
Yazar/Zeynep Hayır
Gece bir anda koptu. Önce sert bir gürültü geldi, ardından çatırdamalar. Duvarların içinden gelen, insanın ne olduğunu anlayamadan korkuya kapıldığı o sesler… Evler sallandı, insanlar yataklarından fırladı. Kaçmaya çalışanlar oldu, olduğu yerde kalanlar oldu. Birkaç saniye içinde hayat ikiye ayrıldı. Öncesi ve sonrası. Ve o andan sonra, hiçbir şey bir daha eskisi gibi olmadı.
O an, evler insanların güven duyduğu yerler olmaktan çıktı. İnsanlar enkazın altında kaldı. Aynı evin içinde yaşayan kocaman aileler bir anda yok oldu. Anne babalar çocuklarını, çocuklar ebeveynlerini kaybetti. Kardeşler birbirini bulamadı. Bazı evlerden kimse çıkamadı. Ölümün karanlığı topluca geldi ve kimse bundan muaf kalmadı. Oysa depremin ardından geriye kalan şeyleri geçmişe doğru düşündüğümüzde, bunun yalnızca bir yıkım olmadığını görüyoruz.
Bu doğal facianın ardından geriye kalan şey yalnızca yıkıntı değildi. Büyük bir boşluk vardı. Enkazın başında insanlar bekliyordu. Kurtarılmayı bekliyorlardı. Yönlendirilmeyi, bir ses duymayı bekliyorlardı. Saatler geçti. Günler geçti. Arama kurtarma çalışmaları yetersiz kaldı. İnsanlar kendi yakınlarını kendi elleriyle aradı. Taşları, beton parçalarını güçleri yettiğince kaldırmaya çalıştı. Yardım geleceği söylendi ama çoğu zaman geç geldi.
Soğuk bastığında tablo daha da ağırlaştı. İnsanlar eksi derecelerde, gecelikleriyle sokaklarda kaldı. Aç kalanlar oldu. Susuz kalanlar oldu. Yaralılar vardı. Donma tehlikesi yaşayanlar vardı. Yakınlarını aramak isteyenler, bunu yapabilecek bir desteğe ulaşamadı. Hayatta kalma mücadelesi, kamusal bir organizasyonla değil, bireysel ve kolektif dayanışmayla sürdü.
Bu süreçte hayatı ayakta tutan şey, büyük ölçüde halkın kendisi oldu. Mahalleler kendi içinde örgütlendi. İnsanlar ellerindekini paylaştı. Dünyanın dört bir yanından gelen sivil dayanışma ağları ve gönüllüler, gıda, su, battaniye ve temel ihtiyaçları ulaştırmaya çalıştı. Dayanışma aşağıdan kuruldu. Bu bir tercih değil, zorunluluktu. Çünkü kamusal yapı bu yükü üstlenecek biçimde işlememişti.
Devlet bu süreçte koruyan ve sahiplenen bir yapı olarak değil, daha çok bir yönetim ve görünürlük aygıtı olarak var oldu. Enkaz başında değil, ekranlarda görünür oldu. İhtiyacın en yakıcı olduğu anlarda değil, sürecin anlatısında yer aldı. Felaketin kendisiyle değil, onun denetimiyle meşgul oldu. Bu durum, o gün orada devletin nasıl işlediğini açık biçimde gösterdi.
Günler geçtikçe başka bir tablo daha ortaya çıktı. Çadır yoktu. Olanlar yetersizdi. Ardından depremzedeler için olması gereken çadırların satıldığı ortaya çıktı. Yardım, bir hak olarak değil, piyasanın diliyle ele alındı. İhtiyaç, aciliyet ve eşitlik değil, dolaşım ve bedel belirleyici oldu. Felaketin ortasında bile piyasa işlemeye devam etti.
Felaketin yarattığı boşlukta, kârı önceleyen sınıf hızla devreye girdi. Piyasalar kendiliğinden çalıştı. İhtiyaçlar ihtiyaç olarak değil, değer olarak ele alındı. Çadır, battaniye, konteyner, ulaşım ve barınacak bir yer bulma ihtimali. Hepsi bir hak olmaktan çıkıp bedeli artan birer meta hâline geldi. Açıkça ilan edilmeyen bir kara borsa oluştu. Felaket, bir kez daha fırsata çevrildi.
Zaman geçti. Çadırların yerini konteynerler aldı. Geçici denildi. Ama geçici olan kalıcılaştı. Kent yeniden kurulmadı. Kurulmadığı için iş alanları açılmadı. İşsizlik kalıcı hâle geldi. İşsizlik kalıcılaştıkça barınma bir krize dönüştü.
Bugün hâlâ insanlar konteynerlerde yaşıyor. Elektrik kesintileriyle, güvencesizlikle, sağlık ve güvenlik sorunlarıyla. Bu alanlardan çıkarılmaya çalışılmaları, devletin koruyan değil, düzenleyen ve sınırlayan bir aygıt gibi işlediğini gösteriyor. Yara iyileştirilmiyor. Yönetiliyor.
Depremin yıl dönümünde yayımlanan ve ikinci bir kayıt niteliği taşıyan açıklama, bu tabloyu verilerle doğruluyor.
Hatay Depremzedeler Derneği tarafından yapılan değerlendirmede, afetin ardından geçen zamana rağmen kent yaşamının bütünlüklü biçimde yeniden kurulamadığı vurgulanıyor. Yerleşimler parçalı ilerliyor. Geçici denilen çözümler kalıcılaşıyor. Barınma, yalnızca bir çatı meselesine indirgeniyor; altyapı, sağlık, sosyal donatı ve kentle bağ kurma geri planda kalıyor. Mülkiyet hakkının belirsizleştiği alanlarda yaşam fiilen askıya alınıyor. Kamusal hizmetlere erişimdeki eşitsizlik derinleşiyor.
Açıklamada, sorunların tekil değil, birbirini besleyen bir yapıda ilerlediği özellikle belirtiliyor.
Plansızlık çevresel sorunları büyütüyor. Altyapı eksikliği sağlık sorunlarına dönüşüyor. Yapılan çalışmalarda, depremden üç yıl sonra bile en acil sorun olarak toz ve buna bağlı sağlık problemlerinin ilk sıralarda yer alması, yeniden inşa sürecinin yaşamı değil, yapıyı merkeze aldığını gösteriyor. Bu veriler, yaşananların geçici aksaklıklar olmadığını ortaya koyuyor.
Depremin yıl dönümüne gelindiğinde ise kamusal alanda bambaşka bir tablo var. Kamusal gündem, bu büyük yıkımın hâlâ süren sorunları ve sonuçlarıyla dolu değil. Barınma, yoksulluk, güvencesizlik ve çözülememiş yaralar konuşulmuyor. Bunun yerine başka başlıklar öne çıkıyor. Ne yaşandığı değil, neyin izlenebilir olduğu dolaşıma giriyor.
Her zaman olduğu gibi, gerçeğin kenarlarına itilmesi ve görünmez kılınması için duvarlar örülüyor. Gündem değiştiriliyor. Depremin o günden bugüne ne gibi sonuçlar doğurduğu, ne yapıldığı, neyin yapılmadığı, insanların hayatlarının hangi zorluklarla devam ettiği konuşulmuyor. Böylece deprem, yalnızca bir tarih olarak hatırlanıyor; bugünü belirleyen bir gerçeklik olmaktan çıkarılıyor.
Oysa ki deprem hâlen geçmişte kalmış bir toplumsal felaket değildir. Sonuçları tüm sorunlarıyla bugün de hâlâ devam etmektedir. Ne o bölgede yaşayan ve bu felaketin ardından hayatta kalanların yaraları, ne de bu felaketle açılan toplumsal vicdan yaraları henüz ne iyileşmiş ne de iyileştirilmiştir. Ve bu tablo, başka türlü bir toplumsal düzenin neden gerekli olduğunu açıkça gösteriyor.
İnsanların barınma, sağlık, güvenlik ve yaşam hakkının piyasanın insafına bırakılmadığı bir düzende, bu tür felaketlerin sonuçları bu kadar ağır yaşanmaz. Derin yoksulluğun olmadığı, eşitliğin ve kamusal sorumluluğun esas alındığı bir toplumda, yaralar gizlenmez. Yönetilmez. Onarılır. Gerçek iyileşme de ancak böyle bir dünyada mümkün olur.







