Gidişi” tablosuna bakarak Aynullah Akça’nın ”Bir Hava Korsanının Anıları”nı tekrar notlar alarak okudum.

Özellikle 68’li yılların anılarını okurken ister istemez insan bir başka oluyor. Kim ne derse desin. Şöyle bir tarihsel yolculuğa çıkarsanız en donanımlı kuşağın 68 kuşağı olduğunu rahatlıkla kabul edersiniz. Kuşkusuz yazılmış bu anıların hepsi kıymetlidir. Tarihe düşülmüş önemli notlardır. Aynullah Akça yazdığı kitapla okuyucuyu biraz daha farklı bir mecraya, edebiyatın leziz mecrasına taşıyor.

Gerçeğin dünyasından hiç farkında olmadan kurgunun dünyasına giriyorsunuz. 68’li yılları bilmeyen genç bir okuyucu kitabı eline alıp okuyup bitirdikten sonra derin bir yolculuğa çıkacağı kesindir. Akça o meşhur uçak kaçırma olayını romanın başlarında anlatıp sizleri çocukluğuna doğru uzun soluklu bir romanın sayfalarına çekiyor. Yok, hayır abartı değil. Ben Akça’yı biraz Jose Saramago’ya benzettim. Aklımın sağır odalarında kalanlara göre Saramago 50’li yaşlarında yazmaya başlıyor. İlk romanını 60 yaşında bitiriyor. Aynullah Akça bildiğim kadarıyla 70’ne merdiven dayamaya başlayınca Anı’larla başlayan Matos üçlemesiyle devam eden güzel ve geniş bir edebiyat penceresi açıyor.

Akça Tuzluca’lıdır. 70’li yıllarda Iğdır il olmadığından yöre ilçelerin hepsi ilçe olarak Kars’a bağlıdır. Biz elbette romana bağlı kalarak ilerlemeye çabalayacağız. Tuzluca’nın içerisinden o güzel ve bereketli Aras nehri geçer. Coşkun akan bu bereketli nehir Tiflis’in orta yerinden geçen destanlara, romanlara konu olmuş Kura Nehriyle birleştikten sonra Hazar Denizi’ne dökülür. Tuzluca’nın az ötelerinden Ermenistan’da Alagöz Dağı (Aragatsotn) dağı Ermenistan’ın en yüksek dağıdır. Bu şirin kasabanın hemen karşısında Tekelti Dağı sanki şehri korumaya almış. Tuzluca’ya isim veren kaya tuzu madenidir. Urartulardan günümüze kadar işletilen bu madenler uzunca tuz mağaralarını oluşturmuştur. Şimdilerde bu galerilerin belli bir kesimi astım hastaları için sağlık terapi veya şifa merkezleri olarak iş yapmaktadırlar.

Tuzluca’nın (Kürtçe’ Qulp) hemen yanı başında Ağrı Dağı vardır. Tuzluca Ağrı Dağı’nın eteğinde gibi durur.

Başı dumanlı Ararat, destanların, efsanelerin güzelleştirdiği dağ. Ağrı Dağı Türkçe, Çiyayê Agirî Kürtçe, Kuhi Nuh Farsça, Nuh Dağı yani, Ararat, Masis Ermenice, Cebel el Haris Arapça. Ağrı Dağı insanlık tarihinin en eski gemisinin mekanıdır.

Akça’nın anı romanını bitirdikten sonra Serhad ve Kafkasya diyarlarına doğru kendimce bir şeyler okudum. Ağrı Dağıyla ilgili yazılmış bir çok eser gördüm. Bu eserler içinde yine en etkileyici eser Yaşar Kemal’in ”Ağrı Dağı Efsanesi”dir diyebilirim. Efsane de ”Sosi kavalını çalıyor Ağrı Dağı kükrüyordu. Kafkasya, İran’ın en güzel kaval çalanları Ağrı Dağının etrafındaydılar” diyor. Efsaneyi Yıllar sonra tekrar sarsıla sarsıla okudum… Eseri okurken bu kez Zilan kırımının kıyılarında gezindim.

Dünyada üzerine opera yazılan başka bir dağ var mı? diye de epey düşündüm. Bütün Avrupa’yı dolaşan opera Ağrı eteklerinde Doğubayazıt’ta İsak Paşa Sarayı’nda icra edilir. Ne yalan söyleyeyim Cahit Berkay’ın Ağrı Dağı Efsanesi için bestlediği Müziği daha etkileyiciydi diyebilirim. Haydar Ergülen Granada’da Nar Mevsimini sevdiğini söyler. Ben de hayıflanarak H. Ergülen keşke Tuzluca’dan bir güzel Ağrı Dağı’nı seyretseydi, durur oturur kesinlikle çok güzel bir şiir yazardı demeden edemiyorum. Ermeniler, ‘Ağrı Dağı en iyi Erivan’dan sevdiklerine güzel görünür’ derler. Ben biraz araştırdım. En güzel en heybetli Tuzluca’dan görünüyormuş.

Yıllar Önce Mehmed Uzun’un ”Yitik Bir Aşkın Gölgesinde” romanını okumuştum. Mücahit Özden Hun, Özkan Aydar’ın ve diğer yazarların eserlerini listeme ekledim.

Kafkasya demiştik, Karl Marks ”Avrupa halkları, bağımsızlık ve özgürlük için nasıl savaşılacağını kahraman dağlılardan (Kafkasyalılardan) öğrenin” diyordu.

Tolstoy ve Puşkin’in Kafkasya’ya özel bir önem gösterdiklerini söylemenin bile anlamı yoktur. Tuzluca ve Ağrı Dağı’nın yanını yöresini bu kadar gezindikten sonra Polonya doğumlu Rus sanatçı İlya Nikolaevich Zankovsky’nin bir güzel eserini buraya alalım.

Ünlü Ermeni ressam Martiros Saryan’ın Ararat eserlerini de hatırlatarak geçelim. Kitaba dönersek. Küçük Akça ortaokulu okumak için amca Bahman’ın yanına Ankara’ya gelmiştir. Fakat kayıt süresini geçirdiği için bir yıl bekleyecektir. Amca Hacettepe Çocuk Hastanesinin Oksijen ve Elektrik bölümünde çalışmaktadır. Amcanın arkadaşı Vedat Gürses, Akça’ya boş beklememesi için ortağı gibi anlattığı Abdi Yazgan’ın fotoğrafçı dükkanı Foto Stil’de çırak olarak çalışmasını önerir. Bu öneri Akça’ya güzel bir kapı aralar. Vedat Gürses, sevgilisi ve Akça, Kızılay’da Foto Stil’e giderler, evet gidiş o gidiş. Küçük Akça geldiği köy yerinden bu büyük şehrin Ankara’nın en işlek, en güzel yerine düşmüştür. Abdi Yazgan Ankara’da tanınmış bir fotoğrafçıdır. Müşteriler arasında kimler yok ki. Zeki Müren’den Mustafa Sağyaşar’a, Mediha Demir Kıran’dan, Neşe Karaböcek’e, Nezahat Bayram’dan Ahmet Sezgin’e kadar dönemin önde gelen ses sanatçılarını devamlı müşteri listesine dahil etmişlerdi. Ayrıca Semih Sergen, Işık Yenersu, Cüneyt Gökçer, Başar Sabuncu, Kartal Tibet, Aydın Kaçmaz gibi tiyatro ve sinema sanatçıları da müşteriler arasındaydı. Abdi ve Vedat’ın dostlarıydılar dersek daha doğru olur. Abdi Yazgan fotoğraf işini iş olarak görmez, bir meslek ve bir sanat olarak görür. Daha 15 yaşına yeni yaklaşmış olan Akça için bu durum büyük bir fırsattır. Çok kısa zamanda, çok güzel işlere imza atar. Hatta güzel bir eser çıkarınca ses sanatçısı Ahmet Sezgin kendisine bir takım elbise hediye alır.

Foto Sitil’e bu sanatçılarla birlikte Ankara’nın kalburüstü aydınları da gelirler. Bunlar daha çok Jean Paul Sartre, Albert Camus okuyan, Anadolu’yu biraz tutucu, biraz bağnaz gören, Akça’nın deyimiyle daha çok küçük burjuva aydınlardı.

Abdi Yazgan, Akça’ya ‘neler okudun?’ diye sorduğunda ‘okulda başarılı bir öğrenciydim’ diyen Akça’ya ‘kitap falan okumadın mı?’ dediğinde, Akça ”Kuzenim Kıyas abi kütüphanede çalışıyordu, biz çocuklarda kütüphaneye gidip oraları temizliyor, sobayı yakıp kitap okuyorduk. Ömer Seyfettin’den birkaç hikaye, Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını, yabancı yazarlardan Jul Verne’in kitaplarını, Romeo Juliet’i, Robinson Crusoe’yu, Dostoyevski’nin Ezilenler adlı romanını okumuştum. Tolstoy’un Harp ve Sulh’a başladım ama bitiremedim. Çok yabancı kelime vardı anlayamadım” dediğinde Yazgan kendi kendine söylenir gibi ”O kadar kitabı, bırak senin yaşındaki bir çocuğu, orta halli bir aydın dahi okumamıştır” der.

Akça işini erken kavradı, karanlık oda dahil fotoğrafçılığın estetik yanlarını da kendi derinliğine taşıyordu.

Bir sabah Foto Stil’e uğrayan Vedat Gürses Akça’nın kafasını okşayarak ”Benim Koca Kürt’üm çok kısa zamanda her şeyi öğrendi” dediğinden sonra Akça’nın babaannesinin at binip, silah kuşanan bir Kürt kadını olduğunu, bir Kürt beyinin kızı olduğunu, Ehmedê Xanî diyarından Tuzluca’ya gelin geldiğini öğreniyoruz.

Vedat Gürses’te Kürt asıllıdır. Yazar buraları fazla deşip eşelemez.

Zamanın akışı ilerledikçe bir bakıyorsunuz ki ortalık köy romanlarıyla dolup taşıyor. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal’ler silsilesi yayılıp gidiyor. Fakir Baykurt’un ‘Yılanların Öcü’ filme çekiliyor… Filmin Galasına dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’de katılıyor… Bugünkü istibdattın neler yapıp neler eylediklerini düşününce geçmiş elbette çok masum kalıyor.

Romanlar ve sanatın gücü aydınlarda önemli değişime yol açıyor. Batı yanlısı gibi gözüken aydınların evlerinde nargileler, kilimler, şark köşeleri gözükmeye başlıyor.

Tam bu zamanlarda bizim Akça’nın kafasında kavak yelleri esmektedir. Yanına aldığı bir kafadarıyla birlikte İzmir’e gidip oradan kolayca pasaportsuz, gemiyle Amerika’ya gitmeyi planlamaktadır. İzmir’de bir fotoğrafçının yanında iş, bir gecekondu mahallesinde de başını sokabileceği derme çatma bir de ev bulur… Gel gör ki Akça ailesi altüst olmuştur. Dayı iz sürer, İzmir’de yakalar Akça’yı. Otobüse bindirir fakat Akça yolunu bulur bir daha firar eder, bu defa polis nezaretinde bindirilir otobüse. Baba asabidir… Akça’yı tozun toprağın tarlaların içine sokar.

Yazar buraları o kadar güzel anlatıyor ki anamızın, babamızın taş duvar toprak yüzlerini görür gibi oluyoruz. Kars’ı geziyoruz. Hollanda ve Rus mimarlarının özenerek çizdikleri siyah bazalt taş binaların yanlarından geçiyoruz. Puşkin’in hayran olduğu Kars Kalesine, Taş Köprü’ye bakıyoruz. Akça Tuzluca’da yazılır okula. Artık iyi bir edebiyatçıdır. Edebiyat öğretmeniyle edebiyat dünyasını didikleyip, tartışıp dururlar. Kadın Akça’yı evine davet eder. Bu güzel edebiyat sohbetleri öğretmenin memur eşini de afallatır.

Akça, Rize öğretmen okulunu kazanır gitmek istemez. Bir yolunu bulup tekrar Ankara’ya gelir. Burada karşımıza devrimci Akça çıkar. Dönem zor dönemdir. Devletin demir yumruğu her yerde hissedilmektedir.

12 Mart darbesi olmuştur. Kendi fotoğrafçı dükkanlarını kurarlar. Daha çok insan saklamak, kamufle etmek, sahte evraklar düzenlemek için açtıkları ilk dükkan deşifre olur. Bu defa ikincisini açarlar. Fakat sona doğru yaklaşıyorlar. Mahir’ler Kızıldere’de hunharca katlediliyorlar. ABD’nin Bolivya’da eğitip dünyanın birçok yerine gönderdiği Kontrgerilla timlerinin Türkiye uzantıları Nurhaklarda Kızıldere’de, iş başındalar. Mahirlerin katledilmesinden sonra Denizlerin idamlarını engellemek için Aynullah Akça ve arkadaşları Ankara’da eylem hazırlıklarındadırlar. Gerek Akça’nın kitabında, gerekse diğer eserlerde görülen Ankara’da en göze batan kadro Koray Doğan’dır. Koray Doğan ODTÜ Mimarlıkta okuyor. Başarılı bir öğrencidir. Resim yapıyor, İngilizce biliyor. THKP/C Ankara sorumlularındandır. Adı aranan listesinde geçmediği için babasının ve kadın arkadaşının evinde kalmaktadır. Gece yarısı Kuleli Askeri Lisesinde birlikte okuduğu, şimdilerde İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türüng’ün kardeşi Ankara Sıkıyönetim Komutanı Tevfik Türüng okul arkadaşı Askeri Doktor Ahmet Doğan’ın evini kontrgerilla timiyle birlikte basıyor. Parmaklarını sallayarak tehdit ediyor arkadaşı Ahmet Doğan’ı. ”En geç yarın akşam saat 5’e kadar Koray Doğan’ı bizlere teslim edeceksin” diyor ağdalı çatallanmış, paslı bir sesle. Latin Amerika romanlarının içinden çıkıp gelmiş birisidir sanki.

Ertesi günü Koray Doğan’ın arkadaşı Nervin’in Aşağı Ayrancı’da kaldıkları eve kontrgerilla timleri karakol kuruyorlar. Eve gelen Koray Doğan işkillenip geri dönüp gitmeye çabalarken tek kurşunla arkadan vuruluyor. Olay yerinden hastaneye bilinçli olarak geç götürülüyor. Hastanede öylesine bekletildiğinden Koray Doğan’ı kaybediyoruz. Sözün özü aşikar bir şekilde ölüme terk ediliyor. Ertesi sabah erken saatlerde Aynullah Akça Kızılay’da gezinirken gazete satan küçük bir çocuk bağıra bağıra ”Yazıyor, yazıyor anarşist Koray Doğan’ın çatışmada ölü ele geçirildiğini yazıyor, yazıyoorrrr” Romanın buralarını birkaç defa okudum. Costa Gavras’ın Uruguay’daki Tupamoroları anlatan sıkıyönetim filmini seyreder gibi oldum.

Akça çocuktan bir gazete alır. Kızılay’daki Karslıların işlettikleri kıraathaneye gelir. Biraz bekler, arkadaşı Sefer Şimşek yüzü asık bir şekilde gelip yanına oturur. Evet iş iyice başa düşmüştür. Tasarlanan iki eylem vardır. Uçağı kaçıracak olanların diğer eylemin ne tür bir eylem olacağından haberleri yoktur. İç hatlarda çalışan uçaklarda epey hazırlıklar yapılmış, önemli istihbaratlar toplanmış, silahlar ayarlanmıştı. Uçak kaçıracakların Mehmet Yılmaz dışında üçü Karslıdır. Sefer Şimşek, Aynullah Akça, Yaşar Aydın. Burada yine biraz durup Kars’tan çıkmış 68’lileri araştırdım.

Ulaşabildiğim isimleri tarihe not olarak kalması için buraya eklemek istedim. Kuru temizlemeci Hayati Tuncer 12 mart ve 12 Eylülde ağır işkenceler gördü. Genç yaşta aramızdan ayrıldı. Foto Kemal Akbulut 12 mart ve 12 Eylülde ağır işkenceler gördü. Genç yaşta aramızdan ayrıldı. İsmail Kızılkaya Opera sanatçısı, Ruhi Su Dostlar Korosu’nda çalıştı. Genç yaşta aramızdan ayrıldı. Av. Ayhan Soysal, Yavuz Yıldırımtürk, Metin Yıldırımtürk, Erdal Nesipoğlu Erzurum Atatürk Üniversitesinde okurken tutuklandı. Diyarbakır Cezaevinde tutukluyken THKO Davasında yargılanıyor. Genç yaşında aramızdan ayrıldı. Muzaffer Oruçoğlu, Kurban Kahraman, Av Murat Özdabak,Yücel Feyzioğlu, Faik Bulut, Aynullah Akça, Yaşar Aydın ve Sefer Şimşek.

Diğer bölgeleri göz önünde tutarsak Kars’ın 68’lileri azımsanmayacak kadarmış. Tekrar esere dönersek, değişik güzergahlardan sorunsuz bir şekilde dört arkadaş havaalanına gelip uçağa yerleştiler. Şimdi biraz Akça’dan okuyalım.

”Derin bir nefes alıp koltuğa yaslandım. O ana kadar her şey planladığımız gibi gitmişti. Fakat bu rahatlık uzun sürmedi. Bende bir türlü alt edemediğim iğrenç bir yükseklik korkusu vardır. Bir karış yükseklikteki taburenin üzerine çıktığımda bile başım döner, gözlerim kararır. İlk yolculuğum sırasında gece karanlığından dışarı gözükmediği için pek rahatsızlık duymamıştım. Şimdi uçağın havalanmasıyla ayaklarımın yerden kesilmesine, aşağıda gittikçe küçülen binaların, ağaçların tarlaların görüntüsü eklenince iğrenç bir korkudan da öte çaresizlik duygusu gelip mideme oturdu. Bu hain duyguyu dağıtmak için çevremdekilerle ilgilenmeyi denedim. Arkaya yaslandım, gözlerimi kapadım. Deniz’in Şarkışla’da yakalandığında, polislerin arasında çekilmiş parkalı fotoğrafı canlandı gözümde. Sakalı uzamış, yakışıklı yüzü. Duruşu dik ve isyankar ama bakışlarında hüzün var. Kavgadan kopmanın hüznü. Korku yerini bu fotoğrafa terk etti. Gözlerimi açtım. Başımı uzatıp inatla aşağı baktım. İnce beyaz bir tül gibi serili bulutların arasından, tepeleri karla kaplı mor-yeşil dağlar gözüküyordu. Manzara gerçekten güzeldi ve yükseklik o kadar korkunç değildi. Doya doya seyrettim manzarayı bir fotoğrafçı gözüyle.

Akça’nın fotoğraf sanatçılığının devam edip ermediğini bilmiyorum.. Fakat Buraya aldığımız Tuz galerilerinin fotoğrafını Kardeş Cemal Akça’nın çektiğini belirtelim. Kardeş Cemal Akça’nın iyi bir fotoğraf sanatçısı olduğunu biliyoruz.

”Sayın yolcularımız, şu anda uçağımız Boğaziçi…”, gerisini dinlemedim anonsun. Yaşar’ın hareketlenen dal gibi silüetini gördüm. Oturduğu kenar koltuktan kararlı bir şekilde kalktı. Uzun pardösüsünün eteklerini savurarak bir yarım daire çizip koltuk sıraları arasındaki koridora çıktı. Hareketimizden hemen önce yaptırdığı bordo renkli modaya uygun dikilmiş bol paçalı, yelekli takım elbisesi, mor gömleği, yine modaya uygun bağlanmış kıravatı, etekleri topuklarına kadar inen velur pardösüsü, sarkık bıyıkları ve kararında uzun saçlarıyla hava korsanından çok, bir pop yıldızını andırıyordu. Müthiş bir şovun ortasındaymış gibi uzun eteklerini savurarak belinden tabancasını çekti. Namluyu havaya dikip kurşunu sürdü ve uçağın kontrolümüze geçtiğini ilan etti.” Uçak sorunsuz bir şekilde Sofya havaalanına indirilmişti. Esas şartlarını herkes biliyor. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının derhal serbest bırakılıp Sofya’ya getirilmeleri isteniyordu. Bulgar yetkililerin aracılığıyla, Türk Büyük Elçiliğiyle Sofya Havaalanında görüşmeler yapıldı. Bu görüşmeler daha çok Meclis toplandı vs. ile geçiştirilen görüşmelerdi. Eylemcilerin ellerini güçlendirmek için planlanan Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Kemalettin Eken’in kaçırılması eylemi başarısızlıkla sonuçlandı. Olayda Kemalettin Eken ile Yarbay Adnan Coşkun yaralandı. Hukuk Fakültesi Öğrencisi olan Niyazi Yıldızhan öldürüldü. Bu durumun ne derece moral bozucu bir etki yarattığının söylenmesinin anlamı yoktur. Uçaktaki yolcuların ezici çoğunluğu genç futbolculardı. Yakın diyalog kurdukları ara ara Akça’yla sohbet eden Kamuoyunun yakından tanıdığı İsmet İnönü’nün oğlu Ömer İnönü’dür. O da idamlara karşı olduğunu ellerini kana bulamamak istediğinin dışında fazla bir laf etmemektedir.

İdamlar 6 Mayıs sabahı gerçekleştirildiğinde Akça ve üç arkadaşı Vitoşa Dağının eteğinde sorgudaydılar. Nasıl bir duygu içinde olduklarını varın siz düşünün. İzninizle buraya yine Refik Durbaş şiirini koymak istiyorum.

ANIT
Halkın ulusu, rüzgarın kardeşiydi onlar
Ateşin övündüğü üç alınteri nebisi
Bir şafak vakti zulmün dehlizinde
Yiğitlik anıtı süsledi bedenleri
Biri engin DENİZ’lerle arkadaş
Biri İNAN’cın cömert efendisi
Biri sabrın korkmaz ASLAN’ıydı.
Onurun mescidi şimdi cesetleri
Halkın ulusu, rüzgarın kardeşiydi onlar
Ölüme taviz vermedi hiçbiri

Amaçlarının arkadaşlarının canlarını kurtarmak olan Akça ve arkadaşları uçaktaki insanlara elbette bir şey yapmamayı düşünmektedirler.

Memlekette ise devlet terörü estirilmektedir. Erdal Öz, Emil Galip Sandalcı, Altan Öymen, Onat Kutlar ve hatta Abdi Yazgan bile tutuklanmıştır.

Fazla bir yaptırıcı yanı kalmayan eyleme son verilir. Akça’nın uçaktayken bir fotoğrafçı gözüyle izlediği Vitoşa Dağının eteğinde malikane gibi bir binada sorguya alınırlar.

Bu dönemde eyleme yönelik eleştiriden çok bir saldırı tufanı başlar. En başta Uğur Mumcu ”Bir provokasyon” olarak değerlendirir. Bu gibi ucuz değerlendirmelere ağabey Bora Gezmiş’te katılınca Akça ve arkadaşları derin bir üzüntüye kapılırlar. Oysa başından beri Deniz’lerin Avukatı Halit Çelenk, Niyazi Ağırnaslı’yla ve hatta Deniz’lerle yakın ilişki içindeydiler. Dönemin devrik başbakanı idamlar için yapılan oylamalarda iki elini birden kaldırarak üçe üç diye bağırmakta olduğunu o yılları yaşayanlar ve artık internetin,iletişimin hızıyla herkes daha iyi biliyordur. Buraya Louis Althusser’in ”Cinayete tanıklık edince tarafsız olamazsın. Durdurmak istemezsen taraf olursun” sözünü koymak gerekir diye düşündüm.

”Bir Hava Korsanının Anıları”nı kapatıp lahana topuna dönüşmüş kafamı iki elimin arasına alıp düşündüm. Herkesin sustuğu, hatta halkın da sustuğu, sadece kahramanların konuştuğu bir dönemi anlatan bir eserdi okuduğum kitap.

Yukarılarda demiştim Akça’yı Saramago’ya benzetim diye… Akça 20 yıla yakın Bulgaristan’da kalıyor. Daha sonraları İsveç’e geçiyor… Okuduğum eserle birlikte Matos Üçlemesini de yazdı…

Matos Üçlemesi’ni masamın üzerine koydum. Güzel bir edebiyat bahçesiyle karşılaşacağım kesindir…

Akça, Serhat’ın Bereketli topraklardandır yani… Ehmedê Xanî yalınayak buralarda gezinmişti. Kürtçe ilk modern roman olan “Şivanê Kurmanca”nın yazarı Erebê Şemo Tuzluca’nın az ötesindendir. Sovyetlerde yaşamını yitiren Şair Ferik Polatbekov’da buralardan göç etmiştir.

Ermenistan’ın Nazım Hikmet’i olarak bilinen Yeğişe Çarents Karslıdır. Dünyanın en zor okunan romanı James Joyce’un Ulysses Roman’ını uzun yılların çalışma temposuyla yakın zamanda Kürtçeye kazandıran yazar, şair Kawa Nemir Iğdırlı’dır. İsveç’te yaşayan Kağızman’lı Rohat Alakom’la belki kapı komşudur Akça’ya.

Aynullah Akça’nın daha güzel eserlerle bizleri buluşturacağına inanıyor kalemine ve ömrüne bereket
diyoruz.



More in Kültür-Sanat