Connect with us

Editörün Seçtikleri

”TC” Bozuk Pusulayla Ortadoğu Labirentinde

“TC’nin” bu hareketi, bölgedeki güçler dengesi üzerinde elbette ki bir etki edecektir. Her hareket, hedeflediği amaçlar doğrultusunda, muhatapları üzerinde ve ilişkilerinde olumlu veya olumsuz bir etki yaratır. Bu etkinin boyutu, harekete geçen gücün hedefleriyle orantılı olduğu gibi, esas olarak o gücün muhatap güçler karşısındaki ekonomik ve askeri kapasitelerine bağlıdır. Bu bağlamda, ‘’TC’nin” ekonomik ve askeri kapasitesinin Doğu Akdeniz’deki diğer ittifak halindeki güçlerle baş edecek kapasitede olmadığı gün gibi ortada. Dolayısıyla yapacağı etkide, belirleyici veya güçler dengesini yeniden dizayn edecek boyutta değil, sus payına tav olacağı kertede bir etkidir

Yeni-Osmanlıcılık hayalleri ile Orta Doğudaki her gelişmeye, bölgenin yegane sahibiymiş gibi balıklamasına dalan ”TC”,  bölgenin esas aktörleriyle girdiği çapraz ilişkiler kıskacına hapsolmuş vaziyette. Suriye’de, ABD ve AB emperyalistlerine karşı Rus emperyalistleriyle, Libya’da Rus ve AB emperyalistlerine karşı ABD emperyalizmiyle kol kola. Doğu Akdeniz’de Katar ve Libya’daki Serrac aşiret hükümeti dışında başta AB olmak üzere, bütün bölge Arap ülkeleriyle karşı karşıya. Güney Kürdistan işgal harekâtı ve operasyonları nedeniyle, Irak merkezi hükümeti ile gergin. Ne yana dönse başka bir çıkmazla burun buruna kalıyor. ‘’Komşularla sıfır sorun’’ demagojisinden, bütün komşu ve bölge ülkeleriyle ilişkilerde çatışmalı aşamaya gelmiş durumda.

“Arap Baharı’nın bölgede yarattığı belirsizlik ve istikrarsızlık, ‘’TC’’ egemenlerinin de iştahını kabarttı. Yeni Osmanlıcılık hayallerini gerçekleştirebilecekleri hevesiyle, ‘’Emevi Camii’nde namaz kılma’’ düşüne kapıldılar. Beklenmedik şekilde çıkagelmiş bu istikrarsız ve belirsiz ortamın kendilerine yayılma imkânı sunduğunu düşünerek, fırsat bu fırsat diyerek kapabilecekleri kadar pasta kapma saldırganlığı ile yol almaya çalıştılar. Libya’ya müdahalede Fransız emperyalistleriyle ilk sırada yer aldılar. Suriye’de IŞİD ve güdümündeki vahşet çeteleri aracılığıyla savaşa müdahil oldular. Ancak esas aktör olan emperyalist güçler devreye girdikçe, girdikleri alanlarda da direnişlerle karşılaştıkça, hesapları tutmamaya başladı. Emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkileri kullanarak alanda esas söz sahibi olana yanaştılar. Müdahil olunan alanlardaki çıkarlara göre kurulan bu ilişki, efendileriyle kendi arasındaki çelişkileri de ısıtmaya başladı. Meşhur değerli yalnızlıktan ancak bu şekilde kurtulacaklarını hesaplarlarken, güvenilmez ülke/müttefik kategorisine demirlediler.

‘’TC’’, efendileriyle bu karşı karşıya gelme cesaretini, kendi gücünden veya özgüveninden almıyor; Berlin Duvarının yıkılışından itibaren sahneye çıkan yeni küresel güçlerin bozduğu dengeler arasındaki kırılganlıktan faydalanmaya bakıyor. Yani hareketi kendi öz gücünün sonucu değil, konjonktürel fırsatlardan yararlanma olarak, hem reel sonuçları hem de gelecekteki bedelleri de öngörülemez bir kırılgan zeminde oynuyor, yada oyuna zorlanıyor. Zira, yeni küresel ve bölgesel dengelerin kurulduğu yeni bir süreç yaşanıyor. İki kutuplu dünyadaki gibi gelişmeler karşısında blok tavırları/politikaları yok, her bir emperyalist gücün kendi çıkarlarına göre hareket ettiği parçalı politikalar dönemindeyiz. Her ne kadar AB ve Şanghay Beşlisi gibi yeni bloklaşmalar varsa da bu blokları oluşturan her bir güç çıkarları için içinde yer aldığı bloktan bağımsız, kendi başına hareket edebiliyor. AB’nin iki başından birisi olan Fransa ve Şangay Beşlisi’nin baş aktörlerinden Çin öne çıkan örneklerden sadece ikisidir. Mevcut bloklar kendi içlerinde bütünlüklü değil, parçalı durumdadırlar. ‘’TC’de” işte bu parçalı halden cesaret alarak hareket ediyor ve bunların arasındaki çelişkileri kullanarak alanlarda güç olmaya çalışıyor. Çünkü, yaptıklarının karşılığında eskisi gibi, ciddi düzeyde kendisini zora sokacak herhangi bir baskı ve yaptırımla karşılaşmayacağını görüyor. Buna olan güvenle Libya’da Fransa ile karşı karşıya gelmeyi göze alabiliyor. Akdeniz’deki Mavi Vatan anlaşmasıyla, ABD ve AB ile ters düşebiliyor. Dahası NAVTEX ilan ettiği alanda Fransız savaş gemilerine güç gösterisinde bulunabiliyor.

‘’TC’nin” emperyalist efendileriyle karşı karşıya geldiği bütün alanlar, petrol ve doğalgaz yatağının olduğu zengin enerji kaynaklarının bulunduğu bölgelerdir. “Osmanlının mirası” olarak gördükleri Libya seferinin hedefi, Libya’nın sahip olduğu zengin petrol yataklarına el koymadır. ABD’ye yaslanarak, Rusya, İran, Mısır ve kısmen de Fransa’nın destekledikleri Hafter güçlerinin elinde bulunan Sirte ve Cufra’yı ele geçirme ısrarının nedeni, Libya’nın sahip olduğu en zengin petrol bölgesi olmasıdır. Bu bölge, sadece ‘’TC’’ açısından değil, Libya’ya müdahil olan ve oradaki savaşı körükleyen bütün ülkeler için ciddi bir kapışma alanıdır. Tarafların alana hakimiyet savaşı kontrol altına alınmadığında, başka bir ifadeyle petrol yataklarının ve ulaşım-taşıma hatlarının paylaşılmasında anlaşmaya varılamaması halinde, mevcut vekalet savaşının büyüyerek, Suriye’de olduğu gibi esas aktörlerin bizzat devreye girecekleri bir savaşa evrilme olasılığı oldukça yüksek. Ki, bu riski ortadan kaldırmak için Almanya’nın devreye girmesiyle geçicide olsa ateşkes sağlandı ve diplomatik pazarlıklar başladı.

‘’TC’nin” ekonomik ve askeri kapasitesi Doğu Akdeniz’deki diğer ittifak halindeki güçlerle baş edecek kapasitede değildir

‘’TC’nin” Mavi Vatan atağı, her ne kadar Mısır, İsrail, BAE’leri, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İtalya vd. AB ülkelerinin Doğu Akdeniz’deki petrol aramalarına karşı bir misilleme ise de, kendi hakimiyet alanının sınırlarını ( Serrac güçleriyle yapılan Ekonomik Mücavir Alan anlaşmasıyla ) belirleyerek bu alandaki petrol rezervlerini sahiplenerek diğerlerine kapatma. Meydan okuyarak NAVTEX ilan edip, Piri Reis adlı petrol arama gemisini bu alana göndermesinin bir nedeni budur. Bir diğer neden taşıma hattının kontrolünü sağlayarak içinde yer almasa bile, çıkacak olan enerjinin taşınacağı yolu tutarak kendince pay almaktır. Bunları başarması halinde sağlayacakları umudunu taşıdıkları diğer durum da Libya petrollerini Türkiye üzerinden pazara sunmakta herhangi bir sıkıntının yaşanmamasıdır.

Aynı İdlip meselesinde olduğu gibi. Bütün esip gürlemelerine, Suriye güçleri şuraya çekilecek, gözlem kulelerimizin olduğu alanlardan uzak duracak vb. gibi şartlar ileri sürmelerine karşın, 5 Mart’ta Moskova’da, söylediklerinin hepsini yutup, önlerine konan anlaşma metnini imzalayıp çıktılar. Nihayetinde; ‘’bizi, uluslararası kabul gören meşru Serrac hükümeti davet etti’’ demagojisiyle, Libya işgaline kılıf uydurmaya çalışırlarken ve ateşkes görüşmelerine giderken, ‘’Libya’daki bütün yabancı savaşçılar ve güçler çekilsin’’ koşulunun Serrac hükümeti tarafından da savunulması, Mavi Vatan, Libya petrolü ve Ekonomik Mücavir Alan hedeflerinin 5 Mart İdlib anlaşmasının sonuçlarına varacağını göstermektedir. 

Evet, ‘’TC’’, İsrail ile, bölgenin en saldırgan ve emperyal hırsları en yüksek olan ülke. Büyük propagandalar ve efelenmeler eşliğinde ülkelere saldırıyor, işgal ediyor, Somali, Katar gibi ülkelerde askeri üsler kurarak bölgede, her bir ülkede çıkarlarına göre çapraz ittifaklara girerek yeni dengeler oluşturmanın ve belirleyici aktör olmanın peşinde. Ancak bütün bu çabalarına rağmen çokta büyük bir mesafe almış değil. Yüksek sesle konuşup naralar atarak, külhanbeyi lümpenliği ile ona buna meydan okuyarak ne mevcut bölgesel dengeler bozulur ne de kendi çıkarlarına göre yeni bölgesel dengeler kurulur. Kimse bunları ciddiye almaz. Mahalleyi rahatsız eden, mahallede huzursuzluk yaratan baş belası muamelesi görülür ancak. Sakinleşmesi ve rahat durması için sus payı kabilinden bir şeyler verilir. ‘’TC’nin” durumu bu ve böylede muamele görüyor.

Mevcut verili dünya koşullarında, bölgesel dengeleri bozup, kendine göre yeni dengeler kurmak, birincisi, ekonomik güçle ve ikincisi askeri kapasiteyle mümkündür. Rusya’dan borç-harçla alınan ve halen kurulup aktive edilmeden tutulan S-400’lerle ne Rusya’ya ne de başka bir küresel emperyalist güce kafa tutulamaz. Hakeza, silahını aldığın bir güce, ondan borçlanarak alınan silahla meydan okunamaz. Silahın sahiplerinin kurduğu dengelerde bozulamaz. Oyunu, silahın üreticisi ve sahibi olanlar kurar. Diğerleri, bu oyun kurucularının yanında figüran olur ancak. Suriye’de Rusya’nın, Libya’da ABD’nin kullanışlı aracı halindedir.

‘’TC’’ bölge siyasetinde büyük bir ağırlık oluşturamaz

Her savaş, çapı ve hedeflerine orantılı ekonomik gücün varlığını zorunlu kılar. Yürütülen veya girişilen savaşı finanse edebilecek ekonomik güç yetersiz ise, o savaş kazanılmaz, kaybedilir. İşgal edilen alanların zenginlik kaynaklarının talan ve yağmasına dayalı savaşlarda da sonuç, değişmez. Sadece savaşın süresini ve buna bağlı olarak yıkımın boyutlarını etkiler. Bu genel doğrudan yola çıkarak ‘baktığımızda görülen şudur: “TC’nin” değerli varlıkları sürekli eriyor ve boşalan yerleri doldurulamıyor. İç ve dış borçlar yükü günden güne artarak ağırlaşıyor ve ödeme sıkıntısı giderek artıyor. Maliye dengesindeki bozukluktan dolayı açık her döngüde katlanarak artıyor. Ekonomi büyümek yerine küçülüyor. Bütün bu yüklerden kurtulmak için sıcak paraya, emperyalist sermayeye ihtiyaç var, ama oda bulunamıyor ve gelmiyor. Ama öyle bir yaygarayla bu gerçeği karartmaya çalışıyorlar ki, Goebbels görseydi, bu öğrencilerini kutlardı. Kapı kapı dolaşıp para arayanlar; ‘’Türk ekonomisi uçuyor, herkes bizi kıskanıyor, model ülke olarak görüyor’’ haberleriyle kitleleri kandırmaya çalışıyor. Ve onuncu-onbeşinci kez ülkenin herhangi bir bölgesinde ya doğalgaz ya da petrol bulunuyor ve büyük bir propaganda makinasıyla gün aşırı topluma şırınga ediliyor. Ama ne hikmetse bulunan bu doğalgaz ve petrol bir türlü çıkarılıp kullanılır hale getirilmiyor. Şimdi de Karadeniz’de doğalgaz müjdesi verildi. Bulunduğu söylenen gazın miktarı topu topu 320 milyar metreküp diye açıklandı. Bu miktarla sadece ‘’TC’nin” değil küresel güçlerin ekseninin bile kayacağı gibi akıl almaz deli saçmalığıyla toplum manipüle edilmeye çalışılıyor. Gazın bulunmuş olması ve açıklanan miktar doğru olsa bile, bu miktarla, bırakalım bölgeyi bir ülkenin ekseni bile kaymaz. Bölgedeki ekseni, yani güçler dengesini 320 milyar metreküp rezerv sahibi değil, 50 trilyon metreküplük rezervi olan ve üstelik yıllık doğalgaz ihtiyacının yüzde 55’ini karşılayan ülke belirler. Bu basit gerçek orta yerde dururken, ‘’TC’’ ne yaparsa yapsın, bölge siyasetinde çokta büyük bir ağırlık oluşturamaz.

Ekonomisi bu durumda olan bir ülke ne var olan dengeyi bozabilir ne de kendine göre bölgesel bir denge kurabilir. Ne kadar kızıp, ona buna ayar vermeye kalksa da eninde sonunda var olana yedeklenir ve ondan nasiplenmeye çalışır. Esasında ‘’TC’’ bunun farkında ve bölgedeki belirsizlik ve kaos ortamını yaratan ana aktörleri arasında girdiği çapraz ilişkide, kimden ne kadar nasiplenebilirsem kardır mantığını gütmektedir. Bir dönemler çokça dillendirilen ‘’kazan, kazan siyasetinin” özü o günlerde de buydu, bugünde bu.

İşin özü şu; ‘’TC’nin” bölgede yürütmüş olduğu siyaset, askeri harekatlar ve ekonomik ilişkiler, bölgede var olan kaygan ve her bir ana aktörün hamlesiyle yön değiştiren zeminde belirleyici bir işlev görmekten uzaktır. Ana emperyalist aktörlerin süreçleri daha rahat yönetebilmeleri için zaman zaman belirli sınırlar içinde ‘’TC’ye” hareket serbestisi tanıyor ve bir parmak bal misali, kendileri çıkarlarıyla örtüşen konularda göz boyaması yapmaktan öteye geçemiyorlar. ‘’TC’’ bunu başarı, zafer vb. gibi büyük kavramlara süsleyerek propaganda ediyor ve toplumun bilincini karartarak kendisine gönüllü destekçi haline getiriyor.               

Bunun kırılması ve boşa çıkarılması lazım. İçi boş, tümüyle gösteri ve yalana dayalı propaganda makinası alabildiğine hızlı ve etkili bir şekilde kullanılıyor ki, bizlerde zaman zaman bu tuzağa düşüp, verilenin/gösterilenin gerçek olduğu yanılsamasına kapılabiliyor ve üzerine bolca kafa yoruyoruz. Gündemimiz yapabiliyoruz. Büyük şişinmelerin, güç gösterilerinin, kazandık nidalarının, kısacası bütün propagandalarının ne büyük bir yalan olduğunu emekçi kitlelerin durumuna bakarak değerlendirmek gerekir. Yönetenlerin durmadan kazandık, kazanıyoruz dediği tüm süreçlerde halk kitlerinin yaşam standartlarındaki erozyon hızlanıyorsa ortada büyük bir sorun olduğu tartışmasızdır. Gerçek siyaset de yaşamsal gerçeklerin gözlenmesinde yapılır. Bloke ettikleri görsel işitsel ve yazılı basın ve propaganda araçlarına rağmen hayat yalanı tüm zamanlar dinleyecek kadar sabırlı değil ve şimdi ülkedeki milyonlar aslında bu noktadadırlar. Onlara gerçeklerin aktarılmasını yapacak olanlar da devrimcilerdir. Devrimci çalışmanın kitlelerle yüz yüze bir derinliğe ulaşması halinde sadece uyutulanların uyandırılması gerçekleşmez, bu aynı zamanda uyandıranı da her çaldığı kapının arkasında yüzleştiği değişik gerçekler tarafından sürekli şekilde eğiten bir kazanıma ulaştırır.  Aslında yalancının mumu çoktan sönmüş olduğu halde, anlatmakta başarılı olmadığımız şey, görünenin çoktan sönmüş olan mumun hayali olduğudur. Meselenin özü budur.  

Bu makale ilk olarak Halkın Günlüğü’nde yayınlanmıştır.



Ocak 2026
PSÇPCCP
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031 

More in Editörün Seçtikleri