Connect with us

Analiz

Zeynep Hayır yazdı | Truman’dan Trump’a

O günlerde Türkiye’nin sosyalistleri, komünistleri ve ilerici aydınları yaşananları yalnızca diplomatik bir yakınlaşma olarak görmüyordu. Onlara göre Boğaz’dan içeri giren yalnızca bir savaş gemisi değil, ABD emperyalizminin Türkiye üzerindeki siyasal, askerî ve ekonomik etkisinin başlangıcıydı. Bu nedenle itirazları yalnızca o günün iktidarına değil, kurulmakta olan yeni dünya düzenineydi. O gün dile getirilen kaygılar yıllar içinde büyüdü. Üniversitelerde, fabrikalarda, sendikalarda ve meydanlarda karşılığını buldu. Yirmi yıl sonra Altıncı Filo’yu protesto edecek gençlik hareketinin düşünsel zemini de bu tartışmalar içinde şekillendi.

yazı

Yazar: Zeynep Hayır

1946 yılının ilkbaharında, Boğaz’ın suları ağır ağır yarılırken ufukta beliren Amerikan savaş gemisi yalnızca bir ülkenin büyükelçisinin naaşını evine getirmiyordu. Resmî açıklamaya göre görev buydu. Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Mehmet Münir Ertegün son yolculuğuna uğurlanıyordu. Ama bazen tarihin gerçek niyeti devletlerin yaptığı açıklamalarda değil, o açıklamaların ardındaki jeopolitik hesaplarda gizlidir.

İkinci Dünya Savaşı sona ermişti. Avrupa yıkılmış, milyonlarca insan yaşamını yitirmişti. Ancak savaş yalnızca kentleri değil, dünyanın güç dengesini de değiştirmişti. Yaklaşık iki yüzyıl boyunca denizlere ve sömürgelerine hükmeden İngiliz İmparatorluğu artık eski ekonomik ve siyasal ağırlığını taşıyamıyordu. Avrupa’nın büyük güçleri yorgundu. Buna karşılık Amerika Birleşik Devletleri savaş boyunca büyüyen sanayisi, sermayesi ve askerî gücüyle yeni dünyanın merkezine yerleşiyordu. Emperyalizmin ağırlık merkezi Londra’dan Washington’a kayıyor, yirminci yüzyılın ikinci yarısına damgasını vuracak yeni uluslararası düzen kuruluyordu.

Sovyetler Birliği’nin Boğazlar ve güvenlik düzenlemelerine ilişkin talepleri Ankara’da ciddi bir tartışma yaratırken, Washington bu gelişmeyi Türkiye’yi kendi jeopolitik eksenine yerleştirmek için önemli bir fırsat olarak değerlendirdi. İstanbul’a yaklaşan USS Missouri yalnızca bir savaş gemisi değildi. Soğuk Savaş’ın ilk büyük güç gösterilerinden biriydi. Bir yandan Sovyetler Birliği’ne mesaj veriliyor, diğer yandan Türkiye’nin yeni dünya düzenindeki yeri belirleniyordu.

İstanbul hazırlanmıştı. Liman hazırlanmıştı. Caddeler hazırlanmıştı. O günleri anlatan tanıklıklara göre Amerikan denizcilerinin uğrayacağı eğlence yerleri de bu hazırlığın parçası hâline getirilmişti. Genelevlerden meyhanelere kadar birçok mekân elden geçirilmiş, kadınların sağlık kontrolleri yapılmış, yeni kıyafetler dağıtılmış, yabancı askerlerle iletişim kurabilmeleri için kısa İngilizce ifadeler öğretilmişti. Aynı tanıklıklar da bazı Amerikan denizcilerinin zamanla kadınlara yönelik tacizlere ve çeşitli taşkınlıklara karıştığı da anlatılır. İstanbul’un toplumsal hafızasında bu ziyaret yalnızca diplomatik bir tören olarak değil, aynı zamanda yeni bir dönemin sembollerinden biri olarak yer etti.

O gün Boğaz’dan yalnızca bir savaş gemisi geçmedi. Türkiye’nin dış politika rotası da değişmeye başladı. Truman Doktrini geldi. Marshall Planı geldi. NATO süreci başladı. İkili askerî anlaşmalar yapıldı. Amerikan üsleri kuruldu. Türkiye, Soğuk Savaş boyunca Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri hâline geldi. Bu yalnızca Türkiye’nin hikâyesi değildi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa yeniden inşa edilirken Amerika Birleşik Devletleri ekonomik yardımlar, krediler, askerî iş birlikleri ve uluslararası kurumlar aracılığıyla dünya ölçeğinde yeni bir etki alanı kuruyordu. Bir yandan savaşın yaraları sarılıyor, diğer yandan yeni bir uluslararası düzen inşa ediliyordu. Türkiye’de okullarda dağıtılan süt tozu bile bir kuşağın hafızasında bu dönemin simgelerinden biri olarak kaldı.

O günlerde Türkiye’nin sosyalistleri, komünistleri ve ilerici aydınları yaşananları yalnızca diplomatik bir yakınlaşma olarak görmüyordu. Onlara göre Boğaz’dan içeri giren yalnızca bir savaş gemisi değil, ABD emperyalizminin Türkiye üzerindeki siyasal, askerî ve ekonomik etkisinin başlangıcıydı. Bu nedenle itirazları yalnızca o günün iktidarına değil, kurulmakta olan yeni dünya düzenineydi. O gün dile getirilen kaygılar yıllar içinde büyüdü. Üniversitelerde, fabrikalarda, sendikalarda ve meydanlarda karşılığını buldu. Yirmi yıl sonra Altıncı Filo’yu protesto edecek gençlik hareketinin düşünsel zemini de bu tartışmalar içinde şekillendi.

1960’ların sonuna gelindiğinde İstanbul bu kez farklı bir manzaraya tanıklık ediyordu. Limana yanaşan Altıncı Filo’yu binlerce genç protestolarla karşılıyordu. “Yankee Go Home” sloganı yalnızca birkaç savaş gemisine değil, Türkiye’nin bağımsızlığına ilişkin bir itiraza dönüşmüştü. Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın, İbrahim Kaypakkaya’nın ve binlerce gencin gözünde mesele yalnızca Amerikan askerleri değildi. Mesele Türkiye’nin geleceğine kimin karar vereceğiydi. Aynı dönemde muhafazakâr ve milliyetçi siyasal çevreler ise farklı bir çizgide duruyordu. Türkiye’nin ilerleyen yıllarda iktidara gelecek birçok siyasal kadrosu da o yılların siyasal atmosferi içinde yetişti.

Aradan seksen yıl geçti. Bu kez Boğaz’a bir savaş gemisi değil, Ankara’ya bir devlet başkanının uçağı iniyor. Geminin yerini uçak aldı. Ama büyük güçlerin Türkiye’ye bakışı, Türkiye’nin jeopolitik önemi ve bunun yarattığı siyasal tartışmalar varlığını koruyor.

Ankara yeniden hazırlanıyor. Caddeler düzenleniyor. Güzergâhlar temizleniyor. Zirvenin yapılacağı bölgelerde olağanüstü güvenlik önlemleri alınıyor. Kentin vitrininin uluslararası konuklara hazır hâle getirilmesi için yoğun bir çalışma yürütülüyor. Bu sırada muhalif çevreler ise başka bir soruyu gündeme getiriyor. Emeklilerin, işçilerin, öğrencilerin ve yoksulların ihtiyaçları için kullanılabilecek kamu kaynakları neden böylesine büyük diplomatik organizasyonlara ayrılıyor? Savaşların ve silahlanmanın konuşulduğu zirveler için harcanan bütçeler, neden sosyal devlet politikalarında aynı kararlılıkla kullanılmıyor?

Hazırlık yalnızca caddelerde yapılmıyor. Zirve öncesinde farklı illerde düzenlenen operasyonlar ve gözaltılar da kamuoyunun gündemine oturuyor. Yetkililer alınan tedbirlerin güvenlik amacı taşıdığını ifade ederken, muhalif siyasal çevreler, sendikalar ve çeşitli demokratik kitle örgütleri protesto hakkının daha kullanılmadan sınırlandırıldığını savunuyor. Türkiye’de bir kez daha güvenlik ile temel hak ve özgürlükler arasındaki denge tartışılıyor.

Bu tablo, seksen yıl önce yaşananların birebir tekrarı değil. Tarih hiçbir zaman aynı biçimde tekrar etmiyor. Ama geçmişten bugüne uzanan bazı çizgiler dikkat çekiyor. Dün savaş gemileriyle kurulan ilişkiler bugün zirveler, askerî anlaşmalar ve diplomatik temaslarla sürüyor. Dün Truman Doktrini konuşuluyordu. Bugün yeni güvenlik stratejileri konuşuluyor. Dün Marshall Planı tartışılıyordu. Bugün artan savunma bütçeleri, yeni silahlanma programları ve küresel rekabet tartışılıyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiliz İmparatorluğu’nun gerileyen etkisinin yerini büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri aldı. Soğuk Savaş boyunca kurulan siyasal ve askerî düzen yalnızca Avrupa’nın değil, Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun da kaderini etkiledi. Bugün dünya yeniden büyük güç rekabetinin yaşandığı yeni bir döneme girerken, geçmişin birçok tartışması farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkıyor.

Avrupa yeniden silahlanıyor. Savunma harcamaları büyüyor. Yeni askerî yatırımlar açıklanıyor. Buna karşı çıkanlar ise seksen yıl önce sorulan soruları yeniden soruyor. Silahlara ayrılan kaynaklar neden eğitime, sağlığa, emekliye, işçiye, konuta ve sosyal devlet politikalarına ayrılmıyor? Savaşların bedelini neden yine halklar ödüyor? Seksen yıl önce Amerikan savaş gemilerini protesto edenler vardı. Bugün de savaşlara, işgallere, askerî bloklara ve artan silahlanmaya itiraz edenler var. Dün antiemperyalizm diyenler vardı. Bugün de aynı kaygıları farklı kuşaklar dile getiriyor. Elbette tarih değişti. Dünyanın dengeleri değişti. Türkiye de değişti. Ancak bir farkla.

Bir zamanlar antiemperyalist gençlik hareketinin karşısında duran siyasal geleneklerden gelen kadrolar bugün devletin en üst yönetim kademelerinde bulunuyor. Dün sokakta yaşanan siyasal saflaşmalar, bugün iktidar ile muhalefet arasındaki tartışmalarda farklı bir biçimde sürüyor. Roller değişti. Mevkiler değişti. Devlet yönetimi değişti. Ama saflaşmalar bütünüyle ortadan kalkmadı.

Belki de seksen yıllık bu hikâyeden geriye kalan en çarpıcı gerçek budur. Geminin yerini uçak aldı. Truman’ın dünyası Trump’ın dünyasına evrildi. Ama büyük güçlerin gölgesinde bağımsızlık, demokrasi, barış ve sosyal adalet tartışmaları hâlâ sürüyor. Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde duruyor.



Temmuz 2026
PSÇPCCP
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031 

More in Analiz