
Yazar: Deniz Zan
Kapitalist üretim tarzı geliştikçe sömürü sistemindeki emek değeri de yeni yöntemler ile değişmektedir. Geleneksel tarım ve hayvancılıkta köylünün kuşaklar boyu aktardığı temel bilgi birikimi (hayvancılık, toprak, iklim ve tohum bilgisi), günümüz koşullarında sensörler, dronlar, yapay zekâ sistemleri aracılığıyla büyük bir havuz şeklini alarak dijital veri ağlarını (dijital bilgi depoları) yaratmıştır. Bu durum aslında pilot uygulamalar ile başlayıp bugün %35’lik bir alanda uygulanabilirliğe dönüşmüş; ortaya çıkan yapısal dönüşümünün uzun süreli sürdürülebilir olmasına zemin yaratmıştır. Küresel güçler aracılığıyla sözde yenilenebilir, gerçekte ise canlılığın ömrünü daraltan bir yapısal dönüşüme girmiştir. Bu durum, canlı emeğin bilgisinin gasp edilerek sabitleşmiş sermaye (yazılım ve algoritma) biçiminde işçinin/çiftçinin tasviye edilmesidir. Köylü artık toprağın işçisi değil, tarladan topladığı veriyi kapitalistlere aktaran ve karşılığında kendi ürettiği bilginin tavsiyesini (ne zaman ekeceği ne kadar gübre atacağı) yüksek rakamlar karşılığında satın alan algoritmik sistemin bir parçası haline gelmiştir.
Emeğin bu biçimsel değişimden gerçek sömürüye geçişi, dijital bariyerin en somut göstergesidir. Aynı durum hayvancılık için de geçerlidir. Kapitalistler hayvancılıkta kullanılan internet bağlantılı kulak küpeleri, biyosensörler, rumen kapsülleri ve termal kameralar ile hayvanı biyolojik bir canlıdan ziyade, zamanın 7/24 saati veri üreten ve bu verileri doğrulayan canlı bir sermaye aracı haline getirmiştir. Hayvanın yürüyüşü, geviş getirmesi, vücut ısısı ve süt verimi sürekli olarak arşivlenir. Ama buradaki temel çelişki, hayvanın biyolojik sınırlarının sermayenin daha fazla artı-değer elde etme hırsıyla gaspıdır. Yani sermaye sadece teknolojik bir data oluşturmakla kendini sınırlamamaktadır. Geleneksel hayvancılıkta köylünün gözlemine, meraya ve hayvanla kurulan doğrudan ilişkiye dayanan fiziksel emek bilgisi, bu dijital izleme sistemleri aracılığıyla toplanarak bulut sistemlerine (Yapay zekâ programlarına) aktarılır. Köylü, kendi hayvanının sağlığını veya üretkenliğini anlamak için bu noktada tekellerinin sunduğu algoritmik raporlara bağımlı hale getirilir. Köylüden gelen pratikte şekillenen yılların bilgi/birikimi bu şekilde üreticiyi kendi üretim araçlarının işleyişine yabancılaştırır. Yani köylüyü sistemin verilerini doğrulayan ücretsiz bir bilgi işçisi konumuna indirger.
Akıllı hayvancılıktaki dijital bariyer, kapitalizmin temel çelişkisini açıkça ortaya çıkarır: Üretici güçler (teknoloji, veri, otomasyon) muazzam düzeyde yaygınlaşırken, mülkiyet ilişkileri giderek daha az tekelin elinde toplanmaktadır. Böylelikle teknoloji, hayvanı ve doğayı sömürmenin kusursuz bir aracı haline getirilir. Üstelik bu dijital karatma operasyonu, endüstriyel hayvancılığın yarattığı devasa ekolojik yıkımı (su krizleri, metan emisyonları, antibiyotik direnci ve atık kirliliği) çözmek yerine, daha yüksek bir teknolojik düzeyde yeniden üretmektedir. Yapay zekâ sistemleri, bu derin yapısal ve ekolojik krizleri sadece yönetilebilir ve yenilenebilir bir yapı olarak sunarak kapitalist üretimin doğayı yağmalama mantığını meşrulaştırmaktan başka bir şey yapmamaktadır.
Bir diğer can alıcı nokta ise kapitalist sistemin merkezi tarafından geliştirilen, akıllı tarım terminolojisi ardına gizlediği ve bunu kamuoyuna “çevre dostu, sürdürülebilir tarım” olarak maskeledikleri yapısal değişimdir. Özellikle son 20 yılda İngiltere, Japonya, ABD gibi ülkelerde ilk geliştirilen klasik Sera’dan teknolojik dönüşüm hamlesinin ortaya çıkardığı kirli gaz yapısı tartışmamız sonuçları ile görülmüştür. Günümüzde ise bu durum ekolojik tarım adı ile sadece farklı bir boyuta geçmiştir.
John Bellamy Foster’ın kavramsallaştırdığı “Ekolojik Emperyalizm” teorisi, sermayenin sadece emeği değil, çevre ülkelerin doğal kaynaklarını ve ekolojik taşıma kapasitelerini de sistematik olarak işgal ettiğini gösterir. Dolayısıyla karşımızdaki tablo ekolojik bir kurtuluş değil, dijital araçlarla tahkim edilmiş ve Marx’ın Kapital’de mülksüzleştirme yoluyla birikim olarak tarif ettiği mekanizmanın teknoloji merkezli bir versiyonudur. Akıllı tarımın can damarı olan sensörler, otonom traktörler, dronlar ve yapay zekâ altyapıları; lityum, kobalt, nikel ve koltan gibi nadir toprak elementlerine bağımlı bir şekilde ilerler. Doğal olarak bunların giderilmesi için tekrar toprağın vahşice işlenmesi gerekmektedir. Nitekim Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin katastrofik kobalt ocaklarından Bolivya’nın tarımsal su havzalarını kurutan lityum madenlerine uzanan sömürge alanlarında, yerel halkların mülksüzleştirmesi, su kaynaklarının zehirlenmesi ve çocuk emeğinin sömürülmesi pahasına çıkarılan bu madenler, kapitalistlerin tarlalarını ekolojik, akıllı ve yenilenebilir kılarken, geride ise bir ekolojik yıkımdan başka bir şey bırakmamaktadır.
Daha net bir ifade ile dünya nüfusunun refahı için sözde geliştirilen akıllı tarımsal faaliyetler günün sonunda tekrar topraktan beslenmek zorundadır, bunun için gerekli olan doğal kaynak gene doğadadır. Tarımda dijitalleşme, sermayenin kendi merkezindeki bir coğrafyayı sözde geliştirirken, bir diğer coğrafyayı açık maden ocaklarıyla sömürdüğü bir yapıdadır. Dahası, tarımsal üretimi bulut sistemleri ve algoritmalarla yönetmek, basit, mekânsız ve havada asılı bir süreç değildir; aksine somut, fiziki ve muazzam bir kaynak işgaline dayanır. Uluslararası enerji ve çevre raporlarına göre, küresel ölçekteki veri merkezlerinin yıllık su tüketimi 560 milyar litreyi aşmış durumdadır. Yapay zekâ modellemelerinin tarıma entegrasyonuyla bu miktarın 2030 yılına kadar 1,2 trilyon litreye ulaşacağı öngörülmektedir.
Milyonlarca dönümlük araziden akan anlık tarımsal verileri işleyen ve soğutulması için milyarlarca litre temiz su tüketen bu yapay zekâ altyapıları, bir taraftan kuraklıkla boğuşan kısıtlı su havzalarını kuruturken; diğer taraftan sözde bu sorunu çözecek akıllı otomasyon sistemlerini pazarlamaktadırlar. Örneğin, Şili’nin kurak Atacama bölgesinde tarımsal bilgi datası sağlayan sunucuların soğutulması için yeraltı su rezervlerinin kullanılması, yerel halkların tarımsal üretim imkânlarını tamamen yok etmektedir. Yani ekolojik bir dönüşümden bahsederken aslında bunu sağlamak için gene doğayı sömürmekten ve ama aynı zamanda onu kirletmekten başka bir yolla yapamıyor. Sözde ekolojik yaklaşımlar ise bu gerçekliği maskelemeden başka birey değildir.
Bu değişikliğin son durağı ise planlı dönüşüm hareketi ile kullanımı kısaltılan ve teknolojik ömrünü tamamladığında kapitalist ülkelerin temiz sınırları içinde tutulmayan elektronik atıklardır. Geri dönüşüm yalanı altında Latin Amerika’dan başlayan, Afrika kıtasına yayılan ve çöplüklerine boşaltılan teknik atıklar üzerinde yapılan toprak analizleri, sömürgeci paylaşımın çevresel vahşetini bilimsel olarak ortaya koymuştur. Agbogbloshie’deki söküm ve yakım alanlarında yapılan toprak analizleri, kabul edilebilir sınırların delinmiş, kilogram başına 15.841 mg bakır, 6.106 mg kurşun ve 16.065 mg çinko gibi korkunç ağır metal çöplüğü ortaya çıkardığı, bizzat Avrupa Birliği küresel çevre raporlarına yansımıştır.
Akıllı tarımın vaat ettiği o steril, pürüzsüz ve sıfır karbon gelecek vizyonu, kıtanın bir tarafında nehirleri, toprakları ve havayı kirletip canlılar için yaşanmaz hale getirirken, diğer tarafından bir avuç kapitalistlerin ülkelerine sözde yenilenebilir bir hayat sunmaktadır. Kirli sanayilerini aynen devam ettirmek isteyen kapitalistler, akıllı tarım verilerini kullanarak sömürdükleri ülkelerde küçük köylü arazilerini karbon kredisi spekülasyonu amacıyla kapatmakta ve yerel halkı kendi topraklarından sürerek tarımsal alanları finansal varlıklara dönüştürmektedir. Örneklendirmek gerekirse Afrika genelinde Total ve Shell gibi enerji devlerinin akıllı tarım izleme uydularını kullanarak yeşil koridorlar adı altında milyonlarca hektarlık köylü toprağını çitlemesi ve yerel toplulukları mülksüzleştirmesi bunun en açık kanıtıdır.
Yakın bir zamanda Dünya Bankası tarafından finansa edilen ve gene uluslararası tekelci güçler tarafından işletilen, Kenya ve Tanzanya’da uygulamaya konulan Güvenli Tarım projesi; akıllı veri uygulamaları ile “küçük köylülüğü koruma” gerekçeli olsa da gerçekte ise yapmaya çalışılan şey yapay zekâ sistemleri ile geliştirilen teknolojik araçlar üzerinden küçük üretimi bağımlı hale getirmektir. Örneğin hava durumu verilerini tekelleştirerek köylüleri her yıl yenilenmesi zorunlu anlaşmalara bağlamış ve prim ödeyemeyen binlerce üreticinin toprağına el konulmasına kapı aramıştır. Diğer bir ifade ile köylü modern köleleştirilerek mülksüzleştirirmiştir.
Dünya coğrafyasının bir diğer bölgesi olan Endonezya ve Malezya’da yapay zekâ temelli uygulanan sistemde özünde sadece ülkelerin değişmesinden başka bir şey değildir. Özellikle bölge ekonomisinde ve sanayide önemli bir hammadde olan palmiye yağı üretimi için geliştirilen; akıllı dronlar ve uzaktan algılama uydularıyla donattığı plantasyonlar, sözde karbon oranlarını azaltmakta ve zararlı tohum kullanımı ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Ancak gerçekte ise kullanılan yapay zekâ ve ileri teknoloji ile yerli halkın atalardan kalma ormanlık alanlarını verimsiz veya kullanılmayan arazi olarak göstermekte, devletlerin bu toprakları şirketlerin akıllı endüstriyel tarımına tahsis etmesine zemin yaratmaktan başka birey değildir. Havayı, toprağı ve doğayı tümden kontrol altında tutan bu sistem ile kapitalistler yaşam alanlarının verimliliğini öldürerek, işgalci ve sömürücü yapıyı güçlendirmektedirler.
Aynı şekilde Çin’de geliştirilen dijital domuz işletmeleri ile hayvancılığın geleneksel yöntemlerden evrildiği yabancılaşmış, teknolojik dönüşüm acısından önemlidir. Alibaba ve JD.com gibi teknoloji tekelleri tarafından geliştirilen domuz yapay zekâsı sistemleri; binlerce hayvanın yüzünü tanıyan kamera sistemleri, ses analiz programları ve robotik besleme araçları kullanılmaktadır. Bu teknolojik sistem ile hayvancılık emeğini tamamen makineleştirerek geleneksel hayvancılığı tasfiye etmiş; hayvancılığı sadece veri akışından ibaret, biyolojik olarak kırılgan ve tamamen merkezî sermayeye bağımlı devasa birer algoritma verisine dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu yapı temelinde tekelleşmeyi, köylü sınıfının tasviyesini, beraberinde insanın temel yaşamsal faaliyetlerini denetim altında tutmaya doğru ilerlemektedir.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi teknoloji ürküttüğü kadar doğru ellerde halkın çıkarlarına göre şekillenmedi sürece emperyalist kapitalist yapıya hizmet etmekten öteye geçemeyecektir. Çünkü gelişen teknolojik yapısal değişim dünyanın bir tarafına refah, huzur ve sözde yenilenebilir bir hayat vaat ederken, diğer taraftan dünyanın farklı bölgelerini çölleştirerek, havayı, suyu kirleterek yaşam alanlarını yok etmektedir.
Bu bağlamda yenilenebilir, değiştirilebilir ekolojik hayatin örülmesi ve örgütlenmesi temelinde gerçek bir sınıfsal bakış ile yaratılabileceğini unutmamak gerekir. Her şeyin temelinde yatan bu sınıfsal çelişki mutlaka beraberinde örgütlü bir direniş yaratacaktır. Bugün dünyanın farklı kıtalarında doğa katliamlarına karşı örgütlenen başkaldırış bir zorunluğun ötesine geçerek insanın doğa ile tekrar ilişkilenmesi ile doğru orantılıdır.








