Connect with us

Kültür-Sanat

Cihan Erdoğan yazdı | Işığın, Büyünün, İsyanın Destanı Yılmaz Güney

Cannes sokakları faşizmi lanetleyen kürsü haline getirildi. Yol filmi Costa Gavras’in ‘Kayıp’ filmiyle birlikte birinciliği paylaşırken filmin galasında Yılmaz Güney sağ kolu havada, devrimcilerle birlikte Enternasyonal’i söylüyordu.

yılmaz güney

Aşiret çatışmalarının, kaçakçılık hengâmesinin ortasında Siverek’te doğdu. Ateşin, kanın içinde kendi hikâyelerini dinleyerek büyüdü. Olmaz olsun, Kuzey Kürdistan’da olmayan ne vardı ki?

Büyük bir kan davasının içinde kendisini Çukurova’da Yaşar Kemal’in ulu destanının topraklarında; Toros’larda buldu. Amelelik, faytonculuk, pamuk tarlasında ırgatlık derken bir ananın karnından çıkarak yüzünü ilk kez metropollere dönüp dünyanın karnında tura çıkmanın ilk adımlarını attı.

Çelik suyunu iyi almıştı. Öğrencilik yılları derken iç kıpırtılarının eğilimlerine uyarak sanata yöneldi. Set işçiliği, asistanlık derken dünyada esen rüzgârla yüzünü sola döndü. Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin etkileriyle dünyada  Türkiye ve Kürdistan’da devrimci hareket yükselişe geçmişti. Siverek ve Çukurova’nın kavruk delikanlısı devrimci sinemanın ve emekçilerin dili olmaya çoktan karar vermişti. O’nun ilk filmlerinde bile zorbalığa karşı duruşu, yoksuldan yana tutumunu bariz bir şekilde görürüz ve hatta Robin Hood gibi zenginden alır, yoksula dağıtırdı. Seyithan olur; mütegallibeye karşı yönünü dağlara dönerdi. Çobanoğlu olur; eşkıyalarıyla birlikte dağları mesken tutardı. Çok geçmedi, ilk muzip eylemini rutin bir ev aramasında polislere yaptı. Kapıyı çalan polisler onu görünce tanıyıp irkilirler; “Kusura bakma abi, biz terörist arıyorduk.” deyince O da, ‘buyurun tam üstüne geldiniz, aradığınız kişiler bizim çatı katındalar” der.

Şakalaşma sürüp giderken çatı katındaki Ulaş Bardakçı ve arkadaşları telaş içindeler ve Yılmaz Güney durmadan polislere gelin arayın der. Bu muzip şaka tatlı bir sonla biter. Biter bitmesine, ne yazık ki daha sonra Yılmaz Güney yardım ve yatakçılık suçundan tutuklanır. 12 Mart’ın kanlı karanlık günlerinde Selimiye Hapishanesi’ndedir. Artık hapishane onun için bir dönemeç noktasıdır. İçeriyi bir okula çevirir, romanlar yazar. Duraksamadan kendisini bir üst seviyeye taşır. Faşist iktidarın nispeten gerileme dönemlerinde o da kendince geçmiş hareketin değerlendirmesi için bir muhasebe yapar. THKO, THKPC, TKP-ML değerlendirmesi yaparken; İbrahim Kaypakkaya’nın görüşlerinin Marksizm-Leninizm’e ve kendisine daha yakın olduğu sonucuna varır. Ondandır ki, Marksist hareketle hep sıkı ilişkiler içinde olmuştur.

Artık dışarıdadır. Çirkin Kral’ın yerini büyük, yaratıcı bir dev almaya başlamıştır. Büyük birikimini devasa boyutlarda beyaz perdeye aktaracaktır.

Kaf Dağı’nın arkasındaki fantastik aynanın sihrini usta kalemiyle birleştirip, ardıllarını afallatarak, yoluna devam ediyordu. Umut filmini seyreden usta yönetmen Elia Kazan “Filmi seyrettim, başroldeki oyuncu rolüyle bütünleşmiş büyük bir oyuncu diye iç geçirdim. Dışarı çıktığımda tekrar şaşırdım, öğrendim ki Cabbar, Yılmaz Güney’miş”. Büyük yönetmenleri de afallatan Yılmaz Güney hamurunu kendi halkının acılarına katarak karıyordu. Kendisini izleyenleri şaşkınlık anaforuna sokmuştu. Art arda birbirinden güzel filmleri Baba, Ağıt, Acı, Arkadaş, Düşman’ı Endişe filmi takip etti. Bir provokasyon sonucu Yılmaz Güney tekrar zindanlardaydı. O, orada da artık boş durmuyordu. Arayış, üretim, yenilenme, yerelden evrenselin kapılarını zorlamaydı amacı. Sokaktaki insanla Yılmaz Güney sineması etle kemik gibi bütünleşmişti. Sürü filmi ilk başlangıçtı. Aşiretler, aşiret ağaları, toprak kavgaları, parçalanan üretim ilişkileri ve onun ürettiği sancı Sürü filmiyle birlikte Yılmaz Güney’i artık dünya devlerinin, büyük klasik yaratıcılarının yanında görmeye başladık. Einsenstein, Fellini, Elia Kazan, Costa Gavras gibi yaratıcıların arasında adı anılır olmaya başlamıştı. Büyük laf etmek değil, dost düşman çok iyi biliyor ki, dünya devrimci sineması Yılmaz Güney’i konuşuyordu. Dönem büyük bir kaos, toplumsal kargaşa, faşist saldırganlıkla birlikte faşist darbeye ortam hazırlıyordu.

Olan oldu; beş general 11 Eylül gecesi yönetime el koyduklarını açıkladılar. Bu dönemin neler getirip, neler götürdüğünü uzun bir süredir devrimci hareket tartışıyordu. İşkence makinaları ve idam sehpalarının harıl harıl çalıştırıldığı bu kâbuslu dönemde Yılmaz Güney yeni bir muziplik peşine daha düşmüştü. Büyük yaratıcılıklarını harekete geçirip ‘Bayram’ adı altında bir senaryo yazıp uyduruk sansür kuruluna gönderdi. Suya sabuna dokunmayan, piyasa filmi olan Bayram’a sansür kurulu hiç şaşırmadan izin verdi. Bu ikinci muzipliği de tutmuştu. Kahkahalarla gülerek oyuncusundan, asistanından, set işçilerine varana dek adeta gizli bir örgüt kurdu. Yol filmi yarı açık hapishane olan Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın ve acılı bir destan olan Kürdistan’ın sorunlarını dünya kamuoyuna taşıyacaktı.

Ateşin, kanın, göklerin sidra makamına ulaştığı, cuntanın azgın günlerinde bir sarsıntı daha duyulmuştu. Yılmaz Güney kayıptı. Bütün devrimciler endişe içinde öldürüldüğüne inanıyorlardı. Yayıncı İlhan Erdost’u bile işkencede öldürenler Yılmaz Güney’i neden yaşatsınlardı. Olan bir sabahın köründe Paris’te, yürek hoplatır cinsten oldu. Bois Colombes’teki evi arayarak acil randevu isteyen Yılmaz Güney’di. Sağdı ve düşmanlarına karşı büyük bir zafer kazanmıştı. İlk görüşme metro Viktor Hugo’da oldu. İş başındaydı. Goncourt metrosundaki stüdyo harıl harıl çalışıp Yol filmini Cannes Film Festivali’ne yetiştirmeye uğraşıyordu. Bu koşuşturma, sarf edilen enerji kelimelerle anlatılamaz. Zor bir işti. Sayılı günler içinde bu zorluğun altından kalkacak bir Yılmaz Güney vardı. Stüdyo çalışmaları içinde görüşmeler ve toplantılar da sürüyordu. Süleyman Cihan’ı sordu. İşkencede öldürüldü denilince irkildi. “Alçak gönüllü, sıradan, mütevazı bir önderdi. Uzun bir süre ilişki içinde oldum, bir tek yanlışını görmedim. Yol filminin çekimlerinde de emeği oldu. Paramız eksikti, para istettim, anında gönderdi. Bir dahaki görüşmemizde hatırlayamayacağım bir miktar parayı da bir arkadaşa verdi”.

Yılmaz Güney Paris’te, ama neredeydi. Uşak medya yüzbinlere varan dolarlar teklif ediyor, tek bir kare fotoğraf için satın alacak birini bulamıyordu. Sessizlik bitti. Yüzlerce devrimci Cannes sokaklarındaydı. Bu kez Yılmaz Güney başka bir sürprizle karşılamıştı onları. Süleyman Cihan’ın on beş bin adet offset afişini bastırıp vermişti. Cannes sokakları Süleyman Cihan’la doldurulmuştu. Ve yine gizli bir toplantıda Yılmaz Güney “Arkadaşlar; tek isteğim ülkemizdeki vahşeti Yol filmini vesile ederek dünyaya taşıyalım” demişti. Öyle de oldu. Cannes sokakları faşizmi lanetleyen kürsü haline getirildi. Yol filmi Costa Gavras’in ‘Kayıp’ filmiyle birlikte birinciliği paylaşırken filmin galasında Yılmaz Güney sağ kolu havada, devrimcilerle birlikte Enternasyonal’i söylüyordu. Yol filminin ardından tarif edilmez bir yenilgi yaşayan generaller; kaçak, hain ve katil dediler Yılmaz Güney’e. Durdular, düşündüler, boşa koydular, dolmadı. Doluya koydular almadı. Yılmaz Güney “haindi”, ama Yol filmi Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın başarısıydı. Buna da Kenan Paşa fıkraları deyip geçelim bir kalem.

Cenaze Töreni-Komün Mezarlığı

Duvar filmi çekiliyordu. Set yeri film çekimiyle birlikte tartışma, eğitim, öğrenme ve enerjik bir çalışma mekânıydı. Acı, ah, vahşet Duvar’la birlikte tekrar dünya sinemalarına taşındı. Paris’ten Strassburg’a kadar düzenlenen uzun yürüyüşün en ön saflarına geçti. Strassburg’ta Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki kanlı rejimi yargılayan ‘Tribüne’ başkanlık etti. Yaraları derinleştiği, hastane koridorlarında gezindiği halde hala sokaklardaydı. 9 Eylül sabahı dünya ezilenleri, sinemaseverler acı bir buruntuyla uyandılar. En kötü ve en son muzipliğini yapmıştı, “Üzerime Komünarların battaniyesini örtün” deyip, hayata gözlerini kapamıştı Yılmaz Güney. On binler Paris sokaklarını doldurup Komünarların yattığı yere doğru yola çıktı. Servet Tanilli’nin “Elveda büyük sinemacı, elveda taçsız kral, hepimizi yasa boğdun” diyerek başlayan konuşmasıyla birlikte üzerine Komün’ün battaniyesi örtüldü.

Marmaris’te emekliliğin ‘tadını’ çıkararak yaşayan, nü resimler ve at resmi yapıp holding patronlarına satan Kenan Paşa, kendi zaptiye beygirlerini tepelediği sürgünlerde ölüme mahkûm ettiği sanatçıların eline su dahi dökemez olduğunu çok iyi biliyor. Bütün dünya Yılmaz Güney’i, Nazım Hikmet ve diğer yaşamını sürgünlerde yitiren diğer sanatçıları da çok iyi biliyor. 1986 yılında sanat edebiyat dergisi ‘Tohum’, Yılmaz Güney’e anıt mezar için geceler düzenledi ve binlerce kişiyle kucaklaştı. Komün mezarlığında Yılmaz Güney anıtından dünyaya şavkını duyuran ışıkta Tohum Dergisi’nin de katkıları var. Görevimiz ışığın, büyünün, isyanın destanı olan Yılmaz Güney’i ve onun durumunda olanları Anadolu’ya taşımaktır. Böyle bir kampanyayı örgütleyebilecek miyiz?



Nisan 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930 

More in Kültür-Sanat