
Zeynep Hayır/Almanya
Takım elbise giydirmek, kravat taktırmak, kırmızı halılar sermek ya da diplomatik protokollerle ağırlamak, radikal, şeriatçı ve kafatasçı bir siyasal hareketin ideolojik geçmişini değiştirmez. Ne giydirilen takım elbise, ne takılan kravat, ne de uluslararası diplomatik destek, Suriye’de yaşanan katliamları, ağır insan hakları ihlallerini ve farklı halklar ile inanç topluluklarının maruz kaldığı acıları unutturamaz. Bir yönetimin meşruiyeti protokol fotoğraflarıyla değil, halklarına nasıl davrandığıyla ölçülür. Dünya yeni Suriye yönetimini meşrulaştırmaya çalışırken, Almanya’ya ulaşan bir gazetecinin tanıklığı bambaşka bir gerçeğe işaret ediyor.
Ocak 2026’da Suriye’de gözaltına alınan Alman gazeteci ve ETHA gönüllü muhabiri Eva Maria Michelmann, 19 Haziran’da serbest bırakıldıktan sonra Almanya’da düzenlenen basın toplantısına gönderdiği video mesajda aylar süren gözaltı boyunca maruz kaldığını söylediği kötü muamele ve insan hakları ihlallerini anlattı. Michelmann, HTŞ yönetiminin demokratik olduğuna inanılmaması gerektiğini söyledi ve yaşadıklarının insanlık dışı olduğunu ifade ederek hâlâ tutuklu bulunan gazeteci Ahmet Polad’ın derhâl serbest bırakılması çağrısında bulundu.
Bu açıklamalar, Suriye’nin yeni Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara’nın uluslararası alanda hızla diplomatik kabul gördüğü bir dönemde geldi. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ahmed el Şara ile görüşerek yeni döneme ilişkin diplomatik ve ekonomik iş birliklerini ele aldı. Fransız şirketlerinin de yer aldığı yeniden inşa ve yatırım görüşmeleri, yeni yönetimin uluslararası alanda meşruiyet kazanma sürecinin önemli adımlarından biri olarak öne çıktı. Aynı günlerde Ahmed el Şara, Ankara’da düzenlenen uluslararası diplomatik temaslarda da ağırlandı ve yeni yönetime verilen uluslararası destek daha görünür hâle geldi.
Ancak tam da bu süreçte Almanya’dan gelen Eva Maria Michelmann’ın tanıklığı, Suriye’de insan hakları, basın özgürlüğü ve hukukun üstünlüğüne ilişkin tartışmaları yeniden alevlendirdi. İnsan hakları örgütleri ve basın özgürlüğü kuruluşları gazetecilere yönelik uygulamalar, keyfi gözaltılar ve ifade özgürlüğüne ilişkin kaygılarını dile getirmeyi sürdürüyor.
Suriye yalnızca siyasi bir coğrafya değil. Arapların, Kürtlerin, Türkmenlerin, Süryanilerin, Ermenilerin, Çerkeslerin, Alevilerin, Hristiyanların, Dürzilerin, Ezidilerin ve daha birçok halk ile inanç topluluğunun ortak ülkesi. Böylesine çok kültürlü ve çok inançlı bir toplumun geleceği tartışılırken farklı halkların ve inanç gruplarının güvenliği de en önemli başlıklardan biri olmayı sürdürüyor.
Özellikle Alevilere, Ezidilere ve diğer topluluklara yönelik katliamlar ve ağır insan hakları ihlallerine ilişkin uluslararası raporlar ve tanıklıklar daha önce de dünya kamuoyunun gündemine gelmişti. Dünya bugün dikkatini başka krizlere çevirmiş olsa da Suriye’de sahada neler yaşandığı konusunda hâlâ ciddi belirsizlikler bulunuyor. Eva Maria Michelmann’ın ülkesine ulaştıktan sonra yaptığı açıklamalar da bu kaygıları yeniden gündeme taşıdı ve Suriye’deki insan hakları durumuna ilişkin endişeleri daha da derinleştirdi.
Eva Maria Michelmann’ın tanıklığı yalnızca bir gazetecinin yaşadıklarını anlatan kişisel bir hikâye olarak görülmemeli. Bu tanıklık, Suriye’de kurulan yeni siyasal düzenin insan hakları siciline ilişkin ciddi soruları yeniden gündeme taşıyor. Uluslararası toplum yeni yönetime siyasi ve ekonomik destek verirken, bu desteğin insan hakları, basın özgürlüğü, farklı halkların ve inanç topluluklarının güvenliği açısından doğuracağı sonuçlar da aynı açıklıkla sorgulanmalıdır.









