
Yazar: Şahin Karataş
Toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik yapımızın yarattığı düşünce tembelliği giderek yaygınlaşmaktadır. Toplumsal dinamikler, önlerine konulan olguların perde arkasını araştırma gereksinimi duymadan, yalnızca görünen üzerinden eleştiri yürütmekte ve mantık sınırlarını zorlayarak çeşitli sonuçlara ulaşmaya çalışmaktadır. Böylece eleştirinin yol gösterici, yapıcı ve araştırıcı niteliği geri plana itilmekte; düşünsel üretimsizlik ve düşünce tembelliği egemen hâle gelmektedir. Var olan somut koşulları bütünsellik içinde değerlendirmiyor, yeterince analiz etmiyoruz. Bu nedenle sistemli düşünceler üretemiyor ve sağlıklı sonuçlara ulaşamıyoruz. Bunun temel nedeni düşünsel tembelliktir.
Yeri ve zamanına göre en keskin MLM’ci, Maoizmi en iyi kavrayan kişi olduğumuzu iddia ediyoruz. Ancak bunlar çoğu zaman kuru söylemlerin ötesine geçemiyor. MLM’nin yaşayan, gelişen ve her toplumsal olayda yol gösterici olan bilimsel bir teori olduğunu kavrayamıyoruz. Her bilim gibi proletaryanın sınıf bilimi olan MLM’nin de araştırmaya, incelemeye ve somut gerçekliğin çözümlemesine dayandığını ya anlamıyor ya da işimize gelmediği için anlamak istemiyoruz.
Siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunlar karşısında doğru tavırlar geliştirebilmenin bilgi birikimine bağlı olduğunu; bilginin ise pratikten doğup yeniden pratiğe döndüğünü göz ardı ediyoruz. Aynı zamanda bilimsel bilginin deneme, yanılma, araştırma ve uygulama süreçleriyle geliştiğini de unutuyoruz. Sonuç olarak MLM’yi pratiğe uygulamıyor, bundan kaçmak için de kendimizi çeşitli biçimlerde sınırlandırıyoruz. Oysa bu tutum, sorumluluktan kaçmak ve kendimizi dar kalıplar içine hapsetmekten başka bir anlam taşımamaktadır.
Toplumsal yapının ortaya çıkardığı sınıflar ve bu sınıfların kökeninden gelen bireylerin, proletarya partisinin saflarında kendilerini ne ölçüde değiştirdiklerini ve proletaryanın bilimini ne kadar samimiyetle uyguladıklarını sorgulamak zorundayız. Ne var ki çoğumuz küçük burjuva düşünce tarzının miskinliğiyle hareket ediyoruz. Bu nedenle MLM’yi pratiğe uygulamaktan oldukça uzağız. Bu alışkanlığı kırmadan yeni bir toplum kurma iradesini geliştirmemiz mümkün değildir.
Kendini değiştirip dönüştürmeyen bir insanın, sahip olduğu bilgi ve deneyimle toplumu değiştirip yeni bir toplum inşa etmesi mümkün değildir. Devrimi kendi düşünce dünyasında gerçekleştirmemiş, devrimin sorunlarını çözmek için araştırmamış ve incelememiş biri hem kendisini hem de başkalarını aldatmış olur.
Bugün birçok yayınevi araştırmaya dayalı eserler yerine hazır bilgi içeren yayınlara yönelmektedir. Bunun temel nedeni, toplum olarak hazır bilgi tüketmeye alışmış olmamızdır. Sonuçta üretici değil, tüketici bir anlayış gelişmektedir.
Egemen sınıflar da bu durumu çok iyi bilmektedir. Toplumu araştırmacılıktan uzaklaştırıp ezberci hâle getirerek kendi düzenlerini sürdürmek istemektedirler. Çünkü araştıran, inceleyen ve sorgulayan bir toplum; aksayan yönleri, adaletsizlikleri ve sömürüye dayalı ilişkileri daha açık biçimde görecektir.
Bütün bunlar küçük burjuvazinin sınıfsal karakterinden kaynaklanmaktadır. Sınıflara bölünmüş bir toplumda, sınıflar arasındaki çelişkileri ve mücadeleyi görmeden toplumsal gelişmeleri anlamak mümkün değildir. Mao’nun belirttiği gibi, “Sınıflı toplumda herkes belli bir sınıfın üyesi olarak yaşar ve her düşünce biçimi istisnasız bir sınıfın damgasını taşır.”
Bu kadar ciddi sorunlar ortadayken, çoğu zaman hiç çekinmeden eleştiri yürütüyor ve hiçbir şeyi beğenmiyoruz. Ancak aynı zamanda kendimizi sorgulamaktan da kaçıyoruz. “Biz bu işin neresindeyiz? Katkımız nedir?” sorularını kendimize sormaktan korkuyoruz. Diğer birçok konuda olduğu gibi eleştiri konusunda da ezberci davranıyor, araştırmaya dayanmayan soyut eleştirilerle yetiniyoruz.
O Hâlde Eleştiri Nedir?
Her şeyden önce eleştiri, yalnızca eleştiri yapmak amacıyla değil; yanlışları düzeltmek, eksiklikleri gidermek ve gelişmeyi sağlamak amacıyla yapılmalıdır. Eleştiri, maddeci tarih anlayışına dayandığı ölçüde gerçek anlamına ulaşır. Bunun dışındaki eleştiriler çoğu zaman yüzeysel ve sonuçsuz kalır.
Eleştiri, tarihsel materyalist ve diyalektik yöntemle birleştiğinde sağlam bir temel kazanır. Kişinin hem kendisini hem de başkalarını aynı ölçütlerle değerlendirmesi gerekir. Bu özelliği sayesinde eleştiri yapıcı ve geliştirici bir işlev kazanır.
Eleştirinin amacı kişileri yıpratmak, karalamak ya da kendini üstün göstermek değildir. Tam tersine, eksiklikleri ve yanlışlıkları ortaya çıkararak bunların giderilmesine katkıda bulunmaktır. Bu nedenle eleştiri somut gerçeklerden hareket etmeli ve nesnel ölçütlere dayanmalıdır.
Egemen sınıfların düşünce sistemleri, insanların olayları bütünlüklü değerlendirmelerini engeller. İnsanlar çoğu zaman olguların özüne değil, görünüşlerine bakarak yargıya varırlar. Böyle olunca da eleştiri, gerçekleri açığa çıkaran bir araç olmaktan çıkıp dedikoduya, suçlamaya ve önyargıya dönüşebilir.
Herhangi bir kararın, politikanın ya da yönelimin değerlendirilmesi; onun ortaya çıktığı koşulların, cevap vermeyi amaçladığı ihtiyaçların ve doğurduğu sonuçların incelenmesini gerektirir. Yalnızca sonuçlara bakarak hüküm vermek bilimsel bir yaklaşım değildir.
Devrimin ilerleyişi, hareketin girdiği yeni süreçler ve yaşanan gelişmeler, geçmişte doğru kabul edilen bazı değerlendirmelerin yeniden gözden geçirilmesini gerekli kılabilir. Diyalektiğin özü de budur. Olayları donmuş kalıplar içinde değil, hareket ve değişim içinde kavramak gerekir.
Herkes önce kendisini sorgulamalıdır: “Biz bu işin neresindeyiz? Ne yapmak istiyoruz? Gerçekten devrim yapmak istiyor muyuz? Bütün varlığımızla sınıf mücadelesinin içinde miyiz?” sorularını kendimize yöneltmek zorundayız.
Eleştirinin gerçek anlamına kavuşabilmesi için öncelikle araştırmak, öğrenmek ve anlamaya çalışmak gerekir. Kulaktan dolma bilgilerle hareket edenler, olayları yüzeysel değerlendirenler ve önyargılarını gerçeklerin yerine koyanlar sağlıklı sonuçlara ulaşamazlar.
İleri geri konuşmak, engeller üretmek ve sorumluluktan kaçmak yerine; eskiyi yıkıp yeniyi kurmak için mücadele etmeliyiz. Fırsatçılığa, revizyonizme ve küçük burjuva düşünce tarzının yarattığı hastalıklara karşı kararlı bir mücadele yürütülmelidir. Ancak o zaman gerçekten farklı bir yerde olduğumuzu gösterebiliriz.








