Connect with us

Makale

İdealin Diyalektiği Üzerine

Bunun içindir ki komünizm davası, Marks’ın sınırlı ömründe ekonomi politik biliminde yaptığı devrimi, yine onun diyalektik yöntemiyle bütün bilimlerle ilişkilendirmeden ve bütün bilimleri Marks’ın kendi ardıllarına bıraktığı hedef olarak bir tek tarihi bilimi etrafında birleştirmeden nihai amacına vardırılamaz.

İliyenkov ‘un tabiriyle ideal, kendisi o olmadığı halde ona benzeyen, onun gibi davranan, dolaylı ya da olaysız olarak benzediği şeyin işlevlerini yerine getiren şeydir. İdeal olan şey, maddi şeyler karşısında tıpkı tanrı gibi kusursuzdur. İdeali tıpkı kırık bir ayna gibi bilinç altından bilince yansıtan maddi üretim ilişkilerinin dünyası ise aynanın kusurunu kendisi üstlenmiştir. Fakat, tam da böyle olduğu için tanrısal bir kusursuz tözü temsil eden idealler, yine, kendisi gibi kusursuz işleyen maddi dünyanın yasaları tarafından yıkılacaktır. Çünkü, maddi dünyanın kendisi gibi idealleri de yaratan ve tarihsel olarak kendi yarattığı dünyayı yıkan da o nesnel yasalardır. Bu, aynı zamanda, diyalektiğin temel ilkesinde olduğu gibi her şeyin kendi karşıtına dönüşmesi, maddi dünyanın insan zihninde tersine dönmüş bir aynasından başka bir şey olmayan ideallerin, yine, diyalektiğin temel yasasıyla kendi karşıtına, yani, maddi dünyanın kendisine dönüşmesinden, bir başka ifadeyle, yadsımanın yadsınması yasasının gerçekleşmesinden başka bir şey değildir. Tam da böyle olduğu için, yani, kusurlu olan maddi dünya, kusursuz olan kendi karşıtına dönüşürken, kusursuz bir nitelik kazanır. Çünkü, bilinç maddi gerçekliğin yanılsamalı bir algısı olarak, doğa yasalarının kendiliğinden işleyişinin insandaki bir yansıması olan bilinç altına karşı her zaman kusurludur. İnsan kendi bilincinin kusurlarını evren, doğa ve toplum yasalarını aşama, aşama bilincine çıkararak ve bu yasalar aracılığıyla kendi tarihini iradi olarak gerçekleştirerek aşabilir ve özgürlüğünü gerçekleştirebilir. Ama bu, tıpkı bilinç altının bilince dönüşürken bilincin tarihsel zorunluluklarda temel bulan kusurlarını oradan kaldırması gibi tarihin iradi bir nitelik kazanmasından başka bir şey değildir.

İliyenkov, bu ideal kavramına ilişkin tanımını, Marks’ın, Kapital’de, Hegel’in idealist diyalektiğini tersine çeviren ve materyalist bir zemine oturtan yöntemine dayandırır. İliyenkov’a göre, Marks, yeni bir terminoloji yaratmak yerine var olan terminolojiye karşılık gelen kavramların içini diyalektik materyalist bir yöntemle yeniden doldurmaya çalışır. Çünkü, kendisinden önceki filozoflar, hep yeni terminolojiler üretmeye çalışmışlarsa da bu, onların terminolojilerine karşılık gelen kavramların içeriğini epistemolojik ve ontolojik bir Temele oturtabilmek için yeterli olmamıştır. Hegel ‘e kadar olan filozofların diyalektik bir yöntemden yoksun olması gibi Hegel’in kendisi de ekonomi politik bilimiyle çok ilişkili olmadığı için, kendi tarih tezi için materyalist bir temelden yoksundu. Bunun içindir ki Marks, kendi tarih tezini Hegel Diyalektiği, İngiliz ekonomi politiği ve Fransız sosyalizminin bir toplamı olarak değil ama onların hatalarını da düzelten bir sentezi üzerine inşa ederek, Althusser’İn deyimiyle, tarih felsefesini tarih bilimi haline getiren epistemolojik bir kopuş yaratmıştır.

İliyenkov, Kapital’de hem çok tanıdık hem gizemli toplumsal bir görüngünün olan parayı çözümlerken Marks şu tanımı ortaya koyar: “Metaların fiyat ya da para biçimi, genel olarak onların değer biçimleri gibi, kendilerinin elle tutulur gerçek maddi biçimlerinde farklı, yalnızca ideal veya zihinsel bir biçimidir” ( İdealin Diyalektiği, Etkinlik Ve Zihnin Kuruluşu-Evald İlyenkov-s: 126-Yordam Kitap) derken, Marks’ın, ideal kavramını, kendisinden önceki filozoflar gibi insanların kendi kafalarından başka hiç bir yerde var olmayan bir tözle değil, maddi dünyanın maddi ilişkilerinden insan bilincine yansıyan bir içerikle temellendirdiğini ifade etmeye çalışmaktadır.

Böylece, modern toplumda para, her şeyin kendisiyle değişikliği ve dolayısıyla, her şeyin yerine konuşabilecek olan ideal bir biçim olarak tanrısal bir niteliğe bürünür. Şimdi artık para, köleci toplumun mitolojilerindeki Zeus gibi tanrıların tanrısıdır. Bunun içindir ki burjuva zihnin artık gök yüzündeki bir tanrıya ihtiyacı kalmamıştır; hatta böyle kutsal güçlere dayanan bir tanrı, artık, onun ayak bağı haline gelmiştir. Burjuva Cumhuriyetinin laiklik ilkesinin temelinde onun ekonomi politiğinin bu karakteri vardır. Feodal toplumdan farklı olarak her şeyi sahiplenme hakkına sahip olanlar belirli bir soydan gelen soylular değil, para sermayesi en büyük olanlardır. Modern toplum, devletin kutsallığının soyun kutsallığına ve ona yedeklik eden kilisenin kutsallığına değil, paranın gücüne dayandığı toplumdur. Kapitalist toplumun tanrısal gücüne hükmeden devlet, Muhammet’in İslam Devleti ya da Avrupa’nın Hıristiyan devleti gibi mutlak yasaları olan bir imparatorun ağzından değil sermayenin ekonomi politik ve Siyasal ihtiyaçlarına göre kılıktan kılığa bürünen burjuvazinin ağzından konuşur.

Muhammet’in tanrısı ise bir imparator benziyor ve hiçbir yerde ben demiyor biz diyor. Muhammet yalan söylemiyor. Kendi tarihsel sürecine karşılık gelen ve tıpkı eskiyen ve üretici güçlerin gelişimine kösteklik eden üretim ilişkileri gibi, kırılmış ya da kırılacak bir ayna gibi tarihsel gerçekliği bilinciyle değil ama bilinç altıyla yansıtıyor. Kuran’ın söyleminin, bugün yeni keşfedilmiş olan evren ve doğa ontolojisinin kimi gerçeklikleriyle benzeşmesinin ya da onları çağrıştırmasının nedenini ise Muhammet’in tanrısının evren, doğa ve toplum tarihine İlişkin olarak her şeyi önceden bildiğini, onun ve meleklerinin her şeyin yaratıcısı olduğuna dair ontolojik bir temelden kaynaklanmaz. Çünkü, bu benzerlik ve çağrışım, tamamen doğanın ve evrenin bir parçası olarak var olmuş olan insanın kendi öz etkinliğinin söylemsel bir ifade biçiminde başka bir şey olmayan ve dolayısıyla, onun ontolojisine değilse bile epistemolojisine kendiliğinden, tıpkı bir ayna gibi temel oluşturan dilin matematiğinin diyalektiğinden gelir.

Muhammet’in tanrısının tıpkı bir imparatora benzemesi gibi her çağın tanrısı da kaçınılmaz olarak o çağın kendisine benzer. Nasıl ki sınıflı toplumların devletleri tıpkı bir tanrı gibi işlev görüyorsa, komünist toplumun ikinci aşamasında, devletin, onu zorunlu kılan ekonomi politikle birlikte ortadan kalkmasıyla, bütün toplum, hep birlikte devletin ve dolayısıyla tanrısallığın bütün işlevlerini bir ahenk içinde üstlenecektir. İşte, o çağ, her türlü tanrısallıkla birlikte devletten de özgürleşme çağıdır. Fakat, ezilenlerin, tanrısal güce hükmeden egemen sınıfların devletiyle savaşı can pahasına olmak zorundadır. Çünkü, insanların kafasındaki soyut tanrı kavramının maddi bir aynası olan sınıflı toplumun devleti, kendi iktidarından hiçbir zaman kendi isteğiyle vazgeçmeyecektir. Çünkü, burjuvazinin kendi sermayesine tapınması ve parayı modern toplumun dini haline getirmesi, en az, bir papazın kafasındaki tanrıya inancı ve bağlılığı kadar güçlü, fakat gayri iradi bir bağdır ki onun bir sınıf olarak asla vaz geçemeyeceği kutsal aşkı ve tanrısı paradır.

Nasıl ki burada ifade etmeye çalıştığımız gibi maddi dünyanın maddi üretim ilişkilerinin insan bilincine ters bir ayna görüntüsü gibi yansımasından başka bir şey olmayan din ve devlet, ancak kendisini yaratan ekonomi politikle birlikte ortadan kalkacaksa, tıpkı bunun gibi komünist toplumun ikinci aşamasında, bilinç altı da bilinçle aynı diyalektik süreçlerden geçerek aşama, aşama özdeş hale gelecektir. Bu makalede ifade etmeye çalıştığımız felsefi sorunsallardan anlaşılması gereken şeyse, tıpkı din gibi sınıflı toplumun devletinin de insanlığın tarihsel zorunluluklar nedeniyle körelmiş bilincinde değil bilinç altında yer edindiği gerçekliğidir. Bunun içindir ki sınıf mücadeleleri olarak tarih, aynı zamanda, insanlığın gayri iradi bilinç altının bilince çıkarılma, iradi bir niteliğe bürünme tarihidir de.

Binlerce yıllık sınıflı toplumlar tarihinin ürünü olan üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerinde yükselen sınıf devleti, yalnız sınıflı toplumların üretim ilişkilerinin düzenleyici, sürdürücü ve koruyu bir aygıtı değil, aynı zamanda, tüm toplumun bilinç altında derin kökleri bulunan ve bireylerin güdülerini, alışkanlıklarını, bağımlılık ilişkilerini, özlemlerini, kültürünü, ahlakını, düşünme biçimini vb. de kendi ekonomi politiğinin doğası dolayımıyla biçimlendiren bir tür üst akıl işlevine de sahiptir. Sınıflı toplumun devletine karşı ezilenlerin mücadelesi, yalnız onun askeri bürokratik niteliğiyle görünen yüzüne karşı değil ama ekonomi politiğinin bir aynası gibi olan ve toplumun bilinç altına işlemiş görünmeyen yüzüne karşı da sürdürülmek zorundadır. Sosyalizm deneyimlerinin yenilgilerinden çıkarılacak en önemli derslerden biri de o dur ki proletaryanın komünizmi amaçlayan devlet örgütlenmesi sınıflı toplumların devlet biçimleriyle bütün organik bağlarıyla azami ölçüde koparmalı, ona herhangi bir biçimde benzemekten kaçınmalı, komünizm hedefini gerçekleştirdiği ölçüde sönme eğilimi taşıyan bir devlet olmayan devlet mücadelesini, bütün tarihsel deneyimlerden edinilen derslerle karalılıkla sürdürmelidir. Çünkü, materyalist diyalektik, idealin diyalektiğinin ayna karşıtıdır ve komünistler bir sosyalist paradigma inşa ederken kendi gölgeleriyle savaşmak zorundadırlar ki bu savaş görünen düşmana karşı yapılan savaştan, proletaryanın partisinin sınıf düşmanına karşı iktidar mücadelesinden çok daha zor, çok daha kapsamlı ve çok daha çetrefilli bir savaştır.

Bunun içindir ki komünizm davası, Marks’ın sınırlı ömründe ekonomi politik biliminde yaptığı devrimi, yine onun diyalektik yöntemiyle bütün bilimlerle ilişkilendirmeden ve bütün bilimleri Marks’ın kendi ardıllarına bıraktığı hedef olarak bir tek tarihi bilimi etrafında birleştirmeden nihai amacına vardırılamaz. Çünkü, çelişkinin mutlaklığı bilinç altında gizlidir. İnsanın tarihsel bilinci ise çelişkinin mutlaklığının ancak göreli bir bilinci olabilir. Doğan bütün insanlar, toplumsal üretime katılan bir birey olarak her türden maddi ve entelektüel ihtiyaçlarının azami ölçüde karşılanma hakkına sahip olarak doğarlar. Fakat, sınıflı toplumlarda bu hak şu ya da bu biçimde üretim araçlarının özel mülkiyetini elinde bulunduran sınıfların devleti tarafından gasp edilmiştir. Marks, genel olarak sınıflı toplumların, özel olarak kapitalizmin ekonomi politiğini çözümlerken amacını, bir entelektüel heves olarak değil, proletaryanın ve ondan önceki tüm sömürülen sınıfların uğratıldığı bu mutlak haksızlığın tarihsel dinamiklerini ortaya çıkarmak ve bu mutlak haksızlığa bir çözüm aramak olarak belirler ki bu çözüm, bütün insanlık tarihinin bilmecesinin çözümü olduğu ve ona hizmet ettiği kadar, aynı zamanda, bütün bilimlerin amaçlamak zorunda olduğu varlığın ontolojisine ilişkin bilmecenin çözümüne de kendi materyalist diyalektiğiyle yön verecek olan ve bu iki amacı insan toplumunu zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına ulaştırmak için birleştirecek olan çözümdür de.



Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

More in Makale