
Günlük yaşamda dilimize adeta pelesenk olan “eski” ve “yeni” kelimeleri, kavramsal boyutlarıyla da sanat ve edebiyattan teknolojiye, sosyal bilimlerden felsefeye dek uzanan oldukça geniş bir kullanım alanı bulur. Aynı anlam ekseninde; “antik” ile “çağdaş”, “miadını doldurmak” ile “geçerliliğini korumak”, “çağın gerisinde kalmak” ile “çağını yakalamak”, “demode kalmak” ile “moda ve revaçta olmak” gibi kavram ve deyimler de benzer biçimde yaşamımızda yaygın bir karşılık bulur.
Neoliberal ideolojik-kültürel hegemonyanın daha da harladığı eski-yeni tartışması, tüm varyantlarıyla birlikte, kapitalizm karşıtı politik ve sosyo-kültürel dinamikleri de kendi anaforuna çekmeksizin bu denli geniş bir etki alanı oluşturamaz, böylesine popüler bir boyut kazanamazdı…
İşte, son otuz yılın en yaygın yakınma ve yerme klişelerinden küçük bir seçki: “Çağın ruhunu yakalayan şu best selleri okumadın mı daha?”; “Olay yaratan, çok konuşulan filanca filmi şu zamana kadar nasıl izlemezsin ya!”; “Allahım, etrafınıza bir bakın; az biraz değişin be kardeşim ya!”; “Hep aynı şeyleri tekrar etmekten yorulmadınız mı?”; “Siz ne hâlâ kapitalizm, emperyalizm, faşizm, devrim falan deyip duruyorsunuz?”; “Bıkmadınız mı bu bayat dilden?”; “İletişim, bilişim, yapay zekâ ve nanoteknoloji çağına bir bakın!”; “Siz ne emek-sermaye, ezen-ezilen ve sınıf diye tutturmuşsunuz!”; “Modası geçmiş, miadını doldurmuş şeylerle oyalanacağınıza dönüp bir de ekolojik krize, insan ve hayvan haklarına, demokrasi ve kimlik sorunlarına, çok renkliliğe ve çok sesliliğe bakın…”
Peki, nedir bu giderek efsunlu hâle ge(tiri)len “yeni”? Yeni denilen her şey gerçekten yeni midir? Yeni diye arz edilen şeylerde gerçekten yeni olan öz müdür, yoksa yalnızca biçim ve görünüm mü? Dahası, dolaşıma sokulan her yeni şey gerekli ve ileri midir? Asıl önemlisi, “ileri”den anlaşılması gereken nedir? …
Öte yandan, geçmişin mirası olarak algılanan “eski” ne demekti? Geçmişe ait olan her şey geri ve ayak bağı mıydı? “Eski” ve “geri” tanımlamasını kim, neye ve hangi kriterlere göre tayin ediyordu? Sorular çoğaltılabilir…
Peki, algısal ve yanılsamalı bir konumdan bakıldığında bizlere yalnızca zamansal ya da kronolojik bir ayrım gibi görünen eski-yeni karşıtlığının daha bütünlüklü bir kavranışına dair neler söylenebilir?
Söz konusu kavramsal kategorilere; felsefeden ideolojiye, sosyolojiden psikolojiye, dinlerden ekonomiye ve politik alana dek uzanan geniş bir düşünsel yelpazeden birbirinden oldukça farklı yanıtların verildiği açıktır. Bu durum, eski-yeni kavramları etrafında şekillenen tartışmaların sanıldığından çok daha karmaşık süreçler toplamına dayandığını göstermektedir.
Daha da önemlisi ise, “eski” ve “yeni”nin ilerleme, eşitlik, özgürlük ve toplumsal kurtuluş fikriyle kurduğu ilişkinin niteliğidir…
Eski(ci)lik
“Eskiye rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı!” Bilinmezlikleriyle birlikte, muhtemelen öyle olurdu! Bit pazarlarının günümüzde de bir hayli ilgi görmesi paradoksu bir yana, “eski”nin medya ve kültür endüstrisi aracılığıyla sistemli biçimde horlanması olgusu ve bu sayede büyütülen modern tüketim sürüsünün kıymetli katkılarıyla kapitalizmin mal pazarına “nur”lu kazançlar ve bol para yağdığı olgusal bir kesinliktir.
Yapay yöntemlerle eskitilip yırtılan pantolonların, moda ve tekstil tekelleri tarafından meta pazarının tek boyutlu AVM müdavimlerine -üstelik fahiş fiyatlarla- nasıl giydirildiğini hatırlayalım. Paradoks yalnızca giyim-kuşam alanıyla da sınırlı değildir elbette. Yeryüzünün özel mülk hâline getirilişini, üzerinde yaşayanların ise sınıflara ve sosyal kastlara dönüştürülüşünü meşrulaştırmaya çalışan nice kadim dogma ve eski masal, “yeni” ambalajlar içinde pekâlâ pazarlanabilmektedir.
Peki, etrafında oluşan tüm yanılsama ve çelişkili durumlara karşın, bir olgu olarak varlığını sürdüren ve çoğu zaman geri, köhnemiş, zamanı geçmiş ya da geçersiz olmakla eş anlamlı biçimde kullanılan “eski” nasıl tanımlanabilir? Bunca horlanan bu kavrama ilişkin olarak felsefe, tarih ve sosyal bilimlerin üzerinde uzlaştığı evrensel bir “eski” tanımı var mıdır?
Kestirme yanıt “hayır”dır. Zira “eski”, mutlak olmaktan uzak, çok boyutlu ve büyük ölçüde ilişkisel, tarihsel bir kategoridir. Teknolojik açıdan “eski” olan ile felsefi, estetik, politik ya da kronolojik açıdan “eski” olanın her zaman aynı şey olmaması, meseleye yaklaşırken analitik olduğu kadar diyalektik ölçütlerden de hareket etmeyi gerekli kılmaktadır.
Bu çalışma kapsamında “eski” kavramı -hangi ölçülerde geçerliliğini koruduğundan bağımsız olarak -yalnızca takvimsel anlamda geçmişe ait olanı değil; yeni tarihsel koşullar ve toplumsal-sınıfsal ilişkiler karşısında önceki döneme ait hâle gelen olgu, kurum, düşünsel öğe ve pratiklerin oluşturduğu ilişkisel bir kategori olarak ele alınmaktadır.
Tarihçiler için çoğunlukla kronolojik bir kategori olarak kabul gören “eski”, düşünsel geçerlilik açısından da aynı biçimde ele alınabilir miydi? Daha kapsayıcı bir düzlemde, bütünlüklü bir “eski”den söz edilebilir miydi?
Elbette. “Eski” diye adlandırılabilecek bir olgular ve ilişkiler toplamından, bir düşünceler silsilesinden söz etmek mümkündür.
Bu bağlamda “eski”ye; geçmiş çağlardan, tanrı merkezli düşünce ve değer sistemlerinden, eski üretim biçimlerinden ve onlara denk düşen teolojik ya da mutlakiyetçi iktidar formlarından, dinsel dogmalardan, bu dogmaların bekçiliğini üstlenen ruhban sınıflarından ve hatta Vatikan benzeri dinsel iktidar merkezlerinin çok yönlü işlevlerinden örnekler verilebilir.
Negatif bağlamlarda “eski”, bir zamanların canlı düşüncelerini dondurmak yoluyla elde edilen dogmaları, katılaşmış düşünce tortularını ve tarihsel işlevini yitirmiş olanı anlatır. Buna karşılık, özellikle felsefi düzlemde “eski”, tarihsel birikimi, geçmiş deneyimleri, yerleşik ve kurumsallaşmış olanı, hatta birçok düşünür açısından insanlığın kolektif hafızasını temsil eder.
Maddeci diyalektik bakış açısı da “eski”yi otomatik olarak geri, köhnemiş ve geçersiz ilan etmez. Sözgelimi eşitlik ve özgürlük özlemi ile buna karşılık gelen devasa düşünsel külliyat ve pratikler rezervi son derece “eski”dir. Dolayısıyla yenicilerin aksine tarihe daha eleştirel ve diyalektik bakabilenler, kimi “eski” fikirlerin, değerlerin ve ütopyaların yeniden canlanarak güncellik kazanması karşısında şaşırmazlar.
Bu bağlamda sorun, belirli bir döneme ait olduğu için değil; tarihsel işlevini gerçekten yitirdiği hâlde savunulmaya devam edilen düşünce ve değerlerde ortaya çıkar. Aynı şekilde, özünü ve anlamını koruyan kimi “eski” düşünce, değer ve taleplerin savunusundan hareketle eskiciliğe savrulmak; değişim ve gelişimin karşısında konumlanmak da meselenin diğer yüzünü oluşturur.
Yeni(ci)lik
Peki, kulağa dahi oldukça cezbedici gelen “yeni” nedir? Sahiden de değersizleştirilen, aşağılanan, ihtiyaç olsun olmasın “eski”nin yerine ikame edilen ya da onun tam karşısına yerleştirilen, hatta kimi zaman düpedüz kutsanan “yeni” neye denir? “Çağdaş”, “modern” ve “modernlik” gibi kavramlarla da eş anlamlı biçimde kullanılabilen “yeni”, bireysel ve toplumsal algıda hangi anlamları kazanmakta; olgusal ve bilimsel tanımlama düzeyinde nasıl bir içerik düzeyine ulaşmaktadır?
…
1970’li yılları bilenler, “Atın, atın, eskimiş çoraplarınızı atın… Jil geliyor!” sloganını hatırlayacaklardır. Bu slogan, dönemin ünlü kadın çorabı markalarından Jil Çorapları için hazırlanan televizyon ve radyo reklamlarında kullanılıyordu. Günlük yaşamın mizahına dahi konu olan bu reklam, yalnızca bir ürün tanıtımı olarak değil, aynı zamanda Türkiye’de “kullan-at” tüketim kültürünün yaygınlaşmasının erken örneklerinden biri olarak da anılabilir.
Gerçek yenilikten çok “yenilik hissi” üretip satan reklam endüstrisinin etki alanı yalnızca ekonomiyle sınırlı değildir. “Yeni formül”, “yeni seri”, “yeni nesil” gibi sloganlarla üretilen ayrıcalık ve üstünlük duygusu, kültürel, psikolojik ve sembolik düzeylerde de sistemli biçimde işlenmektedir. Bir tutku ve bağımlılık hâline ge(tiri)len tüketim çılgınlığının küresel sonuçlarına genel bir bakış dahi durumun vahametini anlamaya yeter. Özellikle kültür endüstrisinin nüfuz ettiği toplumsal dokuda oluşturulan “yeni” tutkusu, bireysel ve kolektif bilinç üzerinde kurduğu hâkimiyet sayesinde eleştirel yaklaşım ve sorgulama kapasitesini pekâlâ felce uğratabilmektedir.
Çok sayıda etkenin sonucunda oluşan hızlı tüketim psikolojisi ve “yeni” olana yönelik kitlesel yönelim, aynı hızla bıkkınlığa, dikkat dağınıklığına ve sorgulayıcılıktan uzak bir tüketim hummasına dönüşebilmektedir. Halk arasında yaygın biçimde kullanılan “maymun iştahı” metaforu; bir nesneden diğerine hızla atlayan, her şeye çabuk heveslenip aynı süratle vazgeçen, sürekli fikir ve arzu değiştiren güncel toplumsal profilin betimlenmesi bakımından da oldukça anlamlıdır.
İnsanın doğayla, toplumla ve düşünsel yaşamla kurduğu ilişkilerdeki “yeni” arayışı ve keşfi -her zaman bilinçli ve planlı etkinliklere karşılık düşmese bile- onun tarihsel yürüyüşünün kaçınılmaz gereklerinden biridir. Bu nedenle “yeni” kavramı yalnızca teknolojiye, kültürel ve maddi üretim yöntemlerine ya da moda eksenli gelişmelere indirgenemeyecek kadar geniş bir içerik taşır.
Ancak tam da bu nedenle “yeni”yi tanımlamak kolay değildir. Yenilik niceliksel midir, niteliksel midir? Özde mi gerçekleşmektedir, biçimde mi? Tarihsel bir dönüşümü mü ifade etmektedir, yoksa yalnızca paradigma değişikliğini mi? Ya da moda örneğinde olduğu gibi geçici bir piyasa yeniliğinden mi ibarettir?
“Yeni” denilen şey yalnızca zamansal, teknik ya da kültürel bir kategori olarak değil de insanın doğayla, toplumla, bilgi evreniyle ve yaşamın bütünüyle kurduğu ilişkilerin aldığı biçimlerden biri olarak ele alınacaksa, şu tanımlama anlamlı görünebilir:
“Yeni, eskinin bağrında oluşan; çoğunlukla onu aşan ya da en azından aşma potansiyeli taşıyan dönüşüm biçimidir.”
Benzer biçimde şu tanım da manalı olabilir:
“Yeni; mevcut gerçeklik, düşünme biçimi veya yaşam örgütlenmesi içerisinde ortaya çıkan farklılaşma, dönüşüm ya da kopuş potansiyelinin tarihsel ve toplumsal bilinç tarafından anlamlandırılmış hâlidir.”
Kuşkusuz bu tanımlara, felsefeden ekonomiye, bilimden sanata, ideolojiden siyasete, teknolojiden sosyal psikolojiye kadar uzanan geniş bir alanda farklı ve özgün katkılar eklemek mümkündür. Ancak farklı disiplinlerin geliştirdiği “yeni” kavrayışlarının ayrıntılı bir incelemesi bu yazının sınırlarını aşacağından, şimdilik bu genel çerçeveyle yetinmek yeterli olacaktır.
Yenilik tutkusunu yenicilik saplantısına dönüştürenlerin sandığı gibi her biçimsel değişim, her albenili tüketim nesnesi ya da her dikkat çekici tasarım gerçekten “yeni” değildir. Küçük tasarım değişiklikleri ve kozmetik güncellemelerle piyasaya sürülen telefonlar, otomobiller ya da elektronik cihazlar pekâlâ “devrimsel yenilikler” olarak pazarlanabilmektedir.
Bu mantık içerisinde eski ürünün sağlamlığının, dayanıklılığının ya da işlevselliğinin fazla bir önemi yoktur. Ürünün “eski görünmesi”, “modasının geçmiş olması” ve reklam endüstrisinin bireylerde yarattığı eksiklik duygusu; “yeterince güncel değilsin”, “geri kalıyorsun”, “çağın gerisindesin” türünden psikolojik baskılarla birleştiğinde, tüketiciyi ihtiyacı olmadığı hâlde yenisini istemeye yöneltebilmektedir.
Çünkü günümüz toplumunda “eski” olmak ya da “eski”yle anılmak yalnızca zamansal bir durum değil; aynı zamanda bir statü ve itibar kaybı olarak kodlanmaktadır. Bu durumdan kaçınmak ve sürekli bir kimlik güncellemesi yaşayabilmek için, ihtiyaç olmasa bile “yeni”yi kuşanmak ve tüketmek gerektiği telkin edilmektedir.
Oysa yeni diye pazarlanan bir marka, gelecek sezon için hazırlanan bir giyim koleksiyonu, piyasayı istila eden herhangi bir ticari nesne ya da özenli pazarlama teknikleriyle dolaşıma sokulan herhangi bir “düşünce”, özü ve işlevi bakımından gerçekten yeni olmayabilir. Ne gam!
Amaç herhangi bir ürünün ya da düşüncenin işlevselliği, kullanım değeri ve dayanıklılığı değil de tüketim döngüsünü hızlandırmak ve güvence altına almak olduğunda, her türlü ideolojik ve kültürel manipülasyon da meşru görülebilmektedir.
***
Peki, tüketici kalabalıkların gözüne, ruhuna ve algısal bilincine sokulan her yenilik ya da yeni olduğu sanılan her şey gerçekten yeni midir? Daha da önemlisi, her yeni bir ilerleme ölçütü müdür? Hem sonra, ilerleme nedir?
Devam edecek…








