Yazar/Cihan Erdoğan
Aşkla Sana
Alnını dağ ateşiyle ısıtan
Yüzünü kanla yıkayan dostum
Senin uyuyan derinliğini anlayacaklar
Dövüşe dövüşe kazanılan o büyük sevgiyi
Sana bir çiçek getireceğim
Ölümlerin bittiği bir yerden.
Sana bir kalem getireceğim
İçinde bütün dillerin sözcükleri bulunan
Sana bir dünya getireceğim
Sana bir güneş getireceğim
Uykularından her sabah neşeyle uyandıran.
Bak her şey nasıl da yerli yerinde
Bak her şey nasıl da hazır bekliyor bizi
Korkunun o karanlık suları çekildi
İnancın o sarsılmaz kaleleri kuruldu
Her şey bir “merhaba” demek içindir sana
Her şey bir “seni seviyorum” demek içindir.
Bizden önce gidenlerin bıraktığı selamı
Yaralı bir kuş gibi elinde tutan çocuk
Sana aşkla, sana kavgayla
Sana bir gelecek getireceğim
Her gün biraz daha yakınlaşan o büyük günü.
Sana aşkla sana, sana sevdayla
Bir gün mutlaka merhaba diyeceğiz.
Arkadaş Zekai Özger
Yukarıdaki şiir Hüseyin Cevahir’in Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden okul arkadaşı Arkadaş Zekai Özger tarafından Cevahir’in hunharca katledilmesinden sonra onun anısına yazılmıştır. Şair Fakülteye polis baskını sırasında kafasına aldığı ağır darbeler sonucu beyin kanaması geçirerek Cevahir’den iki yıl sonra hayatını kaybetmiştir.
Yazıyla bağlantılı düşündüğüm Muzaffer Oruçoğlu’ndan bir paragrafı buraya alalım.
”1972’de Düzgün Dağları’ndan Mazgirt’e giderken, genellikle Şöbek’ten geçer, Cevahir’in kız kardeşiyle eniştesine uğrardım. Yolum tamda Cevahir’in mezarının yanı başından geçerdi. Taze bir toprak yığınıydı. Mezarını yapmak ve toplu halde ziyaret etmek yasaktı. Her geçişimde, kocaman dik bir kayayı getirip, mezarın baş ucuna hece taşı gibi dikmek gelirdi içimden.”

Arkadaşım Oktay, Mehmet Biter’in ”Dünden Sonra Yarından Önce Bir Devrim Yolcusu’nun Anıları” kitabını okumam için geçen gün gönderdi…
Mehmet Hoca’yı Arnhem Spijkerlaan’da bazen de dernekte görürdüm. Dev-Yol’un önder kadrolarından birisi olduğunu biliyordum. Kendisini yakinen tanımazdım. Birileriyle birlikte kafede oturur, sessizce sohbetler eder veya kitap gazete okurken kendisini görürdük. Tek bir defa Muzaffer Oruçoğlu kendisiyle görüşmek istemişti. Haydar Hoca’nın Arnhem Zuid’teki evine birlikte gitmiş fakat uzunca süren üçlü sohbeti dinlememiştim Mehmet Hoca’nın Dipnot Yayınları’ndan çıkan kitabı, çok fazla derinlere gitmeden, ilk gençlik yıllarından başlayarak ta Dersim’den yola çıkıp bir öğrenci, bir öğretmen ve bir devrimci olarak deyim yerindeyse memleketin en ücra köşelerinden metropollere doğru uzun bir yolculuğa çıkıyor. Hoca, kendisiyle birlikte bizleri de yanına alarak Akdeniz sahillerinden, Yozgat bozkırlarına doğru yola çıkarıyor.
Yoksul bir çocukluktan Dersim Öğretmen Okuluna geçişle birlikte Hoca, devrimci fikirlere ilgi duymaya başlıyor. Öğretmen okulundan mezun olup Akdeniz’e uzanan yolculuğu 1968’lere denk geliyor. Öğretmenliğiyle birlikte cebi biraz para gören Hoca’mızın daha çok teorik kitapları alarak okuyup kendisini geliştirmeye başladığını görmeye başlıyoruz. Türkiye’nin politik atmosferini çok yakından takibe alıyor. Tarih 70’li yıllara evrildiğinde Hoca’mızın kendisini THKP/C çizgisine daha yakın görmeye başladığına şahit oluyoruz. Buraya bir nokta koyup aklımın sağır odalarında kalan tam da bu dönemleri anlatan Tayfur Cinemre’nin ”Anılar Belleğimizin Bekçileridir” kitabından kısa bir notu buraya alayım dedim.
Tayfur Cinemre ve Hüseyin İnan motosikletle memleketi gezinmeye başlıyorlar. Adana’nın yoksul bir köyünde propaganda yaptıkları sırada köylüler homurdanmaya başlıyor. Cinemre’nin üzerinde Metin Yıldırımtürk’ün Kars’tan getirdiği babasının Nagant tabancası vardır. Neyse ki bu hengâme uzun sürmez, motosikleti hareket ettirirler. Halkın ruh hali üzerine konuşurlarken Hüseyin İnan ”halk bu nereye yağmur yağıp, nereye güneş açarsa tarlalarını oraya kurar” diyerek pragmatist olmamak gerektiğini ironik bir şekilde anlatır.
Yine Kemal Burkay’ın anılarında Maltepe kuşatmasında kimlerin içeri alındığını afallayarak okuyorsunuz. Burkay Dersim’de Avukatlık yapmaktadır. Dersim’de gözaltına alınıp askeri araçla İstanbul’a getirilir. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Yaşar Kemal, Musa Anter ve birçok aydın gözaltındadır. Diyaloglar ilginçtir. Polis Dağlarca’ya ‘neden buradasın’ diye sorar, Dağlarca ‘Şairim Kemalist’im. Polis, ‘Ne biz neyiz, ya biz neyiz lan?’. Yine Polis, Musa Anter’e ‘ya sen”, Anter ‘Ben Kürdüm’ dediğinde Yaşar Kemal ‘kışkırtma adamları’ derken, Anter ‘Baksana Dağlarca’ya bunu yapanlar bize neler yaparlar. Sanki ne olduğumuzu bilmiyorlar mı? Söylemezsek dövmeyecekler mi?’ söylemesindeki ironi bile zamanı anlatmak için yeterli değil mi?
Hoca’nın ayak izlerinden dönemin sisli ortamını iyi takibe alıyoruz. Eski bir Ermeni şehri Yozgat’ta minibüsten indirilerek, öldüresiye dövülmesine hayıflanarak şahit oluyoruz. Evet bu çalkantıların orta yerinde Hoca’mızın tayini Dersim Pertek köylerine çıkıyor. Bu dönemler zulüm memleket sathında ve özel olarak Dersim’de dizginsiz bir hal almıştır. Vartinik basılmış, Ali Haydar Yıldız katledilmiş, yaralı olarak kaçan İbrahim Kaypakkaya beş gün sonra bir ihbar sonucu yakalanmıştır. İsterseniz burayı Biter’den dinleyelim:
”Hozat garajı bölgesinde dolaşırken, Pertek’te TÖB-Der şubesini açmak üzere ilişkili olduğum bir öğretmen arkadaşla karşılaşmıştım. Panik halindeydi. Heyecanla bana Dersim’deki olaydan kaçan birinin Elazığ’da olduğunu, çok tehlikeli bir ortam oluştuğunu ve istifasını sunar gibi devrimcilikten vazgeçtiğini bana söylemişti. Bu kişinin Elazığ’da bulunduğu fısıltısının en ilgisiz insanlara kadar uzanmış olduğunun farkına varmıştım. Bizim ilişki sahamızda kalan bu kişinin burada fazla barınma şansının kalmadığını düşünerek, konuyu ilgili arkadaşlarla görüşmüştük. İlgili kişiyi bir eve çağırıp konuyu kendisiyle konuşmaya karar vermiştik. Bu görüşmeyi, Hayri’nin baba evinde gerçekleştirmiştik. Gelen kişi, kısa boylu, çelimsizdi ve üzerinde kış koşullarına uygun olmayan giysiler vardı. Kendisine, Elazığ’da olduğuna dair bilginin kontrolsüz bir şekilde yayıldığını, bunun büyük bir risk oluşturduğunu, isterse yer değiştirme konusunda kendisine yardımcı olacağımızı söylemiştik. Bu görüşmeden bir süre sonra İstanbul’a gitmiş ve orada yakalanmıştı. Peki kimdi bu kişi? Tanımıyordum. Sonrasında öğrenim. Tanımadığım bu kişi Muzaffer Oruçoğlu’ydu.” (age saf 69)

Yukarıdaki Oruçoğlu’ndan Cevahir’le ilgili aldığım kısa pasaj kanımca daha iyi anlaşılmıştır.
Sayın Biter’in de anlattıklarına göre kısa bir zaman sonra faşist zulüm gerilemeye başlıyor. Kaypakkaya, Diyarbakır’da katledilmiştir. TKP (ML)’in de aldığı yenilgiden kısa bir süre sonra devrimci hareket tekrar kıpırdanmaya başlar. Dersim-Elazığ yöresinde artık Çayan’ın Kesintisiz ve Kaypakkaya’nın teksir edilmiş yazıları dolaşmaktadır. Burada Yine Hoca’ya başvurmamız yerinde olacaktır:
”Bir süre sonra Elazığ’daki buluşmamıza İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm üzerine yazısıyla gelmişlerdi. ‘Yazı da çok önemli tespitler var’ diyerek bana vermişlerdi. Birçok paragrafın altı belirgin şekilde çizilmişti. Sola hâkim Kemalizm paradigmasını ters yüz eden bir bakış açısı getiriyordu. Ben de Mahir’in Kemalizm konusundaki görüşlerini eksen alarak bu yazıyı eleştirmiştim. İkna olmuş gibi görünseler de bir sonraki görüşmeye yine satır satır altlarını çizerek okudukları İbrahim Kaypakkaya’nın Kürt meselesiyle ilgili yazısıyla gelmişlerdi. Mahir’in ‘’Kesintisiz Devrim” broşüründe Kürt meselesi bir paragraftan ibaretti, Kaypakkaya’nın yazısı ise oldukça kapsamlıydı. Solda Kürt meselesi üzerine çıkmış, kapsamlı ilk yazı denebilir. Büyük ölçüde, Stalin’inin milli mesele konusundaki görüşlerini yansıtıyordu. Yazıyı getiren arkadaşlar, bu yazıyla ilgili eleştirilerimi dinleyip sessiz kalmayı tercih etmişlerdi.”
Devam edelim.
“1974 affıyla birlikte, cezaevlerinden birçok devrimci tahliye olmuş, siyasi ortam hareketlenmeye başlamıştı… Dersim bölgesinde yaygın siyasi faaliyet sürdüren hareket, başlangıçta Doğu Perinçek’in başında bulunduğu PDA hareketinin Doğu Anadolu Bölge Komitesi’yken (DABK) 1972 yılında bu yapıdan ayrılarak TKP (ML) TİKKO örgütü adını alarak faaliyete başlamıştı. Yeniköy’de bulunduğum dönemde bu hareketin militanları beni ziyarete gelir, oturur tartışırdık. Maocu hareketin sıkı savunucularıydılar. Mao’nun 1930’lu yılların Çin’i için ürettiği teorik analizleri, olduğu gibi Türkiye’nin koşulların uyarlıyorlardı. Ellerinde önemli iki yazı da bulunuyordu. Bunlardan biri Kürt meselesi, diğeri de Kemalizm üzerineydi. Kürt meselesiyle ilgili yazı, Lenin ve Stalin’in milli mesele üzerine yazılan analizlerin bir uyarlamasından ibaret olsa da Türkiye solunda kaleme alınmış ilk kapsamlı değerlendirmeydi. Bir THKP-C’li olarak benim elimde Mahir’in ”Kesintisiz Devrim”de yazdığı bir paragraflık tespit dışında Kürt meselesiyle ilgili başka bir şey yoktu. İ. Kaypakkaya’nın en ilginç yazısı Kemalizm üzerine olanıydı. Bu yazı, sosyalist solda savunulan tarih anlatısının tamamen dışına çıkıyordu. Kemalizm’in, sol kesimde genel kabul gören anti-emperyalist ulusal kurtuluşçu bir hareket olduğunu reddediyordu… Bu analiziyle İbrahim Kaypakkaya diğer soldan tamamen ayrılıyordu. Bu yazı, o güne kadar savunduğumuz görüşleri tersyüz ediyordu. Doğal olarak karşı çıkmıştım. Ama bugün, bu analizin dikkate değer önemli bir tez olduğunu düşünenlerdenim.”
Sayın Biter’in bu görüşlerine uygun Aydın Çubukçu’nun bir yazısında rastlamıştım. “Her şey biraz belirginleştikten sonra cezaevinde Kaypakkaya’nın Kürt Meselesi ve Kemalizm üzerine yazılarını okumaya başlamıştık, tamamen ezber bozan yazılardı.”
Yine Şair Orhan Koçak, Turgut Uyarı değerlendiren kitabında genellikle Mahir Çayan’ı daha “stratejik ve siyasal”, Kaypakkaya’yı ise daha “ideolojik ve ilkesel” bir noktada konumlandırır. Koçak için Kaypakkaya, Türkiye solunun “en uzlaşmaz” ve “en berrak” aynalarından biridir; çünkü o, solun devletle olan bilinçaltı bağlarını (Kemalizm üzerinden) kesip atmıştır.
Koçak: “Kaypakkaya yazılarını okuyup TKP (ML)’ye katılma kararı almıştım. Tam o zaman Partizancılar bölündüler. Bizde katılmamış olduk.”
Yine aynı eserinde Koçak, Mahir Çayan’ın kendisine “Turgut Uyar’la konuş THKP-C’ye bir marş yazsın.” Turgut Uyar ise “Ordudan istifa ederken silahımı yanıma aldım. Beni örgüte alsınlar soygun yaparız” dediğini okuyunca o dönem devrimci hareketin aydınlar üzerinde ne tür bir etki bıraktığını görüyoruz. Keza buna benzer bir durumu tanınmış bir ressamdan duymuştum. Ece Ayhan’da buna benzer değerlendirmeler yapıyordu.
Aklımın sağır odalarında kalan bu gibi anekdotları buraya alayım dedim, gelecek için belki lazım olur. Sözün özcesi, bir başka zaman bütün bu yazılanları toparlayıp bir araya getirerek geleceğe miras olarak bırakmak bizlerin işi olmalıdır.
Tekrar kitaba dönersek 12 Mart’ın kara bulutları yavaş yavaş dağılmış, Devrimci Hareket tekrar yükselişe geçmiştir. Art arda dernekler, federasyonlar, dergiler, gazeteler kurulmuş ve binlerce insanın katıldığı mitingler yaygınlaşmıştır. Zamanla ayrışmalar, bölünmeler, sol içi nahoş çatışmaları burkularak okuyorsunuz. Bu dönem cezaevinden firar edip Dersim’e gelen Levent Beğen’in (Topal) Dev-Yol taraftarı Hasan Çakmak’ı hunharca öldürüşünü okuyoruz.
”1979’un Ocak ayıydı. Her taraf karla kaplıydı. Mazgirt merkezde görev yapan bir öğretmen arkadaşımız bana gelerek ”Hasan Hoca’yı dün akşam kaçırmışlar, nerede olduğu da bilinmiyor’ demişti. Sol gruplarla yaptığımız toplantılarda bir sonuca ulaşamamıştık, daha sonra Haydar İmsak arkadaşımız, Kureyşan aşiretine mensup olduğunu bildiği yaşlı bir kadına rastlar. Ve aklına bir cinlik gelir. Kadına der ki, ‘Kaçırılan öğretmen de Kureyşanlıdır, niye bilgi vermiyorsunuz?’ Kadın bir den ağlamaya başlar. Partizan’a mensup dört kişinin adını verir.
Bu bilgiyi alır almaz, daha önce topladığım sol grupların temsilcilerini tekrar toplantıya çağırmıştım. Sol grupların hepsi toplantıya gelmişlerdi. Kaçırma hadisesiyle bir ilgileri olup olmadığını tekrar sormuştum. ”İlgimiz yok” cevabını almıştım. Bunun üzerine, kaçırmanın hangi grup tarafından yapıldığını isimleriyle birlikte öğrendiğimizi, en kısa sürede halkımıza bu bilgiyi açıklayacağımızı söyleyerek toplantıyı bitirmiştim. Ertesi sabah kalktığımda, arkadaşlar Partizan grubunun kısa bildirisini bana getirmişlerdi. Bildiride: ‘Bölgede faaliyet yürüten bir militanları başka bir militanı da yanına alarak sorgulamak için Hasan’ı köyün kırsalına götürdüğü, üstü arandığında cebinden Partizan’ın bölgedeki faaliyetlerini içeren bir rapor çıktığı ve ajan olduğu düşünülerek öldürüldüğü’ yazıyordu.
Tekrar kalabalık bir arkadaş grubu köye giderek belirtilen istikamette kırsal alan taranmış, üstü karla kaplı Hasan Hoca’nın cesedine ulaşılmıştı. Hasan Hoca vahşi bir biçimde işkence edilerek ve kafasına kurşun sıkılarak öldürülmüştü. O dönem, ‘Partizan’ hareketinin Dersim bölge sorumlusu olarak tanıdığımız Orhan Bakır, konuyla ilgili görüşmek için bana gelmişti. Cinayeti nefretle kınadıklarını, bunun halka ve devrimcilere karşı işlenmiş büyük bir suç olduğunu, bu suçu işleyenleri birlikte yargılayarak cezalandırmak istediklerini söylemişti. Böylesi bir devrimci tutum izlemenin daha doğru olacağını bana anlatmıştı. Ben de ona, bu öneriye sonuna kadar dürüstçe bağlı kalmaları halinde kabul edeceğimizi söylemiştim. Daha sonraki günlerde, Süleyman Cihan’la benzer konuları konuşmuştuk.”
Bu olayı Hasan Aksu’nun “Şafak Alazında Harpagosa Kafa Tuttuk” ve İbrahim Ünal’ın “Tarihe Not” eserlerinde de okumuştum. Kuşkusuz her iki yazar da olayı değerlendirmişlerdi. Bu iki eser ne yazık ki şu an elimde olmadığı için onlardan pasajlar aktaramadım. Tartışmayı bu yönlere çekip boğmanın bir anlamı yoktur. Oğuzhan Müftüoğlu, Melih Pekdemir Biter’e göre daha saldırgan daha sunturlu bir dil kullanıyorlar. Fakat manzara ilginç, birleştikleri nokta Dev-Yol’u sol içi çatışmalarda püri pak göstermeye çok özel bir itina gösteriyor olmalarıdır…
Melih Pekdemir MLSPB’ni bile provokatör bir hareket olarak değerlendiriyor. O dönemleri biraz bilenler iyi bilir. Kurtuluş, Dev-Yol, Dev-Sol çatışmaları Samsun, Antalya, İstanbul, Ankara ve birçok yerdeki çatışmalar belleklerdedir. Müftüoğlu, Pekdemir gibi Biter’de bu geçmişe özeleştirisel yaklaşmıyor… Ya da hiç değinmek istemiyor. Hasan Aksu ve İbrahim Ünal’ın anılarında Hasan Çakmak olayını savunan hiç kimse yoktur. Hatta Mehmet Biter Orhan Bakır ve Süleyman Cihan’ın olumlu tavırlarından söz ediyor. Yine 30 Haziran 1978 tarihinde Ardahan Damal’da Bir Dev-Yol taraftarının öldürdüğü Ergün Altın’la ilgili tek bir laf etmezler. Yine Dev-Yol’un bir teşkilatı ‘adi cinayet örgütü’ olarak değerlendirmesine hala bir şeyler diyemiyorlar.
Bütün bu yazılanları biraz süzgeçten geçirdikten sonra Levent Beğen’in izini sürüp akıbetini biraz araştırdım. Levent Beğen nasıl geldiyse Almanya’ya gelir. Burada Stuttgart’a ATİF Derneği’ne uğrar. Arkadaşım Mustafa Çalışkan, ‘Dernekte görüldüğünde, yetkili arkadaşlar derneğe gelmemesini istediler. Daha sonra TKP’ye bağlı derneğe gidip ‘Sosyal Emperyalizm üzerine tartışma yürütür ve oradan da kovulduğunu, Ozan Seyfili’nin ve bekar işçilerin kaldığı Stuttgart merkezde bir Heim’de kalırken. Nasıl bir bunalım yaşadıysa Stuttgart Konsolosluğu’na gidip teslim olduğunu 30 Haziran 1980’de kendisi Türkiye’ye teslim edildiğini anlattı.’ Ağır işkenceler sonucu Mamak Cezaevine konulur. Ne kadar doğru olduğunu teyit edemedim, cezaevinden çıktıktan kısa bir süre sonra öldüğü söyleniyor. Şimdi bu yazılanları göz önünde bulunduran okuyucu Levent Beğen’in ne kadar sağlıklı olduğuna karar verecektir.
Tekrar kitaba dönersek yavaş yavaş 12 Eylül karabasanına yaklaşıyoruz. Yılmaz Güney, Dev-Yol’a bir görüşme talebinde bulunur. Nasuh Mitap ve Melih Pekdemir, Mehmet Biter’in gitmesini uygun görürler.
Hoca, Fatoş Güney’le birlikte İmralı adasına varır. Yılmaz Güney, ”Sosyal emperyalizmi savunduğunu, Kürdistan’a sömürge olarak değerlendirdiğini” uzun voltalarında anlatır durur. Uygun bir zamanda kaçmaya ilgili haberi sonra vereceğini söylüyor. Buna benzer görüşmeleri Partizan’la İbrahim Ünal ve Süleyman Cihan’la da yaptığını, fakat sonuçta burjuva demokrat bir sanatçı olan ve Amerika’da yaşayan Canan Gerede’nin planladığı şekilde kaçış gerçekleşiyor. Yılmaz Güney üzerine yazılanları, kendisine yapılan hakaretleri, siyasal görüşlerini, sanatını anlatan geniş bir yazının yazılması gerektiğine inanıyorum. Bunu becerebilirsek ne ala.
12 Eylül’de Biter İstanbul’dadır. Nasuh Mitap, Melih Pekdemir’le birlikte Cihangir’de bir evde kalıyorlar. Bir çay bahçesinde otururlarken birkaç sivilin kendilerini dikizlediklerini fark ederler. Nasuh Mitap ve Melih Pekdemir’in yakalandığını Tercüman gazetesinde okurlar. 6 Haziran 1981 günü Kadıköy Altıyol yakınlarındaki bir pastaneye doğru yürürlerken kafalarına silahlar dayanıyor. Gayrettepe’deki işkenceli sorgu başlayınca Hoca, çay bahçesindeki sivillerin kendilerini takibe alan polisler olduklarını görür. Bu zulüm günlerini anlatan bir Metin Altıok şiiri buraya almanın yeridir.
Bir Acıya Kiracı
Babamın öldüğü yaştayım bugün.
Kendime bir yer arıyorum,
Dünyada yerim yokmuş gibi.
Sığındığım limanlar bir bir kapandı,
Fırtınalar koptu en kuytu koylarımda.
Şimdi ben bir acıya kiracıyım,
Her ay bedelini ödediğim.
Ev sahibi hüzün olan,
Pencereleri rüzgâra, kapıları yalnızlığa açılan
Bir evde oturuyorum.
Yüreğimde biriken bu ağır tortu,
Gözlerimde donup kalan bu eski keder…
Kime anlatsam yarım kalıyor sözüm,
Kime baksam bir yabancı yüz.
Sustum işte, sustum bitti.
Kendi sesime bile yabancıyım artık.
Bir acıya kiracıyım ben,
Ve sözleşmem henüz bitmedi.
Metin Altıok.
İstanbul’da başlayan ağır işkencelerle dolu sorgu uzun bir yol izler Malatya, Elazığ sorguhanelerinden geçirilir. 23 Ağustos 1983’te Biter cezaevinden tahliye olmuştur. Gel gör ki çok kısa zamanda tekrar aranmaya başlar. Eşi Doktor Semin hanımın Fransa’da Yılmaz Güney’le birlikte hareket eden teyze oğlu Umur Aksan, eğer yurtdışına çıkmak istersem yardımcı olacaklarını söylüyor. Gerekli parayı toparladıktan sonra Biter, Meriç üzerinden Lavrion’a varıyor. Kısa zamanda oturum işleri çözülüyor.

Şimdi 12 Eylül’ün yarattığı göç üzerine Somali’li Şair Shire’nin Şiiri’nden bir parça buraya alalım.
”Kimse çocuklarını bir bota bindirmez,
Su, karadan daha güvenli olmadıkça.
Kimse evini terk etmez,
Ev, bir köpeğin ağzı haline gelmedikçe.”
Kısa zaman içinde Almanya veya Fransa’ya çıkma yollarını araştırırken, Biter, Yılmaz Güney’in Atina’da olduğunu öğrenir. Kendisinden randevu alıp birkaç kişiyle birlikte bir otelde görüşürler. Yılmaz Güney Biter’e dönerek ”Arkadaşı tanıyorum buyurun arkadaşlar ne yapabilirim.” Biter, “Buradan erken çıkmak istiyoruz, vize lazım.” Fransız Dışişleri bakanlığının özel izniyle hemen vizeyi alırlar. Mehmet Biter’in Avrupa günleri başlar. Bu dönem hemen hemen tüm siyasal gruplar yenilgi ve bir iç muhasebeyle uğraşıyorlar. Elbette Dev-Yol’da bundan azade değildir. Başını Taner Akçam’ın çektiği ‘Yönelimciler’ denilen kanatla, İbrahim Sevimli (Ali Dayı)’nın geçmişi savunan kanat arasında yoğun bir tartışma vardır.
Saflaşmada Mehmet Biter’le İbrahim Sevimli (Ali Dayı) birlikte hareket edip Devrimci İşçi bünyesinde yurtdışı Dev-Yol taraftarlarının çoğunu toparlar. Ali Dayı’yı zaman zaman benim de görmüşlüğüm olmuştu. Çok koşturan, mütevazi, espritüel biriydi. Kitabın ilerleyen bölümlerinde görüyoruz ki Taner Akçam sonrası Biter, Ali Dayı ile de anlaşmazlığa giriyor.
Bütün bu ayrışmalardan sonra Biter, Birgün Gazetesi’nde köşe yazıları yazmaktadır. Birkaç makaleden sonra Biter’in yazıları Birgün Gazetesi’nde yayımlanmaz. Anlaşılan o ki gücü elinde tutanların hoşuna gitmemiştir. Bu durum solun bir başka açmazı değil mi? Sayın Biter’in anılarında Müftüoğlu ve Pekdemir’in sinir uçlarına dokunan, tartışmaya değer çok önemli noktalar, Kaypakkaya, Kemalizm, Kürt sorunu bugün bile yakıcı tartışma konularıdır.
Kitap hakkında kendi cenahından, hiçte yakıştırılamayacak, liberal, savrulma vs. olarak değerlendirmeleri okudum. Sayın Biter’in “Dünden Sonra Yarından Önce” anıları umalım tartışmalara vesile olur. Kitabın okuyucusu bol olsun. Yazımızı Gülten Akın’ın ‘Şu Giden Atlıya Türkü’ şiiri ve İbrahim Coşkun’un Türkiye’nin Portresi resmiyle sonuçlandıralım.
Şu Giden Atlıya Türkü
Ben demedim mi
Hazırlandılar
Onların yüz bin kolları var
Kırbaçları sert, yamçıları sağlam, atları kavi
Yeğin git kese sür atınla birleş
Ben demedim mi
Ben demedim mi
Tekin değil koyaklar, dağ yamaçları
Yağmur yağar ki sis basar ki kurt iner ki
Ay bulanığında gümüş rengi çakallar
Ben demedi mi
Yalnız gitme demedim mi
Çiğdeme sor, çeşmeye sor
Tek açan menevşeye sor
Ayrılık getirir ayrılıklar
Birleş demedim mi
Ben demedim mi
Gülten Akın

