Connect with us

Makale

Gelecek ve İtaat: Bir şokla izole edilmiş dünya

Gelecek, korku tünelinin ucunda beliren bir ışık gibidir. Ya o ışığa doğru gideceğiz; o zaman bütün politikalarımızı, ekoloji ve insan merkezli belirleyip mücadele yöntemlerimizi ona göre uyarlayacağız ya da durup o ışığı uzaktan seyredip bir büyük yıkıma tanıklık edeceğiz.

Aslında milyonlarca küçük hapishaneden oluşan bir dünyada yaşam deneyleri de diyebiliriz olup bitenlere. Şehirler, o şehirlerin evlerine hapsedilmiş aileler ve bireyler. Panik havasındaki devlet yöneticilerinin ve emperyalizmin nasıl mutasyona uğrayıp cüceleştiğine, onların gücünün bir virüs karşısında nasıl etkisizleştiğine tanıklık ederken, insanlığın içine sığınıp kendini izole ettiği konutların pencerelerden başını ürkekçe uzatıp hala onlardan medet umduğunu da görmüyor değiliz. 

İşte, toplumlar izole edilirken; dilediğince biçimlendirilen, gelecek umudu kırılmış, her şeyi kabullenir hale getirilmiş, itiraz etmenin faydasızlığına inandırılmış, sorgulama yetileri dahi elinden alınmış ve bugünkünden çok daha barbar bir sistemle karşı karşıya kalma korkusuyla sindirilmiş bireyler yaratmanın zamanın geldiğini düşünecek, bu hesapla hareket edecek egemenler. Burada gönüllü boyun eğişi kabulleniş, her türden özgürlüğün sınırlandırılması kapsamına alan, icra edilebilir argümanlar yürürlüğe girecek. Oysa özgürlük dediğimiz şey, zorlamalara karşı bireyin ya da toplumların kendini ifade etmesinin sınırlarının olmadığını bir dünyada yaşamaktan başka bir şey değil ki.

Çin’de yüz tarama cihazları, İsrail, G. Kore’de ve en son Almanya’da telefonlara takılan cipler, uzaktan eğitim, evde çalışma, internetten alışveriş, dijital para, deri altında çipli kimlikle tüm kişisel verilerin kontrolü ve benzeri şeylerle tüm hayatlarımızın detaylarını çıkaracaklar. Üstelik bizim yararımıza olduğunu, kendilerine inanmamız gerektiğini söyleyerek yapmak isteyecekler bütün bunları. 

Nasıl mı? 

Çok değil, şurada iki haftadan biraz fazladır dünya çapında izolasyon uygulanıyor. Bu uygulamanın yaratacağı depresyon ya da ruhsal yıkımın izleri bir süre sonra ortaya çıkacak. Ardından bütün bir hayat disipline edilmeye çalışılacak. Dijital çağın yaygınlaşmasıyla her şey çok cazip ve tam da ulaşmayı arzuladığımız bir evre gibi gelmişti bize. Bu duygu bizi fazlasıyla kuşatmıştı ve onun kolaylaştırıcı olanaklarından keyifle yararlanırken, ruhsal bakımdan bir kabullenişe doğru gittiğimizin ayırtında da değildik. Sıradan, olağan bir bir şeydi bu sanki. Ama birilerinin hesabı başkaydı elbette. Onlar meseleye bizim gibi bakmıyorlardı. Başka hesapları vardı. 

“Big Brother” tarzı bir yöntemle bütün davranışlarımız gözetim altına alma, hem bireysel hem de toplumsal özgürlükleri her an kontrol altında tutabilecekleri ve gereğinde bastırabilecekleri bir sistem oluşturma dertleri vardı. Üstelik bunu bireylerin, toplumların yararı ve güvenliği için yapacaklarını iddia edeceklerdi. Ne de olsa pandemi ve izolasyon şokuna maruz kalmış olan birey ve toplumlar çıkış yolu bulmada bocalamaya başlayacak, geleceğe bakış açıları epeyce “terbiye edilmiş” olacak! 

Bütün bunlar olasılık dahilindeki öngörüler ve yaşadığımız dünyada nesnel karşılığı olan şeyler elbette. 

Emperyalist devletleri yönetenlerin her demeci, insanların gönüllü izolasyonunu bir kat daha artırmasına vesile oluyor. “Savaşta oldukları”nı, “savaşı kazanmak için alınan her karara harfiyen uyulması”nı, “dayanışma içinde olup kendilerine güvenmemiz”i, tekrar tekrar söylüyor onlar. Her şeyi kontrol altında tuttuğunu idea edenler, kirli çıkarları uğruna bütün bir yeryüzü onulmaz şekilde tahrip edilirken ve ortaya devasa bir ekolojik yıkım çıkarken aynı çağrıları neden yapmıyorlardı? 

Şöyle geriye dönüp bir bakalım. Bill Clinton ve Tony Blair yıllar önce bütün dünyada merak uyandıran bir basın açıklamasıyla, insanın gen haritasının çıkarıldığını söylüyor, herkesi sağlıklı, mutlu bir gelecek beklediğini ilan ediyorlardı. Hatta o dönemlerde koyun klonlanması vb. şeyler de yapıyorlardı. İnsanlar o açıklamalardan sonra kanser, kalp hastalıkları gibi ölümcül hastalıklara çare bulunacağına inanıyordu. O günlerden bugüne, biyoteknolojide büyük değişiklikler yaşandı. Ama hala kanser ve kalp hastalığına kalıcı bir çare bulunmadı. A. Huxley’in, yıllar önce “devrimlerin devrimi” olarak lanse edilen genetik bilimi, “yoğun bir budalalaştırma,” yani “bilince müdahale” olarak tanımlarken, günümüzde, “savaştayız, alınan kararlara uymanın bir zorunluk olduğu, evlerimizde çıkmamamız gerektiği” çağrıları yapılıyor sürekli. 

İnsanlığa karşı oluşturulan suç şebekeleri olan CİA’nın, Mosad’ın ve diğer kirli istihbarat örgütlerinin bu tür salgınları ön görmemesi düşünülebilir mi? Onların bilimi hangi kirli amaç ve çıkarlar için nasıl kullandığı sayısız kez deşifre edilmedi mi? 

Şimdi bu salgını kendi çıkarları doğrultusunda fırsata çevirip bütün dünyayı korkutarak, dijital bir çağın kapısını aralama adına toplumlara boyun eğdirmenin aracı olarak kullanmazlar mı? 

Elon Musk insan beynini bilgisayara bağlamak ve yapay zekâ tekniğiyle endüstri alanına büyük bir giriş yapmak için çalışmalarına tam hız vermişken, Çin’in 10G teknolojisiyle yaşamımızın birçok alanına -örneğin sağlık, eğitim, endüstri vb.- müdahale ederken, devasa işsizler ordusuna kapı aralanmış olmayacak mı? 

Emperyalizmin jeopolitiği, yeryüzünün askerileştirilerek denetlenmesi ve paylaşılmasını önceliyordu. Corona virüsüyle birlikte şimdi insanları birebir denetlenmenin, kontrol altına almanın, yönlendirmenin fırsatını yakalamış oldular. Bunu iyi kullanacaklarını, bu korku ağını daha da yükselteceklerini, planlarını bu minvalde yürüteceklerini artık büyük öngörülere sahip olmadan da söyleyebiliriz. Karşımızda totaliter bir yapı var. Onlar biyolojik, kimyasal virüslerle korkular salarak elbette dünyayı yeniden dizayn etmek isteyecekler. Ama bu süreç gerçeğin bir başka boyutunu da açıktan ortaya koydu. Emperyalizmin aslında bir virüs kadar gücünün olmadığını, Mao’nun vurguladığı gibi, “kağıttan bir kaplan” olduğu da ortaya çıkmıştır. Dünyayı bir kimyasal silah deposuna çeviren, sürekli yeni silahlar üretip insanlığa gözdağı veren bu çürümüş sistemin, insanları nasıl ölüme terk ettiğini en geri kitleler dahi görmüş durumdadır. Sosyalistler kapitalizmin insana ve doğaya düşman olduğunu, doğayı ve insanı sömürerek, tahribini vurgularken, sosyalizmin- komünizmin bittiğini söyleyenlerin gözlerini utançla yeni yeni açtığını görmekteyiz. Pek çok yazar ve araştırmacının işaret ettiği gibi, yaşanmış sosyalizm deneylerinin yetersizlikleri olsa da, ekoloji ve insan merkezli bir dünya düşü için yine de yararlanabileceğimiz tek tarihsel deney kaynağı odur. 

Gelecek, korku tünelinin ucunda beliren bir ışık gibidir. Ya o ışığa doğru gideceğiz; o zaman bütün politikalarımızı, ekoloji ve insan merkezli belirleyip mücadele yöntemlerimizi ona göre uyarlayacağız ya da durup o ışığı uzaktan seyredip bir büyük yıkıma tanıklık edeceğiz. 

A. Huxley’in: “hiç kimse daha önce beraber olduğu kişiyle bir kez daha beraber olmaz çünkü herkes “herkes herkes içindir.” İnsanlar makinelerden doğar, üretim kalitesine göre ise alfa, epsilon gibi sınıflara ayrılır. Ancak bu sistemin dışında, şehirden uzak bir yerlerde komün hayatı sürdüren bir başka topluluk daha vardır. Bu topluluğun sürdüğü yaşam, teknolojinin egemenliğine bir alternatif olabilir mi?” İşte şu an içinde bulunduğumuz durumun yıllar önce betimlemesi.

                                                                                          



Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

More in Makale