
AKP-MHP faşist iktidar bloku, her türlü toplumsal itiraza karşı, hep daha otoriter-baskıcı adımlar atması, tipik olarak tüm faşist iktidarların iktisadi-siyasal kapsamda süreklileşmiş kriz halini yönetme tarzıdır. İç ve dış politikada, iktisadi-siyasal “dinamikleriyle” kriz haline “çözüm” üretemeyen iktidar, manevralara dayalı bir politik hat izlemekte, gelişmeler karşısında rejimini ayakta tutabilmek için, terörle “yönetme” anlayışını benimsemektedir. Burjuva seçimler gibi, kendi burjuva hukuk normlarında dahi meşruiyetini yitiren bu tekçi faşist diktatörlük, toplumsal rıza üretemediği, itiraz dinamiği içeren her toplumsal dinamiğe şiddet uygulamakta, toplumu kamplaştırma ve düşmanlaştırmaya dayalı hedeflerle meşruiyet sağlamaya çalışmaktadır. “Ulusal çıkarlar” adı altında tekelci sermayenin tahakkümünü iktisadi-siyasal-ideolojik eksende icra eden faşizm, “Türkün doğuş miti” gibi tarihsel referanslarını güncelleyerek iç ve dış politikayı siyasal çizgisine göre örgütlemektedir.
Sermayenin tüm toplumsal değerleri talan etmek üzerinden ulaştığı birikim biçimi “TC” iktidarının temsiliyetinde en bağnaz düzey iken, toplumsal yıkım sadece faşist iktidarın politik yönelimleriyle sınırlı kalmamakta, sistemin tüm ekonomik-politik işleyişi içinde yaşanmaktadır. Trafikten iş alanlarına kadar yaşanan can kayıplarını sorumluluk örten bir kavramla “fıtrat” olarak açıklayan iktidar, uyuşturucu-çeteleşme yoluyla derinleştirilen toplumsal çürüme, sistem çıkarlarına göre yaratılan kamplaşmanın toplumda yarattığı yarılma, sermayenin büyümesine sunulan güvenceyken sadece işçi ve emekçilerin haklarına ve örgütlenmelerine karşı geliştirdikleri “güvenlikçi” politikalar, ekonomik demokratik hak arama eylemlerine, kara cüppeli zihniyete isyan eden kadınların sokak eylemlerine, gençliğin sesine, devrimci-yurtsever-sosyalist mücadeleye karşı tutumda faşizm olarak olgunlaşmaktadır.
Emperyalist güçlerin yaşadığı hegemonya krizinden bağımsız olmayan AKP-MHP “ittifakı”, özellikle ekonomik krizin tayin ettiği “yönetememe” haliyle karşı karşıyadır. Kitleler nazarında güven sorunu yaşadıkça devreye koyduğu, “mağdur” siyasetinin kendi tabanını dahi birleştiremediği mevcut koşullarda, burjuva siyaset alanı dahil tüm toplumsal gözenekleri, sopa, hile, baskı, şiddet eliyle dizayn ederek iktidarını sürdürmeye çalışmakta. Gelinen aşamada, burjuva klik dalaşının kırdığı fay hatları, toplumda seçim vb. burjuva araçlarla “rıza üretme” sonucuyla birleşmiş, toplumsal itirazların iktidarda yarattığı tedirginlik hali öne çıkmıştır. Bu kriz halini yönetmenin tek seçeneği, iktidar açısından baştan aşağı şiddetle, hile ve kontra nitelikle donatılmış devlet terörünü tırmandırmaktır. Ve bu sistemli terör, sadece var olan itirazları bastırmakla bir politik hedef belirlemiyor, aynı zamanda stratejik-uzun vadeli planlamaları içeriyor.
Halkın Yaşamı Üzerinden Üretilen Terör, Aslında Klikler Arası Hegemonya Savaşının Da Tanımıdır
Ezilenlere karşı ortak paydada duran “TC” hâkim sınıflarının çatışması, iktidar dalaşı için girilen hegemonya rekabetidir. “Cumhur ittifakı” ile CHP’nin başını çektiği burjuva “muhalefet” arasındaki hegemonya rekabeti halkın hakları üzerindeki terörle örtülemektedir. CHP, AKP-MHP bloğuna sandığı adres gösterdikçe, iktidar hegemonyasını yargı eliyle devreye koyduğu hamlelerle gerçekleştirdi. Bu kesitte CHP’ye belediyeler üzerinden çekilen operasyonlar ve Öcalan üzerinden Kürt Ulusal hareketi ile girilen “müzakereler” süreci, Erdoğan şürekasının iktidarda kalmak için ihtiyacı olan zamanı kazanmak amaçlıdır. Bu konuyu gazetemizin önceki sayılarında ele aldığımız için burada tekrara düşmeyeceğiz. Ama özet olarak; burjuva “muhalefeti” hadım ederek, ulusal ve sosyal direnci tasfiye saldırılarıyla iktidarda kalma yolunda hegemonya inşasını sürdüren faşist diktatörlük, bir yandan emperyalist güçlerin tam desteğini arkasına almak için iç ve dış politikada (ekonomik-siyasal) verilen rolünü oynamakta, diğer yandan emperyalist sermayenin sınırsız-kuralsız hareketi için, iç ekonomik-politik adımlar atmaktadır.
İktidarın faşist sınıfsal karakteri ve emperyalist sermaye ile olan bağımlılık ilişkisi, pratik-politik alanda birçok özgünlük ortaya çıkarmaktadır ve buna karşı mücadele, bu özgünlükleri dikkate almamızı zorunlu kılmaktadır. AKP-MHP faşizmi, bu boyutu ile, analize değerdir. Devrimci toplumsal muhalefeti şiddetle kuşatıp, düzen içi “çözümlere” sürüklemeye çalışması, düzen içi “çözümlerde” ve kendi hegemonyasını tesis ederken kullandığı “kuralsız”, “hukuksuz” ve kontra tarz faşizmin şef tipi sisteminin kurumsallaşmasını güçlendiren adımlardır. Ne var ki iktidarın bu hedeflerinde önünde devasa sorunlar bulunmaktadır. Bölgesel gelişmeler, alt yayılmacı güç olma hayalleri ve emperyalist-bölgesel güç denklemindeki çıkmazları, burjuva klik dalaşı, Kürt ulusal mücadelesi konusunda planlanan süreçte yaşanan tıkanmalar, ekonomik kriz, derinleşen sınıfsal-sosyal-kültürel çelişkilerin beslediği devrimci, sosyalist mücadelenin gelişme dinamiği ve “cumhur ittifakında” su yüzüne çıkan çelişki hali, “TC” iktidarının kriz sürecine farklı bir boyut kazandırmaktadır.
Erdoğan ve Bahçeli’nin Çıkışları, “Cumhur İttifakı” Ayarlarının Bozulduğuna İşarettir.
Erdoğan ve Bahçeli’nin, son dönemlerde iç ve dış politikada bazı farklı tutumlar açıklaması, yakın geçmişten bugüne Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasına karabasan gibi çöken “Cumhur ittifakının” gidişatına ilişkin birçok soruyu gündeme taşıdı. AKP ve MHP’nin basındaki doğrudan ya da dolaylı temsilcileri, Cumhurun “ittifak” ilkelerine bağımlılıklarını beyan etseler de bu temennilerin ardındaki endişeler, iç çelişkileri gizlemeye yetmedi. Bu çelişkilerin yakın zamanda “Cumhur ittifakını” bitireceği gibi bir ön görüye sahip değiliz. Ancak iç ve dış politikada yapılan planlamalar ve alınmaya çalışılan roller düşünüldüğünde, bu ihtimal mevcutlar arasında hiç de güçsüz değildir. Bu çelişkiler, politik sürece baskın olma amacıyla karşılıklı kullanılacağı gibi, AKP- MHP arasında ve her iki partinin kendi içinde bazı pazarlıkların yapılmasında da aktif hale getirilecektir. “TC” iktidarının yol haritasında öne çıkan aktör görevini alan Bahçeli’nin, Demirtaş’ın tahliyesi, kurulan “Süreç Komisyonunun” İmralı’ya gitmesi, İmamoğlu başta olmak üzere birçok belediye başkanının tutuklanması ile sonuçlanan operasyonlardaki “yargılamalarda”, aldığı farklı tutum, bu durumu özetlemektedir. Yani iktidar bloku önemli çatışmalarla yol alıyor. Ama iktidar kliğinde yer alan AKP ve MHP, bu çelişkileri bir ayrıştırmaya dönüştürmemek için özel hassasiyetler gösteriyor ve aldıkları “kutsal görev” gereği, bazı tavizlerle “devletin beka” sorununda şimdilik uzlaşıyı koruyor görünüyorlar.
Çünkü AKP-MHP “ittifakı”, “TC” egemen sınıflarının tarihsel kodları ile güncel sürecine cevap olma bağlamında kurulan bir ittifaktır. 1990-2000 yıllarında burjuva partiler arasında kurulan siyasal koalisyonlardan ve çok partili hükümetlerin yaptığı dönemsel anlaşmalardan farklı olarak, “TC” egemenlik sisteminin stratejik hedeflerini örgütlemektedir. Kapsam sadece iç politik süreçle sınırlı değil, emperyalist ilişkiler, bölgesel gelişmeler ölçeğinde ekonomik, siyasal çıkarları öne alan, bu çıkarları icra etmek için savaş dahil her türlü zor aygıtlarını devreye koyan, açık ve kontra güçlerle, eline geçirdiği devletin güçleriyle çıkarlarına kuralsızca kilitlenen sened-i ittifaktır. Her kriz sürecinde “devletin-ulusun-vatanın bekasını” öne çıkarmalarının arka planını buradan okumalıyız. Devletin çıkarlarıyla döşenen yol yürünürken, birinin diğerini yarı yolda bırakması gibi ani bir reaksiyon olasılığı zayıftır. İktidar kliği olarak örgütlenen, silahlı ve sivil bürokrasiyi, dini cemaat ve tarikatları, faşist burjuva parti ve aktörleri, sistem çanağındaki yaldan pay alan medya patronlarını, “tek adam” diktatörlüğünde birleştiren “cumhur ittifakının”, varlık koşulu, tekelci sermaye güçlerinin iktisadi-siyasal çıkarlarıdır. Ancak bu çıkarlardaki bir farklılaşma, yeni aktör arayışlarını gündeme getirir. Tamda burada soru şudur: Mevcut durum ele alındığında, böyle bir farklılaşma aktüel midir?
Savaş Koalisyonunun Kuruluşu ve Stratejik İttifakın Derinleşmesi
Sermaye güçlerinin çıkarlarına göre şekillenen burjuva siyaset düşünüldüğünde, aktör değişimi olasılık dışı değildir. Ama AKP-MHP “ittifakının” kuruluş ve örgütlemek istediği süreç baz alındığında, bu olasılık güncel değildir. 7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidarda kalma şansını yitiren AKP-Erdoğan güruhu, burjuva seçim sonuçlarına darbe yaparak 1 Kasım’da yenilenen seçimlerle, esasta MHP ile ilişkilenmiştir. Ama “15 Temmuz darbe girişimi” olarak kayıtlara geçen ve ağır bir bilgi kirliliğiyle örtülmüş olan bu kaotik ortam, AKP’nin MHP ve Ergenekon’cu Kemalistler başta olmak üzere nurcu-cemaatçi güçleri “yeni” bir birliğine ulaştıran bu kirli darbe “oyunu” olmuştur. Bu esasta iç ve bölgesel düzeyde, “TC” hâkim sınıfları tarafından kurulan savaş koalisyonuydu. Dönemsel anlaşmalarla değil, stratejik planlamalarla kurulmuştu.
Kürt Ulusal Mücadelesi önderliğiyle sürmekte olan “çözüm sürecinin” lağvedilmesi, AKP’nin İslam sancağı yerine, Türk milliyetçi “bayrağının” öne çıkarılması, iç ve bölgesel denklemlerde derinleşen çelişkilere savaş aktörü olarak dahil olması, bu dönemin sonuçlarıydı. Bütün bunlar Erdoğan diktatörlüğünün tercihinden öte, Türk komprador iş birlikçi tekelci sermayenin çıkarları gereğiydi. Savaş ve çatışma hali, sadece Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında, ulusal-sosyal mücadeleyi tasfiye etmeyle sınırlı değil, emperyalist haydutların aktörü olduğu Ortadoğu ve özel olarak Suriye’deki savaşın bölgeyi ve dünyayı etkisine alması söz konusuydu. “TC”, tüm bunlara hazırlığın ilk adımı olarak, baştan aşağı askeri şiddetle tahkim edilmiş, özgün sürece göre merkezi-tekçi hareket inisiyatifiyle donatılmış diktatörlüğün kurumsallaştırılması olarak atıyordu.
AKP-Erdoğan güruhunun dönem itibarıyla zayıflayan toplumsal desteği ve yaşadığı kriz haline, 15 Temmuz 2016 da yaşanan “askeri darbe girişimi” “çözüm” oldu. MHP, ordu ve bürokrasideki milliyetçi-ırkçı kesim, Erdoğan’ın iktidara tutunmasının “ittifak” bileşeni oldu. “Yeni Kapı Ruhu” olarak devreye giren açık faşizm koşulları, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da “Olağan Üstü Koşulları” olağan hale getirdi ve devletin tekçi tahkimi, burjuva hukuk ve anayasal erkini bir kenara bırakma tarzında bir kuralsızlıkla icra edildi. Bu süreçten sonra açık faşizm çizgisinde yaşanan değişimler, AKP-MHP ittifakının eseridir. Bu sürecin halk sınıf ve katmanlarına uyguladığı baskı- zulüm, pratik-politik niteliğiyle günceldir, sürmektedir. “Güvenlikçi” politik saldırılarla her toplumsal dinamiğin hapishanelere konulması, ücretli emek başta olmak üzere, ezilen toplumsal sınıf ve halk katmanlarının iktisadi-politik varlıklarına yapılan kapsamlı saldırılar, “OHAL hukuku” ile tüm grevleri engellemekle böbürlenen zihniyetin devlet terörü ile ekonomik-demokratik-akademik hak arama mücadelesini baskı altına alması, faiz, döviz kuru, vergilendirme vb. politikalarla birleştirilen emek ve doğal değerlerin gasbı, hırsızlık-yolsuzluk- ihale- rantıyla birikim hacmi büyütülen tekel sermayesine karşılık, ücretliler, emekçilerin, küçük üreticilerin, esnafların, memurların, açlık sınırında yaşamaya mahkum edilmesi, “TC” iktidarındaki “dönüşümün” esas icraatlarından birkaçıdır.
Emperyalist Denge Değişimi ve ‘TC’nin Yeni Bölgesel Rolü
Batı ve Güney Kürdistan’a gerçekleştirilen askeri işgal, emperyalist çatışmalardan çıkarılan vazife gereği Rusya ile kurulan ilişki, Rusya-İran ortaklığıyla kurulan İttifak, emperyalist savaş ortamında “TC”nin politik manevraları iken, askeri olarak eğitilen ve donatılan cihatçı güçlerle savaşı bölgede yayan güç konumu, neo-Osmanlıcı hayallerinin askeri-siyasal politikalarıydı. Ama bölgede tayin edici olan emperyalist güçler arasındaki “denge” değişimi, “TC”nin hayallerinin ötesinde, bölgesel rolünde “yeni” görevler ortaya çıkarmıştır.
Rusya Ukrayna savaşı, İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği soykırımı takiben bölgeye yaydığı “çok cepheli” askeri saldırganlık, Esad rejiminin Suriye’de bitmesi ve başlatılan yeni dizayn- bütün bu gelişmelerde, yeniden Başkanı seçilen Trump eliyle ABD emperyalizminin bölge siyasetinde baş rol alması, iç ve dış politikada AKP-MHP iktidarının önüne yeni bir denklem koymuştur. 15 Temmuz sonrası merkezileştirilen faşist rejim, şimdi bu roller kapsamında 2030’ların planını yapmaktadır. “Cumhur ittifakını”, bu rolün güçlü aktörü olarak ayakta tutmak öncelikli hedeftir. Ajandasında tuttuğu BOB projesinin güncellenmiş halinde ana rolü kapmak, ABD’nin İsrail üzerinden sürmekte olan askeri saldırganlığında, hedef güç konumundaki İran’ı çökertme planında, bölgeye yayılacak savaş ve çatışmaları yöneten, gerilim hatlarına “çözüm” üreten “merkez kuvvet” olmak için, “Cumhur ittifakında” merkezileşmiş tekçilik ve otoriterlik, egemenlerin ihtiyacı konumundadır.
Çünkü bölgesel gelişmeler, “TC” iktidarının beklentileri ve planlamalarına karşın ilerliyor. Aynı şekilde, ekonomik-siyasal krizin içte yarattığı çözümsüzlük, bölgesel gelişmelerle stratejik riskler ortaya çıkarıyor. Olası bir İran’ın çökertilmesiyle, dört parçanın birleşimine fırsat sunan gelişmelerin yaratabileceği “Kürdistan” silueti bile, korkulu rüyadır. Ki ABD’nin Suriye sahasında Kürtlerle oluşturduğu ilişki orta yerde dururken, Kuzey-Güney ve Rojava’da Kürtlerle savaş, “TC”nin tüm planlarını alt üst edecek, var olan statüsünü koruyamaz hale getirecektir. Ve bu bölgesel gelişmelerin altında sürmekte olan askeri-politik çizgiyle ezilme yerine, bu gelişmelerin ortaya çıkardığı boşlukları yönetme amacıyla bazı “uzlaşmacı”, “müzakereci” adımlar atmaktadır. Bahçeli ile Erdoğan arasında, bu zeminde bir çelişki hali yoktur. Ama çelişki, tüm bu politikaları hangi “müttefiklerle” yapılacağı ve sürecin hangi kesitte, nasıl yürütüleceği konusunda ortaya çıkıyor.
Örneğin, Erdoğan, Trump görüşmesi öncesi, “Türkiye-Rusya-Çin” ittifakı önerisiyle el kaldıran Bahçeli, ne bu görüşmenin içeriğine ne de ABD-İsrail’in bölgedeki saldırgan pozisyonuna karşı bir tutuma sahip değildir, Erdoğan ile ortak fikirdedir. ABD ve İsrail’in bölgesel saldırganlığında hedef aldığı İran ya da başka güçlerle yayılacak savaş hali, bölgede farklı gelişmelerin önün açacaktır. “TC” iktidarının burada ikili planı vardır. Birincisi, yeniden tasarıma açık hale gelen bölge gerçeğinde, Kürt ulusunun ulusal demokratik haklar zeminindeki statüsünün genişlememesi, ikincisi, ABD’nin yayılmacılığında Kürtlerin “ittifak” güç olma pozisyonundan çıkarılması. Çünkü “TC”, ABD yayılmacılığının bölgede yarattığı çatlakları, onun ana ittifak gücü olarak kendisi doldurmak istemektedir. Rojava’yı HTŞ yönetimine entegre etme, Kuzey Kürdistan’ı “müzakereler” yoluyla kendi sürecine bağlama siyasetinin ana mahiyeti budur.
Erdoğan, kendi iktidar çıkarları gereği, bu sürece daha “temkinli” yaklaşırken, Bahçeli, süreci tıkayan her anın yaratacağı sorunları hesaplayarak, sürecin “önünü açıcı” rol oynamaktadır. Bu Bahçeli’nin kişisel mahareti değildir. Komprador iş birlikçi tekelci egemenlik, bu sürecin sürdürülmesinde, Bahçeli’ye rol vermiş ve bu rolün “gücüyle” politik çıkışlar yapmaktadır. Erdoğan güruhu ise, iç siyasal “meşruiyetini” yeniden üretme ekseninde gelişmelere yön vermeye çalışarak, Kuzey Kürdistan ulusal direnci üzerinde planlar yapmaktadır. Bu ikili durum yöntem konusunda, sürece dahil olacak güçler konusunda farklılıklar yaratmaktadır.” Cumhur ittifakı” içindeki siyasal akort bozukluğunun cereyan ettiği zemini böyle tarif etmek olanaklı. Ki bu akort bozukluğu, Demirtaş’ın serbest bırakılması, “Milli Dayanışma ve Kardeşlik Komisyonu’nun” İmralı’ya heyet göndermesi, SDG ile girilmesi planlanan ilişkiler ve İmamoğlu yargılamaları konusunda dışa vurdu.
CHP’nin Tutumunun Siyasal Hesapları
“Süreç Komisyonunun” İmralı’ya heyet çıkarmasının ardından (yazımız kaleme alındığı sırada, komisyon İmralı ziyaretini tamamlamıştı ve sadece iyi niyet açıklamasından öte kamuoyuna bir bilgi yansıtılmadı), Erdoğan’ın gönülsüz, “sürecin önünü açacaksa olumlu adımdır” tarzındaki kısa beyanı, süreç yönetimindeki farklılıkları açık etmiştir. Aynı şekilde, Erdoğan’ın CHP’nin aldığı tutuma dair bir gündem oluşturmaması, CHP’nin süreçten vazife çıkarma amacına çanak tutmamak içindir. CHP, Komisyona üye vermeyip, aynı gün “demokratik Türkiye” programını açıkladı. Bu tutum birçok yönüyle analize muhtaçtır. Ama burada kısa vurguyla geçeceğiz. CHP, iktidara “alternatif” olma iddiasını, komisyonun İmralı heyeti kararıyla ortaklaşarak zayıflatmak istememiştir. Hemen aynı gün kendi programını açıklaması böyle okunmalıdır. Diğer yandan, özellikle, milliyetçi, sistemin siyasal etkisindeki geri kitlelerde (ki bu taban AKP ye seçimler kazandıran potansiyeldir) iktidarın girdiği bu politik yönelime ciddi tepkiler vardır. CHP bu tepkileri kendi potasında birleştirmek istemektedir. Ve daha da önemlisi, CHP, tekçi-üniter sistemin kurucu ögesidir. Faşist niteliği bu kurucu ögelerinden beslenmektedir. Tekçi-inkârcı zihniyetle Kürt ulusunun demokratik haklarının karşısındadır. Yani “TC”nin kuruluş felsefesinin bekçisidir. Bu zihniyetinde yarılma yaratacak hiçbir adımı, hasım olarak belirlediği iktidarın gölgesinde atmak istememektedir.
“TC” hâkim sınıfları cenahında, tüm yönleriyle karmaşık bir denklem söz konusu ve bu karışıklık içinde iktidar çıkış yolu peşindedir. Tekelci sermayenin bölgesel, “ulusal” çıkarlarını kendi ekonomik-politik çizgisinde en ileri düzeyde temsil etme, ezilen yığınlara dayatılan ekonomik-demokratik kuşatmayla, adeta toplumda öfke biriktiriliyor. Bu her yönlü çelişki ve çatışma halinin, iktidarın kapısını çaldığı anlamına geliyor. AKP-MHP iktidar güruhu içinde de su yüzüne çıkan çelişki hali hesaba katıldığında, AKP-MHP “ittifakı” bitiyor mu sorunu akla gelebilir. Bu amaçla yukarıda analize tabi kıldığımız siyasal süreç şunu diyor: AKP-MHP “ittifakı” çözülmez değildir. Uluslararası, bölgesel ve iç siyasal süreç, iktidarı keskin bir viraja sürüklemiştir. Ama “TC” egemenler sisteminin çıkarları, müdahale edici “uzlaşmalarla”, bir dönem daha bu iktidar ve aktörlerle devam etme yönündedir. Bahçeli’nin çıkışları ardında yaratılan “uzlaşma”, bu olasılığı ifade ediyor.
Öcalan önderliğinde, Kürt Ulusal hareketi ile “TC” iktidarı arasında sürmekte olan “müzakerelerin” pratik olarak nasıl bir seyirde ilerleyeceği, daha önce gazetemiz sayfalarında ifade ettiğimiz kapsamda öngörülse de öngörülmeyen boyutu ile önemli belirsizlikler taşımaktadır. Çünkü AKP-MHP faşizminin torbasında “demokrasi-özgürlük-insan haklarından” yana hiçbir şey yoktur. Bu niyetinde öte sınıfsal karakterinden ileri gelen somut bir durumdur. İç ve dış politikada, savaş çizgisine göre kendisini üreten iktidar, ekonomik-siyasal-ideolojik-kültürel politikasıyla, sermayenin çıkarlarına göre toplumu yıkımla-talanla-sömürü ile ezmeyi esas alan bir diktatörlüktür. Ezilen- sömürülen yığınlara, yapısal ve yönetsel niteliğiyle zulüm ve ölüm kusmaktadır. Fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda çalışan işçinin sadece emeği gasp edilmemekte, güvencesiz çalışma koşulları, çalışanları sürekli bir biçimde ölüme süreklerken devleti adeta bir cinayet şebekesi halinde görüntülemektedir.
Dilovası’ndaki işçi cinayeti, bir kaza değil, işçi sınıfına dayatılan genel kıyımdır.
Türkiye-Kuzey Kürdistan’da üretim birimleri, fıtrat olarak topluma kabul ettirilmeye çalışılan “kazalarla” adeta kitlesel cinayetler yaşanıyor. Erkek, kadın ve çocuk işçi ölümü sayılara indirgendiğinde, karşımıza sistemin ürettiği vahşet çıkıyor. Maden ocaklarında, tersanelerde, inşaat sektöründe, fabrikalarda, atölyelerde, sermayenin aşırı kar hırsı için “işçi güvenliği ve sağlığı” maliyetinden muaf tutulan patronlar, güvencesiz- sağlıksız koşullarda işçileri çalışmak zorunda bırakmakta ve önlem alınabilir “kazalarla” ölümlere sebep olmaktadırlar. Bu cinayetlerin son bir yıl içinde 81’inin çocuk işçi olması, tablonun dramatik boyutudur. Unutulmaz bir anekdot olarak; Urfa’nın Bozova ilçesinde staj yaptığı marangoz atölyesinde çalışan Muhammed Kendirci’nin işyerinin patronu tarafından işkence ile katledilmesi, çocuk emeği sömürüsünün hangi koşullarda gerçekleştiğine dair ibretlik bir belgedir. İbretlik belgenin bir başka yüzü de Dilovası’nda yangında cinayete kurban giden 7 kadın işçidir. Ucuz iş gücü, fazla mesai, sigortasız, güvencesiz koşullarda üretim yapmaya zorlamada en çok kadın ve çocuk işçilerin çalıştırılması, tesadüfi bir durum değildir. Yoksulluk ve açlık sınırında yaşamaya mahkûm toplumda, kadınlar ve çocuklar hem çalışmak zorunda kalmakta hem de iş bulmakta zorlanmaktadırlar. Hayat güvenceleri olmayan bu sosyal kesimleri, en ağır koşullarda çalıştırmak, patronlar için bir olanak halini alıyor.
Çünkü bu statüdeki her kadın ve çocuk işçi (erkek işçileri bundan muaf tutmuyoruz ama, kadın ve çocuk sömürüsüne dikkat çekme bağlamında altını çiziyoruz), iş bulma amacıyla, işverenin dayatmalarını kabul etmek zorunda kalıyor. Sigortasız, üretime uygun olmayan “kaçak” mekanlarda, alınabilir önlemlerin alınmadığı tehlikeli ortamlarda, sömürülenler ölümle burun buruna çalıştırılıyor. Sistemin rüşvet ve kayırmacılıkla verdiği ruhsatlar, gerçekleştirdiği “kontroller”, burjuva egemenlik kurumlarında gündeme gelen “kötü niyetler” meselesi değil, tıpkı çalışma koşulları gibi sistemin yapısal niteliğidir. Her iş cinayetinin ardından yapılan göstermelik “yargılamalar” ve davalar sonucundaki cezasızlık, burjuva ekonomik-politiğin bu cinayetlerdeki doğrudan payını ortaya koymaktadır. Soma’dan Amasya’ya, Zonguldak’tan İliç’e ve en son Dilovası’na uzanan bu iş cinayetleri zinciri, sistemin yüzünü beyan etmektedir.
Marks Kapital’de kısa ve özlü anlatır kapitalizmin kanlı yüzünü: ‘Sermaye tepeden tırnağa kana ve pisliğe bulaşmış olarak gelir…’der.
Yani kapitalist sermaye, artı değer oranını yükseltmek için, aşırı artık emek yutma ile üretimi gerçekleştirirken, bunu aynı zamanda emek gücü olan işçilerin ölümü pahasına üretim koşullarında gerçekleştirmekten geri durmaz. Kapitalizm her yönlü bir soygun düzenidir. Artı değer hırsızlığından, işçi ve emekçilerin hayat koşullarına, çalışma koşullarına kadar, yaşamlarına ve sağlığına zarar veren, üretim birimlerinde alınması gereken tedbirlerin maliyetini kâr marjı olarak kasasına koymak için, ölüm tehlikeleri altında çalışmaya zorunlu bırakan bir soygun düzenidir…… Bu bağlamda, burjuva siyasal iktidarların, “teşvik” adı altında sermayeye sunduğu olanaklar ve kaynak aktarımı, aynı zamanda tüm toplumsal yaşamın sermayenin istekleri doğrultusunda dizayn edilmesidir. Yani, tekelci emperyalist sermaye, komprador işbirlikçi tekelci sermaye iktidarının önüne üç ana başlıkta görev koymaktadır.
Birincisi, sermaye için ekonomik ve siyasal risk teşkil eden istikrarsızlığın çözülmesidir. Alt yapı yetersizliği, düşük büyüme oranı, gibi ekonomik riskleri; vergi muafiyeti, gümrük muafiyeti, arsa-arazi temini, emlak yatırım yükünden muafiyet, sermayeyi serbest kullanım hakkı vb. gibi başlıklar üzerinden birikim modelini uygulayan sermaye, siyasal riskleri, derinleşen sosyal-ulusal çelişkileri devlet zoru ile bir düzeye çekmek için, otoriter-baskıcı iktidarlar tesis etmektedir. Ekonomik krizler, emperyalist sermayeye altın bir tepside sunulan ekonomik yapı ve AKP’nin hükümet ve açık faşist iktidar olarak kendisini “üretmesi” süreci bu durumun izahıdır.
İkincisi, yargı-yasam-yürütme erkinin, bürokrasi ve iş hukukunun sermayenin hareketine göre yeniden yapılandırılmasıdır. İstihdam ve sıcak para akışında hedeflenen karın devlet güvencesine alınması (yap-işlet modeliyle hedeflenen karın oluşmaması durumunda kalan payın hazineden karşılanması gibi), aşırı kâr sağlayan sektörlerde istihdam, madenler başta olmak üzere doğal zenginlik kaynaklarının talanı, sıcak para hareketinden vurgunlar, sermayenin ekonomiye serbest girdisi ve çıktısı vb. gibi iktisadi hareketlerde, sermaye hızlı karar verecek bir yürütme, gerekli yasal düzenlemeleri yapacak bir yasama ve hukuksal olarak engel çıkarmayacak, aksine kolaylık sağlayacak bir yargı… Politik-iktisadi temelde son yıllarda “TC” sürecinde gerçekleşen merkezileşmenin-yapılanmanın tarifi budur.
Üçüncüsü, ucuz iş gücü, üretimde bazı mali yükümlülüklerden (emekçilerin sosyal hakları, iş ve çevre güvenliği gibi maliyetlerinden) kurtulma, kayıt dışı iş gücü kullanma ve örgütsüzlük… Özellikle maden işletmeciliğinde, doğaya zarar vermeyen teknoloji bulunmaktadır. Bu yöntemi pahalı bulan şirketler, daha kolay ve ucuz yöntem olarak siyanür başta olmak üzere, doğada kalıcı tahribatlar yaratan ve ekolojik dengeyi yıkan kimyasal yöntemlere başvurmaktadırlar. Yenilenebilir enerji tekniği yerine, nükleer enerjiyi kullanmaları da bir başka çevre ve doğa yıkımıdır. Toplumsal tepkilerden kaynaklı gelişmiş kapitalist ülkelerde terkedilen bu gibi yöntemler, Türkiye gibi geri kapitalist, sömürge ülkelere ithal edilmekte ve bu coğrafyalarda insan ve doğa hayatı tehdit edilmektedir.
Gerek bu gibi kimyasal-nükleer bileşkelerin kullanımında ve gerekse de çalışma koşullarında, gerekli güvenlik tedbirlerinin alınmaması, sermayenin aşırı kar hırsının iktisadi-politik tarzıdır. Çünkü bu kalemlerde alınacak her tedbirin bir maliyeti vardır ve işletmelerden devasa kar elde eden sermaye, insan yaşamı ve doğanın korunması için elde ettiği devasa kardan bir sent bile harcamak istememektedir. Ve “TC” hâkim sınıfları, tüm bu yıkımlarla sermayeye palazlanma alanları açmakta, talan ve sömürüyü işçi ve emekçilerin canını alarak derinleştirmektedir.”(Bknz Kapitalist Yıkımın Bir Ayağı Olarak “İş Cinayetleri” ve “TC” Ekonomisindeki Panoraması Üzerine-1 ve 2 başlıklı yazıdan)
Tecrit ve İzolasyonla Devrimci Tutsakları Teslim Alma Saldırısının Yeni Ayağı Olarak “Kuyu Tipi” Hapishaneleri!
F tipi hücrelerinin açılması döneminde, burjuvaziye son “kutsal” görevini yerine getirmek için “canını dişine takan” Ecevit, “cezaevleri sorununu çözemezsek, İMF programını uygulayamayız” diyerek, hapishanelerdeki uygulamaların direk toplumsal sınıfsal gelişmelerle doğru orantıda gündeme geldiğini beyan etti. Ki aynı tarihsel kesitte devrimci-komünist tutsaklar, “F tipi hücre saldırısı, tüm toplumsal yaşamı hücreleştirme saldırısıdır” doğru tespiti ile, “İçeride- dışarıda hücreleri parçala” şiarıyla direnişi örgütlemişti. Bu hapishaneler saldırısı mahiyetine son derece isabetli bir siyasal tutum alıştı. Faşizm, iktisadi-siyasal saldırılarını planlarken, devrimci bir dinamik olarak hapishanelerdeki devrimci tutsakları hep dikkate aldığı gibi, dışarıda mücadelenin ileri mevzilerinde konumlanan devrimci-sosyalist-komünist öznelerin tutsak düşmesi sürecini “teslimiyete” dönüştürmek için, hapishanelerdeki insanlık dışı uygulamalarını hep yenilemiştir. Gözaltında işkence uygulamaları dahil. Alfabenin harflerine göre sıralanan hapishaneler mimarisinin amacı budur.
En son F tipi hücre saldırısıyla istediği sonuca ulaşamayan faşizm, “Yüksek Güvenlikli Cezaevleri” projesiyle, kuyu tipi hapishaneleri devreye koymuştur. Açık faşizm koşullarıyla tüm toplumsal dinamiklere kuralsız saldırıların devreye konulduğu, sermayenin aşırı kar hırsı ve sermaye birikim modellerine göre sömürünün derinleştirildiği, iş cinayetlerinin arttığı, buna karşı toplumsal hoşnutsuzlukların geniş yığınlarca çeşitli eylemlerle ortaya konduğu bir tarihsel süreçte “Kuyu Tipi Hapishanelerin” devreye konulması, bundan kaynaklıdır. İçeride devrimci tutsakları teslim alma, dışarıda bunu psikolojik bir üstünlük aracı haline getirerek toplumu sindirme ve ideolojik-siyasal hegemonyasını tesis etme amacıyla, kuyu tipi denen insanlık dışı mimari ve uygulamaya baş vurmaktadırlar.
Faşizm, her dönemdeki sömürü düzeyine göre, “cezalandırma” yöntemlerini devreye koymaktadır. Faşizmin “cezalandırma” sınırı, fiziki etkisizleştirmenin yanı sıra, “ıslah” etme adı altında kişiyi teslim alma, sosyal niteliklerini yok ederek kişiliksizleştirme, üretici özelliğini köreltme, uysallaştırma ve devrimci değerlerini tasfiye etme hedefine dayanmaktadır. Özellikle 12 Eylül 1980 Faşist Askeri darbesinden sonra, bu siyaset, yüzlerce devrimci tutsağın katledilmesi pratiğiyle en barbar şekilde uygulanmıştır. Kapitalist birikim süreciyle paralellik içinde tayin edilen hapishaneler politikası, özünde sömürü ve baskıya karşı gelişen devrimci politik atmosferi yok etme üzerine inşa edilmiştir.
Geniş koğuşların daraltılması, “E”, “H”, “D”, “özel Tip” hapishaneler, sistemin her özgün ihtiyacına göre bu dönemden itibaren devreye konulmuştur. Her türlü “teslimiyet” dayatmasını, fiili, açlık grevi, ölüm oruçları direnişleriyle geri püskürten devrimci-komünist tutsaklar, sadece tarihe güçlü bir devrimci miras bırakmadılar, esasta faşizmin saldırılarını boşa çıkararak ezilen sınıf ve halk katmanlarına güçlü moral değeri oldular. 1982, 1986, 1996, 2000 ölüm oruçları ve açlık grevleri, yine aynı tarihsel kesitlerde katliam saldırılarına karşı zindanları fiili direniş mevziisine çeviren devrimci karşı koyuş, faşizmin saldırılarını geri püskürtmede güçlü hafızamızdır. Aynı direniş ve kararlılık, can bedeli devrimci davaya bağlılık, F tipi hapishanelerine karşı sürdürüldü. F tipi hücre hapishaneleri fiziki olarak engellenemese de faşizmin izolasyon ve tecritle yaratmak istediği “teslimiyet”, devrimci irade karşısında hükümsüz kaldı.
Tecrit İçinde Tecrit: Kuyu Tipi Hapishaneler
Hücre tipini fiziki olarak uygulasa da devrimci tutsakları ideolojik-siyasal olarak teslim alamayan faşizm, emperyalist tekelci sermayenin ucuz iş gücü, ağır sömürü, açlık ve sefalet üzerinden şekillenen iktidar politikalarına karşı yükselen toplumsal itirazın devrimci-komünist güçlerle birleşmesini engellemek için “Y” ve “S” tipleri adı altında yeni tip bir izolasyon- tredman biçimini devreye koydu. 2021 yılı itibarıyla inşa edilen, “tecrit içinde tecrit” oluşturan “Yüksek Güvenlikli Hapishaneler”, devrimci kamuoyunda isimlendirildiği gibi “Kuyu Tipi Hapishanelerdir”. “Kuyu Tipi Hapishaneler”, tecrit içinde tecrit uygulamasıdır. Üç katlı olarak imar edilen bu hapishanelerde, “disiplin” işleyişine göre “hak görülen” havalandırma hakkı bir ya da bir buçuk saattir. Yani tutsağın bu haktan faydalanması dahi, “idari disiplin” soruşturmasına tabidir. Son yıllarda hapishanelerde resim yapmanın dahi “disiplin cezası”na sayıldığı düşünüldüğünde dayatılan teslimiyetin ölçüsü yoktur.
Kamera ile denetim banyo girişlerine kadar genişletilerek, tutsak üzerinde sürekli kontrol baskılanması yaratılmakta, tutsağa kendisine ait bir yaşam alanı bırakılmamaktadır. Güneş ışığını engelleyen biçimde örülmüş demir parmaklıklar, zifiri karanlık olan alt katlar, kuyu tipindeki ağır tecridi ortaya koymaktadır. Merkezi teknoloji ile açılıp kapanan hücre ve koridor kapıları, tutsağın işkence makinası haline getirilmiş gardiyanları görmesini bile engellemektedir. Kısa tanımıyla, kuyu tipi hapishaneler, güneşin, havanın, yağmurun, rüzgârın …yasak ilen edildiği mekanlardır. Bu insanlık dışı mimari, “F” tipi ve “T” tipindeki tecrit- izolasyonun daha ağırlaştırılması amacıyla devreye konulmuştur. İnsan sesinin insan sesine yabancılaşması anlayışına göre mimarisi planlanan, devrimci tutsakları insan sesine, kendi sesine yabancılaştırma olarak inşa edilmiş bu hapishaneler, devrimci tutsakları ideallerinden arındırma hedefli olarak devrededir.
Bugün devrimci tutsakların, parça parça ortaya koyduğu direniş, iktidarın bu gerici emellerini boşa çıkaracaktır. Bu süreç, sadece devrimci tutsakların direnişiyle aşılacak bir süreç olmadığı gibi, tek hamlede sonuç alınacak bir süreçte değildir. Somutta toplumda çıkan cılız sesleri, devrimci tutsakların direnişiyle birleştirerek güçlü bir karşı koyuşa dönüştürmek ihtiyaçtır. “Kuyu Tipi Hapishanelere” karşı, birçok devrimci-sosyalist kurumun içinde yer aldığı inisiyatif, önemli bir adımdır ve devrimci toplumsal muhalefetle birleştirilerek büyütülmelidir.
Mücadelede Sınıf Zemini ve İktidar Ufku Olmazsa Olmazdır
Özetlemek gerekirse: Faşist iktidarın toplumda yarattığı her adaletsizliğin, hukuksuzluğun, işsizliğin, yoksulluğun, kadın ve işçi cinayetlerinin, sınıfsal niteliği vardır. Sermayenin faşist saldırılarına karşı tutum sınıf zemini tutmak zorundadır. Siyasal-demokratik-ekonomik-akademik mücadelede, iktidarın uygulamalarına karşı durup, bir başka burjuva kliğin siyasal argümanlarında “çözüm” adına ortaklaşmak, bu sınıfsal niteliğin reddedilmesi anlamına gelmektedir. Ezilen ve sömürülen yığınları, iktidar kliğinin kapsamlı saldırılarına yöneltip, burjuva “muhalefetin” iktidara gelişine alan açmak, başka bir burjuva klik eliyle sömürü-adaletsizlik-yoksulluk, geleceksizlik ve çürümenin devam ettirilmesi anlamına gelmektedir. Yani, burjuva klikler arasındaki çatışmaları, kriz halinde kendini sürekli “yenileyen” burjuva çelişkileri dışarıdan seyretmek nasıl devrimci siyaset değilse, burjuva siyasetin “muhalif” çizgisiyle, ezilen ve sömürülenlerin mücadelesini sınırlamakta bir o kadar devrimci siyaset değildir.
Devrimci siyasetin ana kolonları, ezilen ve sömürülen yığınların sistemle çelişkilerin en net yaşadığı alanlar emek havzalarıdır. Devrimciler esasta bu alanlarda yoğunlaşarak politikalarına, burada yaşanan çelişmenin gerçek görüngüleri üzerinde teorileştirir ve başvuracakları araç ve yöntemleri bu koşulların içinde ararlar. Somut bir örnek gerekirse; Dersim Belediyesinin icraatlarına karşı devletin aldığı tutum en güncel olandır. SMF’nin, halkçı-devrimci yerel yönetim programının fiili karşılığı olarak Dersim’de Maçoğlu’nun başkanlığı döneminde, başta işçi ve kadınlar olmak üzere halkın hizmetine sunulan birçok meşru hak, kayyım yönetimi tarafından, İçişleri Bakanlığı’nın emriyle geri alınmıştır. Maçoğlu’na “kamu mülkünü zarara uğratma” “suçlamasıyla” başlatılan “soruşturma” zaten burjuva sınıfın egemenlik biçimi olan faşizmin saldırısıdır.
Sınıf düşmanlarımızın bu yönelimlerinde, şaşırılacak bir durum yok ancak burada aslolan pasif durmamaktır. Aktif bir karşı kampanya ile faşizmin hukukunu tanımamak, “yargılama” koşullarını, meşru sosyalist siyasetle mahkûm etmek devrimci politik çizgi gereğidir. Sosyalistlerin, her koşulda işçi sınıfı ve halkın çıkarları için var olduğunu, bunun için mücadele ettiklerini, en geniş propagandayla halka anlatmak gerekmektedir. Bugün, faşizmin saldırılarına karşı mücadele, iki boyutu ile öne çıkmaktadır. Faşizmin saldırılarına karşı, ezilen ve sömürülenlerin örgütlü mücadelesiyle karşı dururken, mücadele ve bedellerle kazanılmış hakları ve mevzileri korumak, birbirini bütünleyen, besleyen ikili görevi ortaya koymaktadır. Bunlar aynı zamanda siyasal öznelerin siyasi faaliyetinin de tanımıdır…
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Aralık-2025 tarihli 55. sayısında yayımlanmıştır.









