
Tarihte Roma’yı bilindiği şekliyle barbarların değil, aslında vergi vermeyi reddeden Roma köylüsünün yıktığı gerçeği, jeopolitiğin en önemli unsurunun faal insan olduğunu bizlere bildiriyor. Bu durum günümüzde de jeopolitiğin değişmeyen, temel tunç yasasıdır.
Sadece inanç ya da ideoloji ile coğrafyaya dayanan jeopolitik simetri arayışlarının geçerliliğini yitirmeye başladığı bir çağın içerisinden geçiyoruz. Tarihte Hasan Sabbah önderliğindeki Haşhaşi hareketi nezdinde kendisini gösteren psikoloji ve coğrafyaya dayalı stratejiler, Sanayi Devrimi boyunca da dünyanın muhtelif bölgelerinde varlığını devam ettirmeyi başardı. Fiziksel mesafe ve yüksekliğin sorun olduğu çağların kapısının büyük oranda kapanmakta olduğunu burada belirtmek gerekiyor. Savaş tarihinde yüksek bir tepenin avantajı, manuel kullanılan militer mekanizma tarihi boyunca üstünlüğünü korumaya devam etti. Tarihte bir tepeye yaslanarak, yerçekimini ve çevreyi gözetleme avantajını arkasına alan orduların, taktik üstünlüğü ele geçirerek kalıcı zaferler kazandığına dair sayısız örnekler vardır. Mesela Amerikan İç Savaşı’nın kaderini önemli oranda stratejik bir tepe belirlemişti. 1863’te yaşanan Gettysburg Muharebesi’nde, kuzeylilerin “Little Round Top” tepesini elinde tutmaları savaşın sonucunu belirledi.
Günümüzde, Karabağ ve Ukrayna savaşıyla beraber tepenin aşılmazlığı mitinin yıkıldığına şahit olduk. Artık tepe veya coğrafi yüksekliği, elektromanyetik spektrumdan bağımsız olarak kavramlaştırma imkânı bulunmuyor. Dünya coğrafyasını tamamen kontrol edebilen elektronik veri sisteminin ve yapay zekâ algoritmalarıyla sayısız veriyi ışık hızında eleyip hedefine kitlenen otonom silahlar çağında, ezilenlerin mevcut jeopolitik dengelerde asimetrik bir gedik açmaları gittikçe zorlaşmaktadır. Bunun nedeni, modern jeopolitiğin klasik jeopolitiğin düşünce tarzıyla anlaşılamayacağı gerçekliğinden ileri gelmektedir. Burada söz konusu olan biçimsel bir değişim değildir. Geleneksel jeopolitiği oluşturan bütün temel öğelerin yapısal bir dönüşüme uğradığını anlamalıyız. Sadece ekonominin, teknolojinin, psikolojinin ve insanın değil, fiziki coğrafyanın bile yapısal bir yeni tanımıyla karşı karşıyayız. Eskide ısrar etmek, kerpiçten ya da ahşaptan bir gökdelen yapılamayacağı halde bunda ısrar etmeye benzer.
Marksizm’e göre, doğada ve toplumda olup biten her şey tarihsel olduğuna göre, o halde jeopolitik bilimi ve devrimci stratejiler de tarihsel olmalıdır. İdeolojik güvenirliğin ölçütünün tutuculuk olduğuna inanmak, bize göre devrimci bir köylü hastalığıdır. Oysa komünistlere göre ideolojik sağlamlılığın ölçütü, devrimci ve bilimsel ölçüde sürekli hareket ve değişimdir. Her şeyden önce Engels’in ilk olarak çözümlemesini yaptığı insanın ekonomik etkinliğiyle doğa arasındaki karşılıklı ilişki ve etkileşimin evrimini anlamadan bu konuyu anlamak mümkün görünmüyor. Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nde kurduğu stratejik denge, coğrafi erişmezlik ve psikolojik dehşet üzerine kurulu bir asimetriye dayanıyordu. Klasik jeopolitik de coğrafya, dağlar, uçurumlar, bataklıklar, nehirler ve düzlüklerden ibaretti. Ancak bilgi çağında coğrafya fiziksel nesnelerin ötesine geçerek çok katmanlı ve akışkan bir yapıya dönüştü. Günümüzde coğrafya dediğimiz zaman, üzerinde yürüdüğümüz kara parçası değil, her türlü verinin ve enerjinin aktığı bir mekân akla gelmektedir. Burjuvazinin uydu ve insansız hava araçlarıyla coğrafya üzerinde kurmuş olduğu görme ve ışık ilişkisine bağlı denetimin kendisi zaten coğrafyanın anlamını değiştiren maddi bir eklentidir. Durmadan sinyal kovalayan nirengi sistemi, coğrafyaya eklenen elektromanyetik dalgalar ve radyasyondur. Bu durum coğrafyanın fizik yapısını değiştirmiştir. Zaten üretim yoğunlaştıkça doğanın olduğu gibi kalmasını bekleyemeyiz.
Mesela günümüzde coğrafyanın eski yüzyıldan kalan klasik anlamını nasıl yitirdiğinin anlaşması için şöyle bir örnek verebiliriz: Günümüzde okyanus tabanından geçen Fiber Optik kablolar, tarihi önemdeki İpek Yolu’nun günümüzdeki dijital halidir. Jeopolitik de etki yapmak isteyen artık kervan yollarına değil, bu kablolara etki yapmak zorundadırlar.
Biz hammaddenin ya da maddi malların önemsiz şeyler olduğunu burada iddia etmiyoruz. Pandemi sürecinde insanlığın temel maddi gereksinimleri taşıyan gemi kaptanlarına ve tır şoförlerine nasıl ihtiyacı olduğunu hep beraber gördük. Avrupa’da tuvalet kağıdının bir yeni Mercedes’ten daha anlam kazandığı günler de yaşandı. Her şeyden önce insanın türdeş varlığını korumak için tarıma ne kadar ihtiyaç duyduğunu hatırlayalım. Ama bizim burada bahsettiğimiz, sermayenin kendi varoluşunu gerçekleştirdiği sistemin bilgilerinin yüzde doksan yedisi bu kablolardan akmaktadır.
Emekçilerin yaşamında patronuyla karşılık birbirine bağlı olduğuna göre, çalışma ve pazar ekonomisinin işleyişinde bu kablolara bağlı olmuş oluyor. Her şeyden önce insanlık tarihinin bütün kitaplarının bilgisini saniyelerde gönderebilen bu kablolardaki finans bilgilerini sanal ya da yapay gerçeklik yaratımları olarak görmemek lazım. Bu kablodan ışık hızıyla geçen sinyaller, gerçek fiziksel dünyadaki malların dijital değer birimleridir. Fiziksel dünyadaki ekonomik değişim ve bölüşümün devamı ve güvenliği bu sisteme bağlıdır. Dijital sistem çalışmadığı zaman limanlardaki mallar, gemi konteynerlerinde bekleyen anlamsız mallara dönüşecektir. Bu anlamda bilgi çağıyla beraber, sadece coğrafyanın değil, aynı zamanda malların ve sermayenin anlamının da değiştiğini tespit etmiş oluyoruz. Zaten ekonomik hayatın anlamı değişmeden, doğanın bu ölçekte değişmesini beklememek gerektiğini söylemiştik. Eskiden para sermayesinin ve altının transferi için, bir yerden alınıp, bir yerlere doğru fiziksel olarak taşınması gerekirdi. Şimdi bu transfer kablolardan akan bir ışık huzmesinin parlamasıyla anında gerçekleşmektedir. Okyanusun tabanındaki bu kablolar koptuğu zaman küresel ticaretin ve mülkiyetin kanıtı ve tapusu da bir yerde ortadan kalkmış oluyor. Bu durumda sadece para değil, yeryüzündeki mallar da hareket edemez hale gelir.
Bizim bu kablolardan geçen verilerin, yerdeki gerçek malların ayrılmaz bir parçası olduğu tezimiz, Marks’ın, “Meta Fetişizmi Teorisi” ile de örtüşmektedir. Marks; “Emek, mülkiyet ve üretim gibi, insanlar arasındaki toplumsal ilişkiler, sanki sayılar ve eşyalar arasındaki bir ilişki gibi görünür.” derken bugünlere bir ışık tutuyordu. Mülkiyet hakkının bilgisi olmadan mülkiyetin bir anlam taşımadığı gerçeği, günümüzde bu fiber kablolar nezdinde tartışılmayacak bir gerçeğe dönüşmüştür. Ayrıyeten Engels, bugünkü fiber kablonun atası olan telgraf tellerinin borsaya ve dünya ekonomisine etkilerini dikkatlice izlemiştir. Bu konuda Anti-Dühring ve Konut Sorunu adlı eserlerinde epeyce kanıta rastlamak mümkündür. Telgraf telleri bağlamında teknolojiye bağımlı olmanın ekonomide bir yoğunlaşma ve hız yarattığını, böylece finansal krizin hızının ve kapasitesinin de genişlediğinden bahseder. Böylece ani ve küresel gelişen bir sistem, diyalektik karşıtı olarak ani ve küresel çöküşe meyilli bir hale gelmektedir.
İçinde bulunduğumuz “bilgi çağı”ndan dolayı Marksizmin artık miladını doldurduğunu iddia eden postmodern dönekler rüya görmeye devam edebilirler. Marks ve Engels, maddi mal ile sayısal verinin ayrılmazlığını daha kendi dönemlerinde tespit etmişlerdi. Onların daha 1848’lerde Komünist Manifesto’daki “Katı olan her şey buharlaşıyor” ifadesi, adeta günümüzün dönek ve inkârcılarına atılan siyasi bir şamar gibidir. Komünizmin ustaları, daha fiber optik kabloları görmeden sermayenin doğası gereği hızlanmalı ve fiziksel olarak kendisini aşmalıdır dediler. Sermayenin günümüzde klasik fizik yasalarının nedenselliği ile hareket etmediği açıktır. Bu duruma, tarihsel olarak önünde buldukları ekonomik ve teknolojik koşulların içinde hareket eden matematik yasalarını tespit ederek vardılar. Marks, sermayeyi statik bir nesne olarak değil, sürekli hareket etmesi gereken bir süreç olarak görüyordu.
Sermaye, bir malı üretip satmak için ne kadar yol kat etmesi ve ne kadar zaman harcaması gerekiyorsa, bu süre zarfında kendisinde yeniden sermaye üretemeyerek atıl kalır. Eski paranın yeni para üretemediği her gün ve her saat, sermaye için varoluşsal bir tehdittir. Bu yüzde para, okyanus ve dağ gibi her türlü fiziksel engeli aşmak ve bir an önce ışık hızına ulaşmak zorundadır. Engels zamanında bu bilgilerin taşınma işi ışık hızına ulaşmıştı aslında. Ama telgraf tellerinden yaklaşık ışık hızında gelen finans bilgilerinin bir operatör tarafından Morse alfabesinin çözülmesi günler alıyordu. Engels bu gelişmelerin piyasaya etkisini Manchester’da ortağı olduğu, “Ermen – Engels” fabrikasında gözlemleme şansını bulmuştu. Engels, telgraf tellerini bir posta haberleşme sisteminin ötesinde okuyordu. Ona göre mesele, bir askerin aşk ve özlem mektubunun hızından öte, sermayenin hız ve yoğunlaşmasının artarak komünizmin maddi koşullarını olgunlaştıracağı gerçeğiydi.
Engels’in bu bahsettiğimiz konudaki gözlemlerine, Marks’ın ölümü sonrası Kapital’in 3. cildini tamamlamak için tuttuğu notlarda rastlamak mümkündür. 4. bölümde, sermayenin devir süresini anlatırken, demir yolu, buharlı gemi ve elektrikli telgraf sisteminin dünya pazarını ve özellikle Süveyş Kanalı’nı yeniden gerçek manada kurduğundan bahseder. Engels’e göre, sermaye elektrikli telgraf ile kendisini yeniden üretme hızını on kat artırmıştı. Bu diyalektik gelişim günümüzde, ışık hızında analiz yapan akıllı bilgisayarlar tarafından, saniyede trilyonlarca finans analizi yapan minvalde ilerlemektedir. Komünizmin ustaları, yerdeki bir malın değerinin soyutmuş gibi görünen bir sayısal veri ile anında değiştiğini gözlemleyebildiler. Telgraftan gelen, coğrafi olarak uzak bölgelerin ekonomi bilgilerinin bankaları ve borsayı anında nasıl etkilediklerini başarılı bir şekilde tespit ederek gelecek yüzyıla projeksiyon tuttular. Bu ekonomik hız ve merkezileşmenin evriminin, aynı zamanda coğrafyanın kendisini yapısal olarak yeniden kurmasının evrimi olduğunu da burada belirtmek gerekiyor.
Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi gücü, Orta Çağ’ın merkezi olmayan ekonomik yapısından besleniyordu. O dönem dünyadaki ekonomik sistem birbirine entegre değildi. Üretim ve ticaret yerel olarak yapıldığı gibi, bu mahalli alanlar arasında da bir dengesizlik vardı. Tarih boyunca ekonomi ile dağ arasında bir diyalektik ilişkinin olduğu açıktır. Hasan Sabbah, kendi tarihsel döneminin ekonomisinin anlam biçtiği coğrafyaya dayanmıştır. Günümüzde sermayenin yoğunlaşması, bir Alamut Kalesi’nin eskisi gibi ortaya çıkması ve uzun süre yaşamasının tarihsel olanaklılığını ortadan kaldırmıştır.
Artık Alamut Kalesi’nin fedaileri, Anonymous gibi karanlık web kalelerinin fedaileriyle yer değiştirmektedir. Tarihteki Haşhaşilerin hançerli suikastçilerinin yerini artık bilgi suikastçilerinin almış olmasının nedeni, ilk tren rayı, telgraf teli ve buharlı makineden fiber optik kablolara kadar kendisini sembolize eden sermayenin devir hızının, geleneksel jeopolitik de yarattığı yapısal değişikliklerdir. Günümüzde bir bankanın verilerini bir bilgi sabotajıyla silmeden o bankaya fiziki olarak zarar vermenin mümkün olmamasının sebebi budur. Bina, kapı, pencere, ofis ve nakit para, bir bankanın artık varoluşsal olarak ihtiyaç duymadığı ve gittikçe tarihin sahnesinden çekilen aksesuarlardır sadece.
Devam edecek…








