
“Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda? Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum.” (Fidel Castro)
Burjuva anlayışın her soruna iki yüzlü yaklaşımını, Küba devrimi önderlerinden Fidel Castro’nun sözleriyle ifade etmiş olduk. Burjuvazinin yaratıcısı olduğu tüm toplumsal sorunlarda, kendi payını gizlemek için kavramlara giydirdiği sınıflar üstü genellemeleri, “İnsan Hakları” gündeminde, basit ama sınıf farklılıklarını etkili ortaya koyması açısından bu alıntıyı önemsedik.
Bir avuç zümre olan burjuvazinin, ezilen sömürülen halk sınıf ve katmanları üzerindeki egemenliği koşullarında, proletarya ve ezilenlerin maruz kaldığı barbarlığı, genel bir “insan hakları” sorunu kapsamında ortaya koymak, sorunun tarifinde doğru olmadığı gibi, çözümde sorunun yaratıcısı olan burjuva sistemleri “dinamik” olarak görmekte bir o kadar demagojidir, yalan ve hiledir. İnsan ve doğa uyumunda, insanlığın en güçlü savunucuları komünistlerdir. Ve özel mülkiyet dünyasının insanlığı ve doğayı yıkıma sürüklediği her tarihsel koşulda, bu savunularını sınıflar üstü olarak ele almazlar. İnsan hakları sorununun olduğu bir yerde, bu sorunu yaratan “öznelerin” olduğunu tespit ederler ve bu mevcut somutlukta, burjuvazidir. Kısaca kurduğumuz bu denklemin bilimsel sonucu şudur: İnsan haklarını ihlal eden burjuvazidir. Ve insanlığı özgür bir dünyada, kardeşçe haklarına saygı duyarak yaşaması için, burjuvaziye karşı mücadele zorunludur. Onun özel mülkiye ilişkileri, özel mülkiyetin egemenlik kurumu olan devlet mekanizması ve ideolojik-siyasal-kültürel erk kurumları ortadan kaldırılmadan, özgürlük adına, hürriyet adına, eşitlik adına, sömürünün olmadığı ortak paylaşım adına bir dünya yaratmak olanaksızlıktır. Sınıflı toplum ve günümüzdeki düzeyi kapitalizm, bu gerçeği karartmak için, kurumları kanalıyla soyut “haklar-özgürlükler” çerçevesi belirlemekte ve “çözümü” sistem içinde ürettiğini beyan etmektedir.
Kuşkusuz burjuvaziyi bu “çözümlere” sürükleyen ikili bir yön vardır. Birinci boyut, ürettiği tüm kötülükleri örtme amaçlı iken, ikinci ve en önemlisi, kitlelerin kapitalizmin barbarlığına kabaran öfkesi devrimci bir tehdit oluşturduğunda, burjuvazi yarattığı sorunların kaynağına inmeden “reform” vb. gibi bazı adımlar atmak zorunda kalmaktadır.
“İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” de böyle koşulların ürünü olarak burjuvazinin uluslararası rol alan kurumları tarafından gündeme getirilmiştir. Emperyalist yayılmacılık kurallarını sömürü hukuku ile ilişkiler açısından, ülkeler arasında dizayn eden kurumu olan Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde 29 Nisan 1946 yılında kurulan “İnsan Hakları Komisyonu’nun” kurulmasıyla başlayan bu süreç, 30 maddeden oluşan “İnsan Hakları Evrensel Bildigesinin”, 10 Aralık 1948’de Paris’te BM genel kurulunda kabul edilmesiyle uluslararası “bağlayıcı” hüküm haline getirilmiştir. Birçok ülke gibi, “TC” egemenlik sistemi bu bildirgeyi 27 Mayıs 1949 imzalayarak, hükümlerini kabul etmiştir. 4 Aralık 1950 tarihli BM genel kurulunda 10 Aralık “İnsan Hakları Günü” olarak ilan edilmiştir.
Emperyalist sistem bekçilerini bu kararı almaya sürükleyen tarihsel süreç, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın dünya çapında yarattığı yıkımdır. Emperyalist savaşın dünya çapındaki ağır bilançosu, insan kıyımı, yoksulluk, açlık, yurtsuzluk olarak ezilen kitlelere geri dönerken, birçok ülke bu süreçle birlikte emperyalist dünyadan kopup, sosyalist dünyanın bir parçası oldular. Patlak veren ulusal bağımsızlık ve sosyal devrimler, emperyalist dünyada korku yaratırken, dünya ezilen halklarına ilham kaynağı oluyordu. Emperyalist-Kapitalist sistem, bir yandan savaşın yarattığı ekonomik-siyasal kriz halinden çıkmaya çalışırken, diğer yanda kitlelere yeni bir pencere açan demokratik ve sosyalist devrimlerin etkisini kırmak istiyordu. İşçi sınıfını ağır sömürü koşullarıyla sermaye birikimi yaratan sermaye, somut olarak kitleleri etkisi altına alan savaş sonuçları, yoksulluk, açlık, baskıdan kurtulmak isteyen kitlelerin arayışını bastırmak maksadıyla, kendi bünyesinde bazı kanallar açmak zorunda kaldı. “Sosyal devlet”, insan ve doğaya dair “Uluslararası haklar” günleri vb. gibi. Yani emperyalist haydutlar korkularına “çözüm” olarak bu adımları atarken, esas hedef, gelişen ve uluslararası alanı etkisi altına alan sınıf mücadelesi ve sınıf devrimlerini engellemektir.
Kimyasal silahlarla, (UABD’nin Hiroşima ve Nagazaki kimyasal katliamı gibi), kitlesel katliamlarla, soykırımlarla, savaş üreten yapısal özelliğiyle, insanlığın düşmanı olan emperyalist-kapitalist güçler ve burjuva aktörleri, dünüyle- bugünüyle kirlidirler, suçludurlar. “İnsan Hakları” söylemi altına gizledikleri bu karanlık kimlikleriyle, dünya üzerinde her türlü hakları çiğnemekteler, dünyayı kan gölüne çevirmektedirler. Bildirgeyi imzalayıp kapıdan çıktıklarında, Afrika’da, Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Asya’da, Amerika’da, sermaye yayılmacılığı için ırkçı zihniyetlerle katliamlar ve soykırımlar yaptılar, sömürge coğrafyalarda insan kıyımı gerçekleştirdiler.
“İnsan Hakları” sorununu, sermayesinin yayılması, merkezileşmesi için bir “hukuk” haline getiren burjuvazi ve türevleri, işgal ve ilhaklarla başka ulusları boğazlamayı, iç toplumsal itirazları kanla bastırmayı “hak” olarak gördüler, ama bu barbarlığa karşı direnen ulusal- sosyal güçleri, devrimci ve komünistleri, hak ihlalci olarak beyan ettiler. Yani hak ve özgürlükleri gasp ederek, haksızlığı derinleştirdiler. Hak ihlallerinin başlıca sebebi olan savaşları ve iç savaşları önlemede/sonlandırmada, mülteci krizlerine müdahalede, uluslararası çapta doğal ve kültürel mirasın korunmasında, yoksullukla ve adaletsizlikle mücadelede, başta kadınlara yönelik olmak üzere her türlü ayrımcılığı sonlandırmada, emperyalist tekelci sermayenin çıkarlarına göre politika belirlediler, “haklar” kisvesi adı altında kıyım ve talan gerçekleştirdiler.
Yani emperyalist ve onun güdümündeki ülke egemenlerinin bir araya gelerek oluşturduğu askeri- ekonomik birliktelikler, savaş, yayılma ve sömürü politikalarıyla, insan hak ve özgürlüklerini baskı-şiddetle yok eden birer mekanizmayı temsil etmektedirler. Özellikle burjuva egemenlik kurumu olan devletler, somut durumda burjuva içerikte hak ve özgürlükleri rafa kaldırarak, otoriterleşme çizgisinde kendilerini üretmektedir. Emperyalist savaşların aktüel olduğu günümüzde, emperyalist yayılmacılığa direnç gösteren her örgütlü güç ya da potansiyel, barbarlığın kuralsız saldırılarına maruz kalmakta, kitlesel katliamlar gerçekleştirilmektedir. Dünyanın gözleri önünde, Filistin ulusu İsrail saldırganlığıyla, çocuk, yaşlı, kadın ayrımı yapılmadan, direk savaşın parçası olmayan sivil halk katledilmekte, barınma ve beslenme hakkı, askeri operasyonlarla imha edilmektedir. Keza, Lübnan, Suriye, (başta Aleviler ve Dürziler), Kürdistan, İran, Ukrayna, emperyalist savaş kıskacında kitlesel olarak ölüm yoluna sürülmektedirler. Göç yollarındaki ölümler, yok edilen özgürlük ve yaşam hakkı, sistemli baskılarla yaşanan adaletsizlikler, burjuva dünyanın ezilen ve sömürülenler üzerindeki rutin uygulamaları olmuş durumdadır.
Yani dünya genelinde, emperyalist haydutların yaratıcısı olduğu, insanlık ve ekolojik kriz yaşanmaktadır. İnsanlığı ve doğayı yıkıma götüren bu kriz hali, burjuva projelerle aşılamaz. Bu çizgi sadece, kriz halini sistemin kendisini üretmesi fırsatı olarak kullanmasını sağlar. Dünyanın yaşamakta olduğu bu ağır kriz hali, proletaryanın kendi sınıf bilinciyle, politik iktidar hedefli sürdürdüğü mücadeleyle çözüme kavuşabilir. Yani insan haklarını savunmak, sosyalizmi savunmaktır.
İnsan hakları ihlalinde, “TC” egemenler sisteminin yarattığı tablo daha ağır ve bilançosu daha büyüktür. Tarih karnesi, insanlığa karşı işlediği suçlarla dolu olan “TC”, AKP-MHP iktidarı süreciyle, daha kuralsız katliamlar gerçekleştirilmiş, insan hak ve özgürlükleri faşizmin hiçbir hukuk tanımayan egemenlik çizgisinde daha da daraltılmıştır. Bir avuç sömürücü egemen ve onun iktidar erki dışında kalan tüm toplum, yaşamın her kesitinde kapsamlı ihlallere maruz kalmaktadır. Faşist iktidar, siyasal iktidar gücünü “sınırlandıran” burjuva kuvvetler ayrılığı ilkesini terk ederek OHAL’i rejim hukuku olarak “yasal” güvenceye kavuşturma süreciyle, her alanda hukuki, siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel bir çöküş toplumda yaratılmış, toplumsal dinamiklerin meşru itirazları da ağır baskı ve şiddet uygulanmıştır. Rejimin tekçi paradigmayla, hukuksal sınırları olmayan egemenlik çizgisi, toplumun ve bireylerin kendi haklarının sürekli tehdit altında olduğu korku iklimini yaratmış, toplumun bireyleri arasında örgütlenen “güvensizlik”, sistemin baskılarına ilave olarak, toplum bireyleri arasında da birbirlerinin haklarına saygı duymayan pratikler yaratmıştır. Yani kaos çizgisiyle vahşet üreten iktidar, toplumda yarattığı kaos ortamıyla, kendisine yönelecek dinamik mücadeleyi zayıflatmaya çalışmakta, kendi çelişkilerini toplumsal bireyler arasındaki çelişkilermiş gibi örgütleyerek, kaosu toplum içi şiddete dönüştürmektedir. Çeteleşme, sokak kavgaları, basit gerekçelerle insanların birbirini öldürmesi vb. yaşananlar, son tahlilde rejimin ideolojik-kültürel niteliğinden topluma sirayet etmektedir.
İnsan hakları ihlalleri konusunda, “TC”nin tarihten günümüze değin asıl kara tablosu, meşru toplumsal muhalefete, sınıf hareketine, ulusal-sosyal kurtuluş mücadelesi veren devrimci ve komünistlere karşı gerçekleştirdiği katliamlardır. Irkçı Türk-İslam paradigması, her tarihsel sürecin ortaya çıkardığı özgün politik ihtiyaçlarına göre katliamlar gerçekleştirmiş, katliamın vahşi sonuçlarını ideolojik-siyasal hegemonyasını daha etkin tesis etmenin aracı haline getirmiştir. Burada tüm bu katliamları sıralamayı çok anlamlı bulmuyoruz. Yaşanan tüm katliamlar, toplumun hafızasındadır. Özetle, İnsan Haklarının Evrensel bildirgesi 1 maddesi şöyledir. ”Bütün insanlar özgür, onur ve hakları yönünden eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler.” Bu madde faşizmin siyasal-ideolojik-kültürel çizgisinde şöyle “üretilmiştir”. “İnsanlar ait olduğu sınıfa, ulusa, inanca, sahip olduğu cinsiyete göre eşit değillerdir. Ve bu eşit olmayanlar dünyasında, bir zümre egemen sınıftan olmayanlara her türlü zorbalığı uygulama hakkına sahiptir.”
Bu kara tablo içinde, “TC” egemenler sistemi sözcülerinin aralık ayında “İnsan Haklarından” söz etmeleri, burjuva sınıf riyakarlığıdır. Fazla uzağa ve farklı tarihlere gitmeye gerek yok. İnsan haklarından burjuvazinin dem vurma ayında, yaşanan ciddi katliamlarda yitirdiğimiz devrimci-komünist-yurtsever, Kürt, Alevi insanlarımızın kanı yakalarında vardır. İnsan Hakları Haftası’nın denk geldiği aralık ayında, 1978 Maraş katliamı, 2000 yılı Hapishaneler katliamı ve 2011 yılı Roboski katliamı yaşanmıştır. Faşist diktatörlük açısından, her katliamın, politik-siyasal-ideolojik bir arka planı vardır. Ama her üç katliamda kullanılan yöntemler, sergilenen vahşet, bir anlık öç alma duygusundan öte, bilinçli ideolojik-siyasal sonuç almaya kilitli burjuva sınıfın karanlık yüzü vardır.
Maraş Katliamı, 12 Eylül AFC’sine Yürüyen “TC”nin, Kanlı Planıdır!
19-26 Aralık 1978 Maraş katliamının yapıldığı süreç; Türk egemenler sistemi ekonomik ve siyasi krizinin içerisinde boğulmaktaydı. Halkçı popülist söylemlerle bu krizlerin çözülmediği, geniş kitlelerin yoksulluk içinde yaşadığı, işçi ve emekçilerin hareketinin geliştiği halkın kendi öz savunma gücünün adım adım genişlediği, siyasi politik örgütlerin ve özellikle öğrencilerin devrimci hareketle bütünleştiği, devrimci hareketler ve sosyalistler geniş kitleler içinde köklü bağlar oluşturduğu bir tarihsel kesitti aynı zamanda. Özellikle Maoistlerin birinci konferansını tamamlayarak bölgesel döneme son vermeleri, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da işçi ve emekçilerle buluştuğu örgütlendiği dönemdi. Sınıf çelişkilerinin derinleşmesine paralel olarak devrimci ve komünist güçlerin toplumla kurduğu bağlar, yönetememe krizi içindeki Türk egemenleri için ciddi bir tehdit oluşturmaktaydı.
Bu somut durum, uygulanması planlanan ekonomik politikalarla daha da derinleşecek ve bu süreci baskıcı bir iktidar biçimiyle “aşma”, “TC” hâkim sınıflarının temel politikası olmuştu. Faşist rejim, daha açık haliyle uygulanması kararı kısaca bu sürecin ürünüdür. Ve Askeri Faşist Cunta, başa gelmek için etnik kimlikler çatışması körükleyerek, geniş toplumda, askeri darbeye “meşruluk” yaratması gerekiyordu. Ayrıca, kitleleri sınıf mücadelesinin zemininden, toplum içindeki farklı etnik kimliklerin çatışmasına evirmek, faşizmin kendi politik sürecini örgütlemesinde daha avantajlı bir durum yaratmaktadır. Toplumda, milliyetler, ırklar, mezhepler arasında provokasyon düzenleyerek, sınıf mücadelesinin rayını değiştirmek amacıyla manipülasyon yöntemlerine baş vuran faşizm, en hassas konu olan Alevi-Sünni çatışmasını yaratmak için Maraş’ı seçmiştir. Yani bölge ve körüklenmek istenen çelişki tesadüfi değil, devletin merkezinde planlanmış ve yine devlet eliyle örgütlenen kontralarla hayata geçirilmiştir.
Böylesi bir ortamda devlet tarafında, uzun süre planlanan Maraş katliamı gerçekleşti. Kadınlar, çocuklar katledildi, Alevilerin yaşadığı evler yakılıp yıkıldı, çocuk-yaşlı-genç Alevi halkının insanları, canlı canlı kaynar suyla, ateşle yakılarak katledildi. Yaşanan vahşet, faşizmin hedefi için planlı seçilmiş bir vahşettir. Dönemsel politik ihtiyaçlar, kültürel, ideolojik teslim alma stratejisi ile yürütülmüştür.
19-22 Aralık Hapishaneler Katliamı, Direnen Devrimci-Komünist Tutsakların Bedel Ödeme Cüretiyle Yazdığı Direniş Tarihtir!
19-22 Aralık 2000, Türk egemenler sisteminin kanlı egemenlik paradigmalarının bir tekrarı olarak, hapishanelerde gerçekleştirdiği en vahşi katliamlardan birini işaret eden tarihtir. Bu tarih, faşizminin kanlı yüzü ile katliam iken, devrimci ve komünist tutsakların dışarıda devrimci dinamiklerle direnmeleri bağlamında, en geri koşullarda dahi teslim olmama, ezilenlerin davasını savunma ve güçlü devrimci değerler yaratma tarihidir. Ve tarihi özgürlük için direnenler yazar. Bizler açısından 19-22 Aralık tarihinin mahiyeti budur.
Dönemin hâkim sınıfları, Ecevit “önderliğindeki”, DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti aracılığı ile 20 hapishanede birden devrimci tutsaklara saldırmış, başka bir ülkeyi işgal seferi düzenler düzeyde, askeri bir güç ve askeri teknik donanımı harekete geçirerek, hapishanelerde devrimci tutsakları kitlesel hedef yaparak kuralsız bir katliam gerçekleştirmiştir. Gerici “TC” iktidarının, toplumsal muhalefeti izole etmek ve toplumu potansiyel dinamikleriyle hücreleştirmek saldırısının hapishaneler ayağı olan “F Tipi Hücre” sistemine karşı, devrimci tutsakların SAG ve Ölüm Orucu biçiminde sürdürdüğü direnişe, “Hayata Dönüş” adını vererek vahşice saldırmışlardı. Hapishaneler katliamının sonraki yıllarında, jandarma tutanaklarında asıl adı “Tufan Operasyonu” olarak belirlenen “Hayata Dönüş” katliam hareketi, Gerici faşist iktidarların, ikiyüzlü yalanlarının tekerrürü bağlamında bugünle ilişkilendirildiğinde, tam bir ibretlik belgesidir.
Toplumsal algı için, kalkıştıkları tüm katliam seferlerine, toplumun vicdanına hitap eden “masum” isimlendirmeler yapmak, “TC” egemenlerinin geçmişten günümüze uyguladığı bir çizgidir. İktidarda olan burjuva klikler değişse de gerici burjuva ideolojik öz değişmekte, yalan ve yanılsama operasyonları ile, hakikatler ters yüz edilmektedir. Çarpıcı bir örnek bağlamında, dünün “Hayata Dönüş” ü, bugün “Zeytin Dalı”, Barış Pınarı” işgal hareketleriyle, her tarihsel kesitte yaşanan vahşet çizgisini aşarak katliamlar yapmakta, yaşam sahalarını yakıp yıkmakta ve adına “barış”, “şefkat eli” denilmektedir. Dün Ecevit, hapishanelerde döktüğü devrimci tutsaklarının kanı üzerinde “teröristleri kendi teröründen kurtarmak” olarak tanımlıyordu, bugün Erdoğan, Türkiye-Kuzey Kürdistan ve işgal ettiği Kürt bölgelerinde, çocuk-yaşlı-kadın demeden gerçekleştirdiği katliamları “yerli halkı teröristlerin baskısından kurtarmak” olarak tanımlamaktadır. Yalan ve hakikatleri çarpıtma, burjuvazi ve türevi gerici sınıfların kendi gerici iktidarlarının tesis etmesi-sürdürebilmesi için bir yöntemdir, askeri, siyasal, ideolojik-ayaklar gibi bir kuvvet olgusudur. Genel toplumda yaşandığı gibi, hapishaneler katliamında da bu kuvvet burjuvazinin elinde paslı bir silahtı.
Tartışmasız,19-22 aralık hapishaneler katliamı ve bunun karşısında devrimci tutsakların, tarihin belleğinde güçlü izler bırakan direnişi sürecine gelinene kadar, Türkiye-Kuzey Kürdistan hapishaneler süreci, kapsamlı bir tahlil konusudur. Ve bu daha farklı bir yazının gündemidir. Burada tek bir boyutunu vurgulamakla yetineceğiz. Özellikle, Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında, faşist “TC” hâkim sınıflarının dayattığı “Düşük Yoğunluklu Savaş Stratejisi” süreciyle birlikte, hapishanelere saldırı ve katliam özel bir konsept olarak ele alınmış ve 19-22 Aralık sürecine kadar, devrimci-komünist tutsakları teslim almak için kesintisiz-sürekli bir saldırı gerçekleştirilmiştir. Buca, Ümraniye, 1996 Ölüm Orucu süreci, Amed, Ulucanlar, Burdur gibi, faşizm pilot dönemler ve hapishaneler seçerek planlı gerçekleştirdiği saldırı ve katliamları, bütün hapishaneleri kapsayan bir yığın saldırı ile beraber devreye konmuş ve devrimci-komünist tutsaklar, geliştirilen savaş stratejisinin bir ayağı olarak hedefe konmuştur. Farklı farklı tarihlerde ve bir sistematik içinde, devrimci-komünist tutsaklara hapishanelerde gerçekleştirilen saldırılar, devrimci tutsakların kararlı direnişi karşısında, Türk egemenler sisteminin istediği sonuca ulaşmasını engellemiş ve “F tipi” hücre hapishaneleri sistemi ile faşist “TC” daha kapsamlı bir hazırlık yapmıştır.
“F Tipi” hücre sistemi hapishaneler projesine karşı, devrimci tutsakların başlattığı ve katliam öncesi, dışarda ciddi bir kitle desteği alan SAG ve ÖO direnişini boşa düşürmek için, devletin yaptığı tüm manevralar, katliamın hazırlığına yönelikti. Tüm bu hazırlıklar sonucunda, burjuva hukuk dahi işletilmeden, hapishaneler idareleri, mülki amirler, savcılar devre dışı bırakılarak, dönemin saldırı konsepti olan “üçlü protokolün” kurumları ve Milli Güvenlik Kurumu eliyle Faşist Türk Ordusu tarafından planlanıp gerçekleştirildi. Yani 19-22 Aralık hapishaneler katliamında, burjuva hukukun tartışma alanı bağlamında, idari görev-adli görev sorunsalından öte, direk “askeri görev” damgası ile ele alındı ve katliamlarda kullanılan vahşi yöntemler bu geniş “hukuksal” zeminde uygulandı. Faşizmin egemenlik kurumu olan “TC” devleti, devrimci tutsakları katletmek için tam bir mutabakat oluşturmuştu.” Milli Güvenlik Kurumu “dahil, hükümet ve meclisteki tüm burjuva partilerinin ortak kararı ve onayı, katliamı gerçekleştirmek için yek pare olmuştu. Lakin, katliam operasyonu, fiziki olarak hapishaneleri ve devrimci-komünist tutsakları merkez alsa da saldırının amacı ve kapsamı tüm toplumun muhalif dinamiklerine karşıydı. Toplumsal muhalefeti susturmak, içerde ve dışarda devrimci-komünist hareketi geriletmek ve devrimci hareketlerin kitlelerle olan bağını koparmak için, içeriye ve dışarıya adeta “göz dağı” verme hedefleniyordu. Mesaj açıktı. İçerde ve dışarda, yaşamı hücreleştireceğim. Ve buna muhalefet edenin sonu “Hayata Dönüş” olacaktır.
“F” Tipi hapishanelerle sistemli uygulamaya konulan devrimci tutsakları teslim alma, izolasyon-tecrit koşullarında sınıf bilinçlerinden yalıtma saldırıları, faşizmin güncel hedeflerine yetmediği için, “Kuyu Tipi” hapishaneleri devreye koymuştur. Tecrit içinde tecrit olan bu mimari, somutta devrimci ve komünist tutsakları hedef alsa da işçi sınıfı ve ezilenlere dayatılan politikalar bütünselliğinde gündeme gelmektedir. Bu anlamıyla mücadele, bu bütünsellik kavranarak ortaya konulduğunda sonuç alıcı olur. Devrimci, komünist tutsaklar hapishanelerdeki devrimci tecrübeyi, bugünün koşullarına uyarlayarak direnmektedirler. Bu direnişin dışarıda sesi olmak, işçi sınıfı ve ezilen halk katmanlarının faşizme karşı her mücadele alanıyla birleşmek, direnişin gücüne güç katacaktır.
Tarihin yaprakları 28 Aralık 2011 gösterirken, Roboski katliamı gerçekleştirildi. “Barış süreci” adı altında Kürt ulusuna yapılan aldatmaca oyunlardan sadece biri idi. Nitekim bu süreçte HDP, yürüttüğü siyasal çalışmalar sonucunda, Türkiye halkların gönlünde taht kurdular. Bu siyasal çalışma sonucunda devletin gerçek karakteri kitleler tarafından daha fazla deşifre edildiğine tanıklık ettik. Türk ve Kürt halkların arasında sorun olmadığını, esas sorunun kaynağı Türk gerici-Irkçı devlet kliklerinde olduğunu ve bunların beslendiği kaynak ise savaş olduğu gerçeği geniş yığınlarca daha ileri düzeyde anlaşılıyordu.
Devlet, bu sürçe karşı daha fazla seyirci kalamazdı. Kürt ulusuna uygulanan en katmerli milli baskı siyaseti yeniden devreye konuldu ve yaşatıldı. Ezen ulusun Kürt ulusuna uyguladığı onlarca katliama bir yenisi daha eklendi. Türk devleti, Kürt ulusuna mensup 34 kişiyi bombalayarak katletti
Ezilen ve sömürülenlerin tarih yaprakları, ezenlere karşı verdiği mücadelelerle açılır, ödedikleri bedellerle ve görkemli direnişlerle “hikayesi” yazılır. Ve insanlığa ait her değer, proletarya biliminin kılavuzluğunda sürdürülen mücadele içinde anlam bulur, onun iktidarı olan sosyalizmle gerçek içeriğine kavuşur. İnsan hak ve özgürlükleri, kardeşlik, bağımsızlık, komünizme yürüyüşün ara aşaması olan sosyalizme kapı açtığımızda ancak ki toplumsal yaşamda üretilebilinir. İnsan ve doğa düşmanı emperyalist kapitalist sistem efendileri, barış ve kardeşlik dünyası olan ütopyamızın bir ortağı değil, meşru mücadelemizle ortadan tarihe gömülmesi gereken sınıf düşmanlarımızdır. Ağır bedeller ödeyerek tarihte yarattığımız her direnişin gücüyle mücadeleyi yükseltmek, devrimci mirasımızın yaratıcı gücüdür.
Bu yazı Halkın Günlüğü Gazetesi‘nin Aralık-2025 tarihli 55. sayısında yayımlanmıştır.









