
Her yıl sonuna doğru yapıldığı gibi, iktidar, sermaye için kaynak planlamasına gitmektedir. Sermaye ve onun bürokrasisini beslemek, için yapılan bu görüşmelerde, her dönem olduğu gibi, işçi sınıfı ve emekçilerin payına düşük ücret, kamu hizmetlerinden yararlanma sınırının daraltılması, yoksulluk ve açlık sınırında derinleşmedir. Bunun en açık örneği, askeri, diyanet, iç işleri, adalet vb. gibi devletin temel organlarına dev bütçe ayrılırken, işçi sınıfının yaşamını direk belirleyen “asgari ücret” ve halkın yararlandığı kamu hizmeti alanlarına cüzi bütçenin ayrılmasıdır.
Asgari ücret tartışmalarına ve yıllık genel bütçe oluşturma-dağıtma siyasetine ve stratejisine baktığımızda, devletin ve onu temsilen çalışan iktidarların egemen sınıflar için devasa-maksimum paylar ayırdığını buna karşılık, işçi-emekçiler için ve tüm ezilen dar gelirliler için minimum pay ayırırken, işçi ve emekçileri de açlık sınırının altında tutmaya özel bir dikkat gösterdiği görülmektedir.
Dolayısıyla gerek bütçe gerekse her yılın sonunda oluşturulan “Asgari Ücret Tespit Komisyonu” işçi sınıfı ve emekçileri manipüle eden trajikomik bir tiyatro sahnesidir. Çünkü tamamıyla sermayeyi gözeten, göstermelik mahiyette kurulan bu masada işçi sınıfı ve emekçilerin temsilcileri -temsiliyeti yoktur. İṣçi-emekçilerin örgütlüklerinin baskı, zor ve faşist saldırılarla zayıflatan, daraltan iktidar, yandaş “temsilciler” yoluyla pazarlıklar sürdürmekte, dayatılan geri koşullara direnç gösterildiğinde, faşist iktidarın ana bileşeni olduğu “uzlaşma komisyonu” kararıyla istediği sonucu kararlaştırmaktadır.
Yani Türk egemen sınıfları ve onların yarattığı gerçeklikten uzak tartışma, yalan ve manipülasyonlar curcunasında asgari ücreti yine en düşük düzeyde belirleyecekler. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) açıkladığı enflasyon verilerinde “yıl sonu enflasyon tahminlerinde sapma olduğunu, yıl sonu enflasyonun %30-32 bandında olacağını” söylerken, aslında bu yıl sonu enflasyon oranının %24 olacağını belirlemiş ve bir önceki yılın asgari ücret tespiti, bu oranı baz alarak belirlenmişti. Reel enflasyon oranının uzağında olan ve TÜİK’in hileli hesaplamasına dayanan bu veriler, çalışanların alım gücünü zayıflatan kamburları büyütmektedir. Reel enflasyonun yüzde 80 ile 120 bandında islediği bir gerçeklikte, zam oranlarının hedeflenen enflasyon olarak yüzde 24’lerde tutulması, sermayenin kaynak alanı olan emek gücünün daha kuralsız sömürülmesi anlamına gelmektedir. Yalan üretim fabrikası gibi çalışan Erdoğan, açlık sınırındaki yığınlarla alay eder gibi yine “biz hiçbir zaman çalışanlarımızı enflasyona ezdirmedik” diyerek; bu yıl sonu enflasyonu üzerinden bir artış değil, tutmayan hedef enflasyon üzerinden komik bir artış yaparak, bugünün açlık sınırı verisi olan 27.970 TL’nin bile altında kalacak “zam” yapılmış olacak. Halka, işçi- emekçilere açlık sınırı altında bir yaşam dayatılacaktır.
Asgari Ücret ve Bütçe
Şimdi asgari ücret nedir, neyi ifade ediyor bağlamında, bütçe görüşmeleri sürecini biraz irdeleyelim. Çünkü asgari ücret ve bütçe görüşmeleri-planlamaları birbirinden bağımsız konular değil, bilakis tamamıyla iç içe, birbirine bağlı ve birlikte ele alınması gereken, ekonomik programın iki ayağıdır.
Şunu biliyoruz ki, egemen sınıflar, sermayesi için düşük ücretle yüksek artı-değer elde ederek kar aktarımını hedefler. Düşük ücretle çalıştırma sayesinde:
-Daha yüksek artı- değer elde eder,
-Sermaye birikimini ve yoğunlaşmasını hızlandırır, emek piyasasındaki rekabette ucuz emek avantajını kullanır ve bu model sadece işveren ve kapitalistlerin çıkarına hizmet eder.
Bütçe planlaması ve oluşumuyla yapılan teşvikler, yaratılan imtiyazlar, artı-değerin ikinci kez sermayeye aktarımından başka bir şey değildir. Çünkü düşük asgari ücret üzerinden elde edilen artı-değer vergilerle devlet kasasında birikir. Devlet ise:
-Yatırım teşvikleri, KÖİ projeleri ve vergi düzenlemesi kanalıyla bunu yeniden sermayeye döndürür. Bu da işverenlere ve sermayeye çifte aktarım mekanizmasıdır. Bu mekanizmada ücretin ve maliyetin düşük tutulması artı-değeri artırması yanında, yüksek vergi politikasıyla işçinin gelirinin tekrar sermaye sınıfına kaynak olarak geri dönmesi anlamına gelmektedir…
Türkiye-Kuzey Kürdistan’da Ücret ve Bütçe Politikaları
Bu politikalar, “TC”nin kuruluşundan itibaren en genel anlamıyla devlete egemen olan büyük sermaye gruplarının, ihracatçıların, büyük inşaat ve altyapı tekellerinin ve işbirlikçisi oldukları emperyalist güçlerin çıkarları doğrultusunda geliştirilmiştir. Yürütülen bu siyasi-ekonomik politikalar ekseninde işçi- emekçilerin, ezilen ulus- halk ve inançların payına düşen hep düşük ücret, yüksek vergi, yüksek düzeyde güvenlikçi, ırkçı-tekçi-milliyetçi ve faşist bir tahakküm olmuştur. Devletin bu gerici-faşist niteliği ve sınıf karakterinden dolayı coğrafyamızdaki sömürü oranı ekonomik-politik olarak hep maksimize edilmiş ve günümüze kadar sürdürülmüştür.
Asgari Ücret Sermayenin Azami Kar Oranını Koruma Mekanizmasıdır
Evet aynen böyledir! Bununla bağlantılı olarak bütçe görüşmeleri de işçi sınıfı ve emekçilerin yarattığı değerlerin sermayeye yeniden aktarımı ve dağıtılması planının resmileşmiş hali ve formudur. Gerek asgari ücret belirleme süreci ve gerekse bütçe görüşme-belirleme süreçleri devletin soyguncu sınıfın tahsildarı olduğu gerçekliğini açıkça ortaya koyar. “TC” egemenler sisteminde bu politika genellikle düşük ücret- yüksek vergi-düşük sosyal harcama ve yaşam standardı modeline dayanmıştır. Bu bu hâliyle Türk egemenlik sisteminde düşük ücret rejimi “doğal” bir ekonomik sonuç değil, tarihsel olarak oluşturulmuş ezen sınıf stratejisidir.
Özellikle 1980 Askeri Faşist darbesiyle, Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında siyasi ve ekonomik olarak neo-liberal politikaların temeli, düşük ücret politikaları ile garanti altına alınmış, neo-liberalizmin yıkıcı özelliği üretenler üzerinde karabasan gibi örgütlenmiştir. Ücretleri baskılamak, sendikal örgütlenmeleri dağıtmak ya da düzen “sendikacılığını” geliştirmek, sermaye birikim modellerinin kuralsız işleyişini sağlamak, tekelci emperyalist sermayeye hızlı ve geniş hareket alanı açmak, doğal ve emek değerlerini talan etmek, darbenin amaçladığı ekonomik program olmuştur. Bu dönemde, asgari ücret reel olarak çöktü, sendikalaşma yasalar, baskı ve faşist saldırılarla kırıldı, grevler yasaklandı ve KİT’lerde hızla özelleştirmeler, taşeronlaştırmalar kurumsallaştırıldı. Bu politikaların tamamı da bir kez daha Lenin’in “devlet, egemen sınıfların baskı aygıtıdır” tezinin doğruluğunu ispatladı.
AKP ve AKP-MHP hükümetleri bu ekonomik-politik işleyişin daha da pervasız devam ettirilmesinin hükümetleri olmuştur. Düşük Ücret-Yüksek Borç- İnşaat Sermayesinin yükselişi… Ekonomik politikanın esas omurgasını oluşturan anlayış bu olmuştur. Bu dönemde düşük ücret çalışma rejiminin daha da derinleştirildiği ve siyasal İslamcı- faşist gericilik hegemonyasıyla birleştirildiği ve tahkim edildiği bir dönem oldu. İfade etmek gerekirse, AKP’nin ekonomik modeli üç ayak üzerinde kuruldu ve yürütüldü.
1)Ucuz iş gücü ve asgari ücretin ortalama genel ücrete dönüşmesi.
2)Ucuz kredi (iç borçlanma patlaması)
3)Devlet garantili inşaat yatırımları. Burada bütçe üzerinden işverenlere devasa düzeyde sermaye transferleri yapıldı, yapılmaya devam ediliyor.
Bu dönemde yaşananlar ise şöyle oldu. Reel ücretlerde dalgalanma ama uzun vadede ve esasta sürekli düşük ücret, esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, hemen tüm iş kollarını kapsayacak şekilde Taşeron sisteminin oturtulması ve yaygınlaşması, kıdem tazminatının açıkça gasp edilmesi, vergi yükünün emekçiye fatura edilmesi (KDV/ÖTV vergilerinde astronomik artış), iş cinayetlerinde büyük artış (ucuz işgücü- güvencesizlik) …. Ve bu politika, 2018-2025 yılları boyunca toplumsal açlık ve yoksulluğu yaygın sosyal bir olgu haline getirmiştir. TL’nin aşırı değer kaybıyla, gıda gibi tüketim ürünlerinde yaşanan büyük artış, dış borç baskılanmasıyla ortaya çıkan devasa açık, emekçilerin sırtına yüklendi. Yolsuzluk ve hırsızlıkla ekonomide açılan kara deliği şimdilik tartışma dışı tutuyoruz. Kriz koşullarını sermayenin palazlanması politikalarına dönüştüren rejim, krizin tüm ağır sonuçlarını, işçi-emekçi ve dar gelirli yığınlara yükledi. Ücretlerin değerini “cumhuriyet” tarihinin en düşük seviyesine yuvarladı. Krizin sebebi sermaye olduğu halde, faturayı emekçi halkın sırtına yükledi. 2018 ve 2001 sonrası krizlerde bu çalışma rejimi daha da derinleştirildi. Ve 2025 itibarıyla düşük ücret-güvencesiz çalışma rejimi artık yalnızca ekonomik değil, despot, hak ve özgürlüklerin tasfiye edildiği ağır bir siyasal tahakküm biçimini almıştır.
Sonuç Olarak;
Türkiye’de düşük ücret tarihsel olarak yaratılmış bir sermaye stratejisidir. Türkiye bütçesi bu stratejinin devlet eliyle kurumlaştırılmış halidir, Devletin sınıfsal niteliği hem ücretlerden hem bütçe planlanmasında çok rahatlıkla görülür ve okunur. Kapitalist sistemde asgari ücret ve bütçe görüşmelerinin sınıfsal anlamı, işleyişi ve kime hizmet ettiği konusunda Marks keskin bir tahlil, net bir eylem kılavuzudur. “Asgari ücret işçinin emeğini yeniden üretmesi için gerekli toplumsal maliyetin parasal karşılığıdır. Kapitalist düzen, ücretleri artı değer sömürüsünü koruyacak biçimde belirler”der.
Dolayısıyla asgari ücret:
-İşçinin yaşamını sürdürecek asgari düzeyde maliyetinin politik olarak belirlenmiş bir biçimidir.
-Sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda mümkün olan en düşük seviyede tutulur.
-Yaşatma, örgütleyip güçlenmesine yetecek kadar değil, işçinin emek faaliyetine yeniden katılmasıyla sınırlıdır. Ama “TC” ekonomisinde bu genelleme en barbar şekliyle icra edilmektedir.
Devlet Bütçesi Sınıfsal Bir Belge ve Fotoğraftır
Lenin “Devlet bütçesi sınıflar mücadelesinin rakamsal ifadesidir” der. Yani “Hangi sınıfın kaynaklardan ne kadar pay aldığını, hangi sınıfın ürettiği değerin nereye aktarıldığını, devletin sınıf karakterini açıkça gösteren siyasal bir metindir” diye içeriklendirir. Bu nedenle kapitalist devletlerin bütçeleri asla “tarafsız” değildir, sürekli üretim araçlarına sahip olanların çıkarlarını korur ve kollar. Türk egemenler sistemi de bu sınıfsal önceliklere göre bütçe planlaması yapmıştır ve 2026 Bütçesi, bu işleyişin devamlılığıdır. Yani 2026 bütçesi;
a) Sermaye için bol vergi teşvikleri ve yük hafifletme
-Şirketlere vergi muafiyeti,
-KOBİ ve büyük sermayeye kredi ve yatırım teşvikleri biçiminde yapılmaktadır.
Bu yönelim, devletin sermaye birikimini garanti altına alma-koruma- güçlendirme biçimi ve göstergesidir.
b) Gelir vergisi yükünün işçi ve emekçilere kaydırılması
-Dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının çok yüksek olması (KDV-ÖTV).
-Ücretlerin kaynaktan vergilendirilmesi.
-Sermaye kazançlarının düşük vergilendirilmesi vb.
c)Sosyal harcamaların kontrol altında tutulması
-Emekçi sınıflara bütçeden ayrılan pay (eğitim, sağlık, sosyal yardımlar vb.) reel olarak sınırlıdır.
-Asgari ücret artsa bile kamu hizmetleri zayıf kaldığında işçi-emekçilerin net refahı artmaz.
d) Savaş ve militarizme ayrılan yüksek kaynak!
Savunma, İçişleri bakanlıklarına, diyanet, adalet polis, jandarma ve silahlanmaya büyük kaynaklar aktarılmaktadır. Hele kriz dönemlerinde “vatan-millet-sakarya ve “beka” gibi milliyetçi ve şoven politikalarla yaratılan toplumsal kamplaşma ile sınıf çizgisinde toplumsal muhalefeti buluşmasını engelleyen faşizm, koruması konumundaki devlet kurumlarına daha fazla bütçe kaynağı aktarmaktadır. Yoksulluk, açlık, işsizliğin derinleştirdiği, sınıf çelişkilerinin tetiklediği, toplumsal ve sınıf hareketine karşı bir savaş kurumu olarak örgütlenen devlet mekanizması, halkın kaynaklarıyla halka karşı bir savaş kurumu olarak palazlanmaktadır. Somut süreçte, bölgesel düzeyde sürmekte olan emperyalist çatışma ve savaş hali, emperyalist haydutlardan aldığı rol ile “TC” bölgede bir savaş aktörüdür. Ezilen ve sömürülen halkımızın çıkarına olmayan bu savaşa, Erdoğan güruhu, halkımızın tüm değerlerini semirerek kaynak aktarmaktadır. Savaş sanayine ayrılan bütçe, hem emperyalist savaşların bir aktörü olması boyutu ile, hem de emperyalist silah tekellerinin pazarı olması boyutu ile çarpıcıdır. En son ABD ile yapılan “ticaret” anlaşmaları, halkımızın emeğini emperyalistlere peş keş çekmesi babında açık örnektir.
Yani asgari ücret ve bütçe süreci birlikte ele alınıp değerlendirildiğinde ortaya çıkan fotoğraf ve tablo nettir. Asgari ücret düşük tutulduğunda kazanan sermaye sınıfıdır. Düşük ücret demek yüksek artı-değer oranı demektir. İşgücü maliyetinin düşük olması ihracatçı ve pazarda üretim yapan sermayenin rekabetçi pozisyonu daha yüksek olur. AKP-MHP sermaye rejimi, 2026 bütçesi ile, daha üst düzeyde sermayenin çıkarlarını planlamaktadır. Faşist iktidarın büyüme ve istihdam gerekçesiyle ücretleri baskılaması, sermayenin birikim ve büyüme stratejisidir. Somut olarak var olan kriz halinden, sermayeyi palazlandırmak için bu ekonomik politika işçi ve emekçiler üzerinde daha büyük yıkımlar gerçekleştirecektir.
Kısaca ve öz olarak, asgari ücret tartışmaları “insanca bir yaşam” değil, sermayenin kar oranını koruma, geliştirme planlamasıdır. Bütçe ise, bu planlamanın devlet eliyle resmileştirilmiş, sömürü ve talan belgesidir. İşçi sınıfı ve ezilenlerin bu planlamalarda sınıfsal-sosyal çıkarları yoktur. Halk sınıf ve katmanlarına dayatılan kemer sıkma politikalarına, düşük ücret dayatmalarına, yoksullaştırmaya karşı, emekten gelen güçle karşı durmak temel halkadır.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Aralık-2025 tarihli 55. sayısında yayımlanmıştır.








