Connect with us

Editörün Seçtikleri

Halk İçindeki Çelişkilerde Devrimci Çözüm Sorunu Üzerine!

Leninist disiplin anlayışı, kör bir itaati değil; bilinçli, ilkesel ve sınıfsal bir bağlılığı ifade eder. Bireyci tutumlar ise bu disiplin zeminini aşındırarak, kolektif mücadeleyi parçalı, düzensiz ve kolayca burjuva ideolojik etkilerine açık hale getirir.

Burjuva sınıfının toplumsal konumunu “meşrulaştıran” ayrıcalıklı yapının belirlediği yaşam düzeninde, hak ihlalleri ve sömürü sistemi temel belirleyiciler olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sınıf, sömürü yoluyla elde ettiği kaynakların önemli bir bölümünü sürekli bir biçimde güvenlik alanına tahsis etmektedir. Bunun temel nedeni, kendi varlığını ve iktidarını güvende tutma arzusudur. Zira burjuvazinin karakteristik örgütlenme biçimi, başlangıçtan itibaren askerî nitelikler göstermektedir. Sivil kurumlar, seçim mekanizmaları ve demokrasi söylemleri ise bu yapısal karakter doğrultusunda şekillenmekte ve bu sınıfsal yapılanmanın sürdürülmesine hizmet eden araçlar olarak işlev görmektedir.

Burjuva sınıfının karakteri, zor kullanımına dayalı bir yapısal niteliğe sahip olduğundan, bu sınıf ile ezilen sınıflar arasındaki çelişkilerin barışçıl yollarla çözülebileceğini varsaymak gerçekçi görünmemektedir. Böyle bir yaklaşım, niyeti sorgulanmaksızın, ezilen sınıfları egemen sınıf karşısında pasif ve edilgen bir konuma düşürme anlayışını taşımaktadır. Bu durum, ezilen toplumsal kesimlerin kurtuluşunu kaderci anlayışa teslim etmek anlamına gelir ki bu da sosyo-politik güç ilişkilerinin maddi temellerini göz ardı eden teolojik bir savunma potansiyelidir. Tarihsel süreç, birbirine karşıtlık temelinde konumlanmış olan sınıfların doğası gereği, birbirlerini tarihsel olarak etkisizleştirme ve tasfiye etmeye zorunlu olduklarını ortaya koymuştur. Bu gerçeklik, Marksist devlet teorisinde, devletin, egemen sınıfın diğer sınıflar üzerindeki örgütlü zor aygıtı olduğu yönündeki saptamasıyla uyumludur. Yani bu türdeki çelişkilerin çözümü barışçıl yöntemlerle gerçekleşmez.

Diğer yandan, ezilen emekçi sınıf ile onun temsiliyet alanlarında ortaya çıkan antagonist olmayan çelişkiler, tarihsel ve sınıfsal doğaları gereği barışçıl yöntemler, kolektif irade süreçleri ve örgüt içi çözüm mekanizmalarıyla ele alınması gereken çelişkilerdir. Bu çelişkilerin kimi zaman toplumsal yapı, siyasal konjonktür ve örgütsel pratiklerin bileşimi sonucu oldukça girift bir nitelik kazanması ve çözüm süreçlerinin belirgin biçimde zorlaşması mümkündür. Ancak çözümün güçleşmesi yahut aynı nitelikteki gerilimlerin farklı evrelerde tekrarlanması, devrimci bir birey ya da yapının burjuva ahlakı, yöntemleri veya adalet rejiminden medet ummasına hiçbir koşulda meşruiyet sağlamaz.

Mao Zedong’un şu saptaması açıklayıcıdır: “Halk içindeki çelişkiler, düşmanla halk arasındaki çelişkilerden farklıdır; bunlar karşı-devrimci yöntemlerle değil, demokratik yöntemlerle çözümlenir.” (Mao, Halk İçindeki Çelişkilerin Doğru Ele Alınması Üzerine, 1957).

Dolayısıyla devrimci özne, koşulların karmaşıklığı ne olursa olsun, halk içi çelişkilerin çözümünde proletaryanın etik-politik ilkelerine, kolektif değerlere ve devrimci mücadelenin tarihsel birikimine bağlı kalmakla yükümlüdür.

Günümüz teknoloji çağında ortaya çıkan insan tipolojilerinin taşıdığı yeni karakteristik biçimler, toplumsal ve siyasal sorunların çözüm süreçlerini önemli ölçüde karmaşıklaştırmakta ve kimi durumlarda bu sorunları neredeyse çözülemez bir düzeye taşımaktadır. Tam da bu noktada, mevcut problemlerin ele alınış tarzı, karşı-devrimci güçlerle devrimci güçler arasındaki ayrımı bulanıklaştırmakta, böylece çözümün kendisini daha da zor bir hâle getirmektedir. Bu bulanıklaşma, “modern” birey tipinin teknolojik-toplumsal koşullarca biçimlenen parçalı bilinç yapısıyla birleştiğinde, sınıf mücadelesinin net hatlarını görünmez kılmaktadır.

Örneklendirmek gerekirse; devrimci-komünist bir yapının içerisinde uzun yıllar mücadele yürütmüş, bedel ödemiş, örgütsel birikime değer katmış, kimi zaman ‘vurmuş’, kimi zaman ‘vurulmuş’ birey ya da bireylerin, siyasal tutumlarını burjuva ahlakı, burjuva adaleti ve liberal hukuk mantığı üzerinden belirlemesi düşünülebilir mi? Ne yazık ki pratikte bunun çok sayıda örneği mevcuttur. Dahası, bu örneklerin bir kısmı, karşı devrimci güçlerin özellikle dijital alanda ürettiği saldırı biçimleriyle örtüşen argümanları sahiplenmekte; karşı devrimci kara propagandayı, doğrudan ya da dolaylı biçimde, kendi pozisyonlarını temellendirmek için referans alabilecek düzeye gerileyebilmektedir.

Bu yönelim, sınıf dahilinde ortaya çıkan çelişkileri yapay biçimde karmaşıklaştırarak onları sınıf dışı bir düzleme taşımakta; böylece hem çözüm yöntemlerini girift hale getirmekte hem de çözüm iradesini zayıflatmaktadır. Bu süreçte yanlış tutumların meşrulaştırılmasıyla birlikte, niyet sorgulamasına dahi gerek duyulmadan devrimci dinamikler burjuva adaletinin ideolojik ve hukuksal alanına itilmiş olmaktadır. Böylelikle tek bir hamleyle iki sonuç elde edilmektedir: İlk olarak, özünde sınıf içi olan bir sorun sınıf dışsallaştırılarak siyasal bir çıkmaza sürüklenmekte; ikinci olarak ise devrimci irade, kendi tarihsel ve etik referanslarından koparılarak burjuva adalet rejiminin belirleyiciliğine teslim edilmeye çalışılmaktadırlar.

Bu tür yaklaşım ve tutumlar, hangi gerekçeye dayandırılırsa dayandırılsın, özünde karşı-devrimin ideolojik hattına eklemlenmekten, karşı-devrimci söylemin değirmenine su taşımaktan başka bir anlama gelmemektedir. Devrimci hareket açısından böylesi davranışlar, yalnızca siyasal zaaf değil, aynı zamanda sınıf perspektifinin kaybı ve devrimci etik ile bağın zayıflaması anlamına gelir. Dolayısıyla bu konumlanış, bireysel travmalar veya kişisel gerekçelerle açıklanmaya çalışılsa bile, nesnel düzeyde karşı-devrimci ideolojik hegemonyanın yeniden üretimine katkı sunmaktan başka bir sonuç doğurmaz.

Kuşkusuz bu tür yönelim ve tutumlar, yalnızca tekil siyasal tercihlerle açıklanamaz; aynı zamanda belirli sosyo-politik kimliklenme biçimlerine işaret etmekte ve sınıfsal aidiyet ile ideolojik konumlanış arasındaki yapısal gerilimi görünür kılmaktadır. Bu gerilimin ortaya çıkmasında belirleyici olan başlıca dinamiklerden biri, kolektif sınıf bilincinin önüne geçen bireyci yönelimlerdir.

Lenin’in defalarca vurguladığı üzere, bireycilik devrimci hareket içerisinde masum bir kişisel özellik değil; küçük burjuva ideolojisinin örgütlü mücadele alanına sızma biçimlerinden biridir. Lenin, devrimci politikanın öznel keyfiyetle değil, kolektif irade, siyasal disiplin ve ortak hedefler doğrultusunda yürütülmesi gerektiğinin altını çizer. Bu bağlamda bireysel ego, devrimci pratiği sınıfın tarihsel çıkarlarından kopararak, kişisel doğrulara, ahlaki üstünlük iddialarına ve öznel yargılara indirgeme eğilimi taşır.

Leninist disiplin anlayışı, kör bir itaati değil; bilinçli, ilkesel ve sınıfsal bir bağlılığı ifade eder. Bireyci tutumlar ise bu disiplin zeminini aşındırarak, kolektif mücadeleyi parçalı, düzensiz ve kolayca burjuva ideolojik etkilerine açık hale getirir. Dolayısıyla ego merkezli siyasal konumlanış, yalnızca örgütsel bir zaaf değil; nesnel olarak burjuva ideolojisinin sınıf hareketi içindeki yeniden üretim biçimi olarak işlev görür. Bu nedenle, Lenin’in perspektifinde olduğu gibi, devrimci hareketin sürekliliği ve etkisi, bireysel çıkışların değil; sınıf bilinciyle yoğrulmuş disiplinli kolektif iradenin hâkim kılınmasına bağlıdır…

Bu yazı ilk olarak Halkın Günlüğü sitesinde yayımlanmıştır.



Şubat 2026
PSÇPCCP
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728 

More in Editörün Seçtikleri